Bir durum tespiti

HARUN ÜNAL

Aşağıda üç ayet meali ile bunların tefsirlerini olduğu gibi büyük İslam Bilgini, müfessir Carullah Zemahşerî’nin (467/558-1074/1143) Keşşaf adlı eserinden, Rum suresindeki üç ayetin meal ve tefsirini okuyacaksınız. Tarafımdan Türkçeye kazandırılan bu eserinde, adı geçen surenin üç ayetin meal ve tefsirini verirken, yaklaşık bin yıl öncesinden (952 yıl öncesinden) müfessirimizin ayetler ışığında nelere dikkat çektiğini birlikte okuyalım. Bu arada ilgili ayetlerin farklı birkaç tefsirden de yararlanarak, biraz detaya ineceğiz. Biz, şimdi Müfessirimizi dinleyelim, o diyor ki: Allah Teala şöyle buyuruyor:

İnsanların, kendi elleriyle kazandıkları yüzünden karada ve denizde fesad/karışıklık çıkmıştır. Bu, belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmının azabını tattırmak içindir.”1

Ayette geçen “Karada ve denizde fesad/karışıklık” ifadelerinden kasıt, kuraklık, kıtlık, zirai ürünlerdeki verimsizlik, ticaretteki kazancın düşmesi, insanlarda ve hayvanlarda veba ve benzeri salgın hastalıklar yüzünden ölüm oranlarının artması, yangınların ve boğulma olaylarının artış göstermesi, avcıların ve dalgıçların avlarından elleri boş olarak dönmeleri, her şeyden bereketin kalkması, kısaca menfaat sağlayan şeylerin azalması ve zarar veren olayların artması gibi durumların tümü, karada ve denizde fesad ve karışıklık kavramları içerisinde yer alırlar.

İbn Abbas’tan rivayete göre o, bunu, yeryüzünde meydana gelen kuraklık ve deniz ürünlerinin kesilmesi olarak açıklamıştır. Hatta derler ki, yağmurlar kesilince, deniz canlıları körleşir/yok olur. Hasan Basri’den gelen rivayete göre, ayette geçen “deniz” ifadesinden kasıt, deniz sahillerinde bulunan şehirler ve bu kıyılarda yaşayan köylüler demektir. İkrime’den rivayet olunduğuna göre, Araplar sahil bölgelerinde kurulmuş olan şehirleri, deniz şehirleri diye adlandırırlarmış.

İnsanların kendi elleriyle kazandıkları yüzünden” ifadesinden kasıt, “işledikleri masiyet ve günahlar yüzünden” anlamındadır. Bu ayet, aynen “Başınıza gelen her musibet, ellerinizle yaptıklarınız sebebiyledir”2 ayeti gibidir.

Yine İbn Abbas’tan gelen rivayete göre ayette geçen “Karada ve denizde fesad çıkmıştır” ifadesinden kasıt, Âdem’in (a) oğlu Kabil’in, kardeşi Habil’i öldürmesi, denizde ise, Amman krallarından olan Culenda adındaki bir kralın gasp yoluyla her gemiye el koyması sebebiyle, denizde fesad çıkarma olarak belirtilmiştir. Konuya ilişkin ayette: “Arkalarında, her sağlam gemiyi gasp eden bir kral vardı”3 buyrulmuştur.

Katade’den rivayete göre diyor ki, tüm bunlar, Resulüllah (s), nebi olarak gönderilmezden önce idi. Yani cahiliye dönemlerinde idi. Resulüllah (s), nebi ve resul olarak gönderildikten sonra dalalet ve zulümlerinden dönenler dönmüş oldular.

Gerçi ayet, “insanların yapıp ettikleri kötülükler ve işledikleri günahlar yüzünden şerrin ve masiyetlerin artarak ortaya çıkması” diye de yorumlanmıştır.

Deniliyor ki,bu ayette geçen “Bütün bu azap ve cezalandırmalar, belki dönerlerdiye yaptıklarının bir kısmının azabını tattırmak içindir” kavli, ne manaya gelir?” diye sorulan bu soruya getirilen ilk yorum:

“Bunun asıl manası yaptığımız ilk yorumdur. Ki o da zaten ortadadır. Bu, Allah’ın, onların dünyalarının sebeplerini ifsat etmesi, yok etmesi anlamını taşır ki, bundan ötürü, Yüce Allah, onların yapıp ettikleri işlerden ve işledikleri kötülüklerden, yanlış amellerinden dolayı kendilerine tattırılacak azabın bir kısmının bu dünyada onlara tattırılması anlamındadır. Allah, azaplarının tamamını değil, sadece bir kısmını tattırmaktadır. Zira tamamı, ahirette kendilerine tattırılacaktır. Dünyada yapıp ettiklerinden ötürü, biraz olsun azabın kendilerine tattırılmasıyla, ola ki yanlışlarından dönerler de kurtuluşa ererler, istenmiştir” şeklindedir.

İkinci yorum, “لِيُذِيقَهُمْ” yani“Onlara tattırması için” ifadesine gelincebuna göre yorum, “işledikleri kötülükler sebebiyle, onlar için gerekli hale gelen azabın tattırılması, işledikleri ameller yüzündendir. Allah, bunun bir kısmını dünyada kendilerine tattırıyor ki, belki dönerler” istiyor. Buna göre sanki o kötülükleri işleyenler, dünyayı fesada uğrattılar ve dünyada karışıklıklara meydan verdiler de bu yüzden yeryüzünde masiyetler dünyanın dört bir yanına yayılır oldu” şeklinde yapılmıştır.

"De ki: Yeryüzünde gezin de daha öncekilerin akıbeti nasıl olmuş, bir bakın! Onların çoğu müşrik idiler.”4

Bir önceki ayette anlatılanlardan sonra bu ayette de masiyetlere sebebiyet veren şeyleri tekiden belirtirken, bu masiyetlerin Allah’ın, işlenen kötülükler yüzünden gazapta bulunmasına ve kullarının cezalandırmasına sebep olan gerçekleri görebilmeleri için, Allah, kullarına yeryüzünde gezip dolaşmalarınıve geçmişe dönük kalıntıları görerek kendileri için ders çıkarmalarını istiyor. Böylece gezip gördükleri ve görecekleri yerlerde, kendilerinden önce gelmiş ve geçmiş olan ümmetleri, yüce Allah’ın nasıl ve hangi sebeplerden dolayı helak ettiğini görüp kendileri için bunlardan ibret çıkarsınlar istiyor.

Keza isyanları, günahları yüzünden onlara nasıl acı bir azap tattırdığını ve: “O toplumların çoğu müşrik idiler, Allah’a ortak koşanlar idiler” ifadesiyle, onları nasıl zelil kılıp aşağıladığını belirtiyor. Kaldı ki sadece tek başına şirk koşmaları da onların helak edilerek yerlebir edilme sebebi de değildir. Allah’a şirk/ortak koşmanın da dışında başkaca masiyetler de işlediklerinden, hepsi böylece o ümmetlerin helak olmalarına sebep olmuştur.

Burada araya girerek okurlarımıza bazı hatırlatmalarda bulunmak isteriz. Dikkat edilirse nerede ise ülkemizin toprakları alt-üst edilerek hemen her karış toprağın altında ne gibi uygarlıklar yattığını, ne gibi medeniyetler meydana getirdikleri, yaşamlarını, mezarlıklarını, lahitlerini ortaya çıkararak bir hizmet sundukları iddialarıyla bir bakıma binlerce on binlerce yılların gerisinde olan bitenleri turizm amaçlı hizmetler olarak sunulan eserlerin arkasında ve gerisinde nelerin gizli yattığından bilgiler ve belgeler çıkarma gayretiyle hareket edilmektedir.

Evet, amaç ülkeye turist celp etmek, ülke ekonomisini canlandırmak, hayatı, yaşamı üstün düzeylere çıkarmak adına bunlar yapılmaktadır. İşte bu ve benzeri şeylerle övünürken, toplumun refah düzeyin yükseltilmesi ile -ki biz bunu yadırgıyor değiliz ama- gençliğimiz, insanlarımız o ilkel dönemlerde yapılanların, işlenen etkinliklerin, alabildiğine her şeyin ve her yolun mubah olduğu anlayışıyla ortaya çıkarılan bulguların, bunlar özelinde yapılan methiyeler, özendirmelerle konu cazip hale getirilirken toplumların sadece yeme-içme, şehevi arzu ve istekler, gayri meşru yaşantıları ile toplumlarımız ve özellikle gençlerimiz de onlara özendirtilerek inançlarını, ahlaklarını bırakıp nerede ise insanlıklarını unutturacak duruma getiriliyor.

Oysa Allah’ın Kitabı, bize o toplumların helak ediliş sebepleri, depremlerle, boğulmalarla, anarşiyle, ahlaksızlıkla yok edilip gittiklerinden söz ederken, toplum inançsızlığa, lükse, her şeylerini feda ederek yok oluş uğruna harcarken, bu kayıplardan kimse söz etmemektedir. Allah akıbetimizi hayr eylesin. Nitekim oruçlarımızı da, ibadetlerimizi de direkler arası adın etkinlik dedikleri oyun ve eğlence ile geçirmelerine zemin hazırlarlarken, nüfusumuzun giderek azaldığından ve bunun gelecek için tehlike çanlarının çaldığından söz etmekteyiz. Oysa ekenler de sizlersiniz, biçenler de sizlersiniz. Bu insanları o yollara özendirenler de sizlersiniz. Böyle bir geceden hiç hatır beklenir mi? Biz tekrar tefsirimize dönelim. Rabbimiz devamla şöyle buyuruyor:

 “Kimsenin geri çeviremeyeceği, Allah’ın o günü gelmeden önce yüzünü dosdoğru olan dine döndür. O gün insanlar bölük bölük olurlar.”5

Ayette geçen “الْقَيِّمِ” “el-Kayyım” kelimesi, dosdoğru olan, istikamet üzere olup asla zikzakları olmayan, açık, net olan, demektir. “Allah’tan” anlamına gelen ayetteki “Minellahi” kavli, ya “ayette geçen “Ye’tiye” kelimesine mütealliktir, onunla ilişkilidir. Bu durumda mana: “Allah tarafından geri çevrilmesi asla mümkün olmayacak olan ve hiçbir kimsenin geri çeviremeyeceği o gün gelmezden önce” demek olur. Bu da anlam olarak aynen yüce Rabbimizin:

 “(Kıyamet veya azap) onlara aniden gelecek ve onları dehşete düşürecektir. Onu geri çevirmeye asla güçleri yetmeyecek ve onlara mühlet de verilmeyecektir”6ayeti gibidir.

Ya da “Allah’tan” anlamına gelen “Minellahi” ifadesi, “مَرَدَّ/ Meredde” kelimesine mütealliktir, o kelime ile bağlantılıdır. Buna göre manası: “Allah, o azabı getirdikten sonra, kimse onu geri çeviremez, kaldı ki Allah tarafından da artık geri çevrilmesi sözkonusu değildir” demek olur.

Ayette geçen “Meredde” kelimesi, Ret anlamında olan mastar yani Arapçada kök kelimedir. Ayetin sonunda yer alan “Yassaddaûne” kelimesi de“paramparça olurlar, darmadağın hale gelirler” demektir kibu, aynen: “Ve Yevme Tekûmu’s-Saatü Yevmeizin Yeteferrekûn” “Kıyamet koptuğu gün, işte o gün insanlar gurup gurup olurlar”7 ibaresi gibidir.

Şimdi de bir başka Tefsirden, İbn Aşur’un: “el-Tahrîr ve’l-Tenvîr” adlı tefsirinden aynı ayetlerin mana ve yorumlarını dinleyelim. Haliyle bu tefsir dışında başka tefsirlerden de yararlanmış olacağız. Önce o ayetleri ve meallerini tekrar bir görelim. Rabbimiz şöyle buyuruyor:

İnsanların kendi elleriyle kazandıkları yüzünden karada ve denizde fesad/karışıklık çıkmıştır. Bu, belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmının azabını tattırmak içindir. De ki: Yeryüzünde gezin de daha öncekilerin akıbeti nasıl olmuş, bir bakın! Onların çoğu müşrik idiler. Kimsenin geri çeviremeyeceği, Allah’ın o günü gelmeden önce yüzünü dosdoğru olan dine döndür. O gün insanlar bölük bölük olurlar.”8

Şimdi bu ayetlerin öncelik sırasına göre, ilk ayetin Mealini ele alacağız, böylece sırasıyla diğer ayetleri de bu çerçevede ele almış olacağız. Rabbimiz ilk ayette şöyle buyuruyordu:

İnsanların kendi elleriyle kazandıkları yüzünden karada ve denizde fesad/karışıklık çıkmıştır. Bu, belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmının azabını tattırmak içindir.”9

Aslında bu ayet, yeri ve mana olarak öğüt ve mevize açısından birçok manaları kapsayan uygunlukta bir ayettir. Çünkü ayet, Kur’an’ı-Kerîm’in az sözle çok mana ifade eden “Cevamiu’l-Kelim” denilen ayetlerden bir ayettir. Bundan amaçlanan şey, olayları ve hadiseleri değerlendirirken, onları geçmişle şimdiki ortamı karşılaştırarak insanları şirk içerisinde olmaktan ve Allah’ın Resulünü yalanlamaktan çıkarıp kurtarmaktır.

O halde ayetin buradaki konumu nedir ve nelerle ilgilidir? Buna vereceğimiz cevap Şöyle olabilir, öncelikle bu ayetin, yine bu surede kendisinden önceki ayetlerle birçok bakımlardan bağlantılı olabileceğidir. Örneğin:

 “Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş görmezler mi? Onlar kendilerinden çok daha kudretliydiler; toprağı iyice işlemişler, yeryüzünü bunların imar ettiğinden daha fazla imar etmişlerdi. Onlara da resulleri nice açık kanıtlar getirmişti. Şu hâlde Allah onlara asla zulmetmiş değildir, asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdir.”10

Geçmiş ümmetlerin ya da toplumların geride bıraktıkları eserler gördüklerinde kendilerine bunu ikrar etmeleri, dile getirmeleri istendiğinde veya o eserleri bakıp görmedikleri şeyler konusu onlar aleyhinde inkâr edilip kabul edilmediğinde bu defa devreye öğütte bulunma, mev’ize yolu deneniyor ki, o da Rabbimizin şu kavlidir:

 “Varlığı ilkin yaratan, sonra bunu tekrar eden O’dur ve bu, O’nun için pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat O’nundur. O mutlak galiptir, hikmet sahibidir.”11

Burada ahiret azabı ile uyarılmasından tutun da, Allah Teala’nın bir ve tek olduğuna ilişkin delillerin ve yüce Allah’ın nimetlerinin hatırlatılması, buna layık olan zata şükredilerek, öğüt verilmesi noktasına konu gelip dayanmaktadır. Ayrıca Yüce Allah’ın nimetlerini sunması sebebiyle de beşer/insan fıtratının idrak ve kavrayışına hiç unutmayacak derecede yerleştirmiştir. Nitekim bununiçin irşat ve öğüt de elbette devreye sokulmuştur.

Hal böyle olunca söz dönüp dolaşıyor, “gelip geçmiş olan eski ümmetlerin başlarına ne gibi musibet ve felaketler geldi? Aslında onların başlarına gelenler, başka değil, sadece kendi ellerinin kazandığı yani işledikleri ameller ve yapıp etikleri yüzünden gelmiştir ki, bunun onlara hatırlatılması gerekmektedir. Buna göre günümüz insanlarına şunu hatırlatmak durumundayız. Bugün bizim başımıza gelenler, dün bizden önce gelip geçen ümmetlerin başlarına gelenlerin aynısıdır. Çünkü onlar, ellerinin kazandığı yani yapıp işledikleri ameller yüzünden cezalandırıldılar. Biz de bugün yaşadıklarımızı, ellerimizin kazandığından, işlediğimiz amellerimizden çekmekteyiz, o yüzden musibet ve felaketlerden kurtulmamaktayız.Şimdi bütün bunlardan sonra bu şekilde bir neticeye, bir sonuca varmamız, böyle bir noktaya gelişimiz tüm delillerin bir arada toplanıp değerlendirilmesiyle sağlanmıştır.

Bu ayetin, Allah Teala’nın yine Rum suresinde yer alan 33. ayeti gereğince konuyu burada noktalamamız da uygun düşebilir. Çünkü Allah Teala şöyle buyuruyor:

 “İnsanların başına bir sıkıntı gelince yalnız rablerine sığınarak O’na yalvarırlar; sonra onlara kendi katından bir nimet tattırdığında bakarsın ki bir kısmı kalkıp rablerine ortak koşar.”12

Çünkü bu ayette dikkat çekilen şey, nedamette ve pişmanlıkta kullanılan bir haber olmasıdır. Zira ayetlerde bir zarar ve sıkıntıya muhatap kılınanlar, gerçekleri ve hakkı yalanlayanlardır. Böylece Allah’ın emir ve yasaklarını dikkate almayanların bunu bilmeleri ve kendileri için bundan ders çıkarmaları istenmektedir. Yalanlayanların sonlarının, Allah Teala tarafından onların cezalandırılacakları gerçeğinden hareketle, bunun karşısında uyananların, belki bu durumlar yarın benim de/bizim de başımıza gelebilir korku ve endişesiyle dönüp hakka yönelirler. Zaten başa aldığımız ilk ayette de geçen, “Bu, belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmının azabını tattırmak içindir” açıklaması bu sebeptendir.

Dolayısıyla toplumda meydana gelen fesadın, bozulmanın, zulmün ve çöküşün yegâne sebebi, insanların kendi elleriyle yapıp ettikleri, işledikleri amelleri yüzündendir. Hatta dünyada çıkan salgın hastalıkların ve ölümlerin, cinayetlerin sebebi de insanların işledikleri ameller sebebiyledir. Nitekim İyad b. Himar el-Mücaşiî’den gelen rivayete göre, günün birindeki bir hutbesinde Resulullah’ın (s) şöyle buyurduğunu aktarıyor:

Dikkat buyurun, aklınızı başınıza devşirin ve beni iyice dinleyin! Doğrusu sizin bilmediğiniz ve haberdar bile olmadığınız ilimleri, bilgileri size öğretmemi bugün Rabbim bana emir buyurdu. Şöyle ki: “Herhangi bir kuluma vermiş olduğum mal, o kuluma helaldir. Çünkü ben kullarımı masiyetlerden, günahlardan arınmış ve tertemiz Hanif inancı üzere müslümanlar olarak yarattım. Doğrusu şeytanlar gelip onların etrafını kuşatmak suretiyle yanıltıp dinlerinden uzaklaştırıp aralarına kattılar. Onlara helal kıldığım şeyleri haram kılarak dalalete sevk ettiler. Bununla da kalmayıp hakkında herhangi kesin bir delil göndermediğim, bir kanıt indirmediğim şeyleri bana ortak koşmaları için onlara emir verdiler.

Allah Teala yeryüzü ehline, insanlarına şöyle bir nazar ederek, Arap olanına da olmayanına da, böylece yeryüzündeki tüm insanlara kurtulamayacakları bir gazap ve öfke bakışıyla İslam öncesi, Resulullah (s) henüz gönderilmemiş olan bir dönemde gözden geçirdi. O insanlardan sadece Kitap Ehlinden olan ve bir avuç insan denecek tarzda çok az sayıdaki bir toplum Hak dini değiştirmeksizin, tahrif etmeden o inanç üzere varlıklarını sürdürdüler.

Ey Resulüm! Ben seni, üstlendirdiğim dava ile denemek, seninle birlikte, seni elçi olarak gönderdiğim toplumu imtihan etmek, denemek için vazifelendirip gönderdim. Onlardan kimileri samimi ve dürüstçe bir şekilde iman ettiklerini gösterdiler, Allah yolunda olması gerektiği gibi cihad ettiler. Geride kalanları ise kimisi düşmanlık ve küfür yolunu seçerken, kimileri münafıkça bir yol izlediler. Senin üzerine öyle bir Kitap indirdim ki, onun içeriğini silip su ile bile yıkasalar, onlar onu silip yok edemezler. Ki sen o kitabı uyanık iken de uyur iken de, sinende korunmuş olarak hep okur, tebliğ ederek hakkı Hâkim kılmak istersin. O uğurda gözünü budaktan sakınmazve hayatını da ona siper edersin.

Bu defa Rabbim bana: “Kureyş toplumunu yakıp yok etmemi emir buyurdu.” İşte bunun üzerine ben de: “Rabbim! Onlar benim kafamı yarıp gövdemden ayırırlar, kafamı kurumuş ekmek misali un ufak edip bırakırlar” dedim. Bunun üzerine Rabbim bana: “Öyleyse onlar nasıl ki seni Mekke’den çıkardılarsa, sen de onları Mekke’den çıkarıp uzaklaştır. Onlarla savaş ki, biz de savaşta sana yardımcı olalım. Sen infakta, harcamada bulun ki, böylece biz de sana infak yoluyla harcamada bulunalım. Sen onların üzerine bir ordu gönder ki, biz de onun gibi beş kat bir ordu ile sana destek çıkalım. Sana itaat ederek yanında yer alanlarla birlikte, sana karşı çıkanlarla savaş!”13 diye buyurdu. Artık ikinci ayete geçebiliriz. Rabbimiz o ayette de şöyle buyuruyor:

 “De ki: Yeryüzünde gezin de daha öncekilerin akıbeti nasıl olmuş, bir bakın! Onların çoğu müşrik idiler.”14

Allah Teala, bir önceki ayette, toplumda fesadın, bozulmanın, çürümenin ve çöküşün neticesinde, toplumların düzenlerinin bozularak hayatlarının yaşanamaz hale gelmesi, hiçbir kimsenin huzur içinde bir hayat sürememesi sebebiyle, artık o toplumları ve insanları uyararak, kendilerinden önce gelip geçenlerin başlarına gelen akıbetin, kendilerine de isabet edeceğini ve az da olsa, basit türden de olsa, onlara birtakım cezalar uygular, felaket ve musibetlerle uyararak, gelecekte daha büyük ceza görmemeleri için ola ki hakka dönsünler ister.  Ki o toplumlar Allah’a şirk yani ortak koşan toplumlar idiler. Nitekim siz de öylesiniz. O halde yeryüzünü gezin, dolaşın, sizden önce kimler gelip geçmiş, sonlara ne olmuş, bir görün de ibret alın ve aklınızı başınıza devşirin.

Evet, Allah Teala böyle emir buyuruyor. Şirk koşanların, toplumlarda anarşiye davetiye çıkaranların, resul ve nebilerini yalanlayanların sonları ne olmuş bir görün bakalım. Örneğin Âd kavmi, Semûd kavmi, Lut kavmi ve daha nicelerinin başına neler gelmiş, gezin, görün ve ders alın. Kaldı ki bunların sayıca fazla olanları da müşrik olan toplumlardı. Bizim bugünkü halimizin geçen o toplumlardan acaba farkımız var mı, yok mu? Yapıp ettiklerinden, ellerinin kazandıklarından başlarına birçok bela, musibet ve felaket gelmiş ise, acaba bizim halimiz nice olacak? Zaten Allah Teala onlar hakkında şöyle buyuruyor:

 “Siz de sabah akşam onların yurtlarından gelip geçmektesiniz. Bunları görüp de aklınızla değerlendirmiyor musunuz?”15

Ey Mekke müşrikleri ve ey müşrik toplumlar siz hemen her gün ve her zaman onların yurtlarından, bıraktıkları kalıntı ve izlerinden gidip geliyorsunuz. Yolculuklarınız o türden güzergahlardan oluşmaktadır. Ey Mekkeliler, özellikle siz, ticaret amacıyla Şam’a/Suriye’ye gidiş gelişlerinizi, sabah ve akşam hep o güzergahları, o yolları kullanarak dolaşmaktasınız. Hala aklınızı başınıza almayacak mısınız? Nitekim gece yolculuklarınızda da o yolları kullanıyorsunuz. Bu yolculuklarınızda başlarınıza neler geldiğini ve neler yaşadığınızı hala akletmiyor musunuz? Korkup bunlardan öğüt almıyor musunuz?

Aslında dile getirmekte olduğumuz bu hususları yine daha önce bu surede geçen bir ayetin içerdiklerinin burada bir tekit ve teyidini, tekrarını görmektesiniz. Çünkü Allah Teala:

 “Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş görmezler mi? Onlar kendilerinden çok daha kudretliydiler; toprağı iyice işlemişler, yeryüzünü bunların imar ettiğinden daha fazla imar etmişlerdi. Onlara da resulleri nice açık kanıtlar getirmişti. Şu hâlde Allah onlara asla zulmetmiş değildir, asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdir”16 diye buyurmaktadır.

Zaten Allah Teala’nın böyle buyurması, konuya ne ölçüde ihtimam gösterdiğini, bunlardan ders çıkarılmasını isterken, burada en başta sunduğumuz aynı surenin 41. Ayetiyle ne kadar bir münasebetin var olduğuna da dikkat çekilmektedir.

Burada sözü edilen ümmet ve toplumların kötü akıbetlerinin müşahede olunması genelde müşrik olan, Allah’a ortak koşan toplumların acı sonları olmaktadır. Gerçi az da olsa helak olan toplumların kimileri de resul ve nebilerini yalanlamaları yüzünden helak olup gitmişlerdir. Siz hala bunlardan ibret almayacak mısınız? Bu gibi toplumlardan biri olan Medyen ehlini örnek olarak gösterebiliriz. Artık ele alacağımız son ayete de böylece gelmiş bulunuyoruz. Rabbimiz burada şöyle buyuruyor:

Kimsenin geri çeviremeyeceği, Allah’ın o günü gelmeden önce yüzünü dosdoğru olan dine döndür. O gün insanlar bölük bölük olurlar.”17

Bu ayetle Rabbimiz, kötü sonlardan kurtulabilmemiz ve, Hak din üzere sebat etmemiz için Yüce Allah Resulüne ve onun tabilerine seslenerek sarsılma ve sapma göstermeyen, Hak olan kökü hakka bağlı bulunan dine yüzümüzü çevirmemiz istenmektedir. Evet, Allah Teala burada: “Ey Nebi! Yüzünü tüm varlığınla sağlam olan dine çevir ve ona uy. O din İslam’dır. Yüzünü o dine, İslam’a, İslam kıblesine çevir! Sakın ha başka kıblelere ve yönlere yüzünü çevirmeyesin. Geri dönüş yolu olmayan o kıyamet günü gelmezden önce, yol yakınken yolunu seç, arkadaşlarını belirle! Çünkü kıyamet gününün dönüşü olmadığı gibi, Allah’ın emrine mâni ve engel bir güç de bir şey de olmayacaktır. İşte o gün, hesaplar görüldükten sonra insanlar darmadağın halde olacaklardır. Hesap görülme sonrasında kimi mutluluk içerisinde cennete doğru yol alırken, kimileri de o kızgın ateşiyle konuklarını bekleyen cehenneme doğru yol alacaklardır.

O halde Allah’ın dini ve şeriatı üzere sebat edin! Çünkü yardım, kurtuluş ve zafer onların olacaktır. Zaten Allah Teala: “Kesin olan şey/ölüm sana gelinceye kadar Rabbine kulluk et!”18 diye buyurmaktadır. Çünkü o gün müminler kafirlerden ayrılacaklardır. Bu yazımızı Rabbimizin iki ayetiyle sonlandıralım. Rabbimiz buyuruyor ki:

 “Kıyametin kopacağı gün, işte o gün müminler ve kâfirler birbirinden ayrılacaklardır. İman edip salih ameller işleyenlere gelince, işte onlar cennet bahçelerinde sevindirilirler. İnkâr edenlere, âyetlerimizi ve âhiret buluşmasını yalan sayanlara gelince, onlar da azabın içine bırakılırlar.”19

 

1- Rum, 30/41

2- Şura, 42/30

3- Kehf, 18/79

4- Rum, 30/42

5- Rum, 30/43.

6- Enbiya, 21/40

7- Rum, 30/14

8- Rum, 30/41-43. Not: Aslında çalışmamda ayetlerin orijinal metinlerine yer verdim. Ayetlerin orijinalini vermekten kaçındım. Çünkü “Orijinal metnin kendisi” bilgisayar ortamında yanlış çıkabiliyor. Bu sebeple sadece meallerini vermekle yetiniyorum. Bunun bilinmesini istedim.

9- Rum, 30/41.

10- Rum, 30/9.

11- Rum, 30/27.

12- Rum, 30/33

13- Müslim, Cennet ve nimetlerinin özellikleri bahsi, bap:16, h:2865/63. Uzunca bir hadisin sadece bir kısmı.

14- Rum, 30/42.

15- Saffat, 37/137-138.

16- Rum, 30/9.

17- Rum, 30/43.

18- Hicr, 15/99.

19- Rum, 30/14-16.