Bir dava ve hizmet kadını Fahite Abla!...

ZEHRA TÜRKMEN

Hayat bazen insana birbirine zıt gibi görünen duyguları aynı zaman diliminde yaşatarak faniliğin ve hikmetin derinliğini hatırlatıyor. Biz de Fahite Ablamızın vefatından hemen önce böyle bir tecrübeye şahit olduk. Kurban Bayramı’nın dördüncü günü akşamı torunumuzun dünyaya gelişiyle büyük bir sevinç yaşamış, yeni bir hayatın ilk nefesine tanıklık etmiştik. Henüz bu mutluluğun heyecanı yüreğimizde tazeyken, ertesi sabah saat sekiz buçukta Vahide Ablamızın vefat haberini aldık.

Bir gün içinde hayatın iki büyük hakikatiyle karşılaşmıştık. Bir tarafta doğumun sevinci, diğer tarafta ölümün hüznü vardı. Bir tarafta dünyaya gözlerini açan bir yavru, diğer tarafta Rabbine kavuşan bir mümine… Hayatın başlangıcıyla sonunu, kavuşmayla vedayı adeta peş peşe yaşamış olduk.

Belki de Rabbimiz bize fıtratın ve sünnetullahın değişmeyen hakikatlerinden birini yeniden gösteriyordu. Doğum nasıl yeni bir başlangıcın ve ilahî rahmetin müjdesiyse, ölüm de dünyanın geçiciliğini ve ahiret yurdunun hakikatini hatırlatan bir çağrıydı. Sevinç de hüzün de aynı Rabbin takdiri içinde anlam kazanır. Bizler de bu iki duyguyu art arda yaşayarak hayatın ne kadar ince dengeler üzerine kurulduğunu bir kez daha hissettik.

Böyle zamanlarda insan, geride kalan izlerin ve gönüllerde yaşayan hatıraların kıymetini daha derinden fark ediyor. Vahide Abla da mü’mine olma sevdalısı bir yürekle ardında bıraktığı güzelliklerle, dokunduğu hayatlarla ve gönüllerde yer eden samimiyetiyle hatırlanacak insanlardan biriydi.

Çünkü bazı insanlar vardır; yaşadıkları ev sadece dört duvardan ibaret değildir. Kapısından giren herkes kendisini misafir değil, ev sahibi gibi hisseder. Sofraları sadece yemekle değil, muhabbetle, samimiyetle ve dua ile dolar. Fahite Abla işte böyle insanlardan biriydi.

Kendisiyle ilk tanışmamız 2004 yılında olmuştu. Batman’a gelmiş, evlerinde misafir olmuştuk. İşte orada daha ilk andan itibaren o evin sıradan bir ev olmadığını hissetmiştim. Adeta ümmetin evi gibiydi. Geleni gideni eksik olmazdı. Bir köşesinde başka bir şehirden gelen yolcular dinlenir, diğer köşesinde misafirler ağırlanırdı. O ev, insana sahabe dönemindeki o bereketli haneleri hatırlatıyordu; kapıları da gönülleri de Allah yolunda yürüyen herkese sonuna kadar açıktı. Kim gelirse gelsin kendisini yabancı değil, o ailenin bir ferdi gibi hissederdi.

O evde geçirilen birkaç gün boyunca şunu açıkça görmüştük ki, orası sadece insanların gelip konakladığı bir yer değildi. Fahite Abla’nın ve evlatlarının emeğiyle kurulan sofralarda nice misafirlerin karnı doyuyor, fakat asıl önemlisi gönüller de doyuyordu. O sofralarda sadece yemek ikram edilmez; muhabbet paylaşılır, kardeşlik pekişir, dualar edilir ve insanların yorgunlukları giderilirdi. Eve gelen herkes, maddi bir ikramdan çok daha fazlasıyla karşılaşırdı.

O ziyarette bir sabah namazı sonrası yaşadığım bir hatıra, yıllar geçmesine rağmen hâlâ zihnimde ilk günkü canlılığıyla duruyor. Sabah namazına kalkmıştım. Evin içinde yayılan sıcacık bir gözleme kokusu vardı. Saçın başında Vahide Abla gözleme yapıyordu. O an sadece bir yemek kokusu değildi hissettiğim. Bir anne kokusuydu, bir yuva kokusuydu, insanın içini ısıtan bir merhamet ve şefkat kokusuydu. İşte Fahite Abla’nın bütün hayatı da böyleydi; insanları doyuran sadece eli değil, gönlüydü.

Yıllar boyunca ailelerimiz arasında sadece bir dostluk değil, gerçek bir kardeşlik oluştu. Biz onların evini kendi evimiz gibi hissettik, onlar da bizim evimizi aynı samimiyetle kendi evleri gibi gördüler. Aramızdaki bağ zamanla misafirlik sınırlarını aşarak aile sıcaklığına dönüştü. Nice hatıralar biriktirdik, nice sevinçleri ve hüzünleri birlikte yaşadık. Aynı sofraların etrafında buluştuk, uzun muhabbetler ettik, dertlerimizi ve sevinçlerimizi paylaştık. Nice dualarda birbirimizi hayırla yâd ettik. Yıllar geçse de gönüllerde eskimeyen, mesafeler artsa da zayıflamayan bir kardeşlik ve muhabbet oluştu.

Ancak hayatının son yılları ağır imtihanlarla geçti. Şeker hastalığıyla başlayan süreç zamanla daha da zorlaştı. Kalp rahatsızlıkları, tansiyon ve farklı sağlık problemleri derken yıllar süren bir mücadele başladı. Birkaç yıl önce ayağının kesilmesi gerekti. Son bir yıldır ise büyük ölçüde yatağa bağlı bir hayat sürüyordu.

Fakat onu yakından tanıyan herkesin şahit olduğu çok kıymetli bir özelliği vardı: Sabır ve hamd.

Bir bedende bu kadar çok hastalık bir araya geldiğinde insanın dili farkında olmadan şikâyete kayabilir, gönlü daralabilir, hatta zaman zaman sitem duygusuna kapılabilir. Fakat Fahite Abla’da buna hiç şahit olmadık. Dilinde hep hamd, gönlünde hep teslimiyet vardı. Acıları vardı ama şikâyeti yoktu. Sıkıntıları vardı ama serzenişi yoktu. Hastalıkları ağırdı ama Rabbine olan güveni ve tevekkülü daha ağır basıyordu. Yaşadığı bütün zorluklara rağmen metanetini korudu, sabrını muhafaza etti. Bu hâliyle çevresindekilere sözle değil, yaşayışıyla sabrın ve rızanın ne demek olduğunu öğreten güzel bir örnek oldu. Belki de yıllarca yaptığı hizmetlerin ardından Rabbimiz ona sabır makamında ayrı bir güzellik nasip etti.

Dört evlat yetiştirdi; üç kız, bir erkek evlat. Her biri annelerinden aldıkları güzel ahlakı, merhameti ve vefayı hayatlarına yansıttılar. Zeynep, Abdullah, Esra ve Beyza; duruşları, edepleri ve ailelerine olan bağlılıklarıyla anneleri için güzel birer evlat oldular. Özellikle Zeynep, aile içinde üstlendiği sorumluluklarla adeta evin direği gibiydi.

Ancak Esra’nın yeri bu süreçte biraz daha farklıydı. Anne ve babasıyla birlikte yaşaması sebebiyle hastalık yıllarının en ağır yükünü yakından omuzladı. Yıllar boyunca annesinin bakımında büyük bir fedakârlık gösterdi. Onun ihtiyaçlarıyla gece gündüz ilgilendi, en zor hizmetleri bile yüzünü ekşitmeden yerine getirdi. İslami uyanış, direniş, tebliğ ve inşa sürecinde bir ev hanımının üretici fonksiyonunu zaten annesinden öğrenmişti. Birçok insanın zamanla yorulabileceği durumlarda dahi sabrını, merhametini ve nezaketini muhafaza etti. Annesine sadece bir evlat gibi değil, kimi zaman bir anne şefkatiyle yaklaştı. Bu uzun ve meşakkatli süreç boyunca gösterdiği vefa, sabır ve fedakârlık herkesin takdir ettiği güzel bir örnek olarak hafızalara kazındı.

Bayramdan sonraki gün, Cumartesi günü, Rabbine kavuştu Fahite Abla.

Vefatının ardından Batman’da üç gün süren taziye programına katıldık. O günlerde insanların akın akın taziyeye geldiğine şahit olduk. Sabahın erken saatlerinden gecenin ilerleyen vakitlerine kadar dostlar, akrabalar, komşular ve yıllar içinde yollarının kesiştiği insanlar taziye evine gelerek dualar ettiler, hatıralarını anlattılar ve acıyı paylaşmaya çalıştılar. Bu toprakların köklü bir geleneği olan taziye kültürü, kardeşlik ve dayanışmanın en güzel örneklerinden biri olarak bir kez daha kendisini gösterdi. İnsanlar sadece başsağlığı dilemek için değil, kardeşlerinin hüznüne ortak olmak, yükünü hafifletmek ve dua ile yanında olmak için oradaydılar.

Bu kalabalık aslında önemli bir gerçeği de gözler önüne seriyordu: İnsan dünyadan malıyla, makamıyla değil; gönüllerde bıraktığı izlerle ayrılıyor.

Fahite Abla arkasında çok güzel izler bıraktı. Nice yolcu onun evinde dinlendi. Nice hasta o evde moral buldu, şifa aradı. Nice misafir onun sofrasında doydu. Nice insan onun sıcaklığından, samimiyetinden ve duasından nasiplendi. Nice problemlerin konuşulup çözüme kavuştuğu, nice dertlerin paylaşılıp hafiflediği bir evdi onların evi. Kapısından girenler sadece bir ikramla değil, bir gönül sıcaklığıyla bütünleşirdi.

Bugün geriye dönüp baktığımızda, Vahide Abla’nın hayatı boyunca pek çok insanın gönlünde derin izler bıraktığını görüyoruz. Hizmetle geçen ömrü, sabırla taşınan hastalıkları, kurduğu bereketli sofralar, açtığı kapılar ve yetiştirdiği güzel evlatlar onun en güzel şahitleri olarak geride kaldı.

Biz bugün onun ayrılığının hüznünü yaşıyoruz. Ama aynı zamanda Rabbimizin rahmetine kavuşmuş olmasının tesellisini de taşıyoruz. İnanıyoruz ki yıllarca açılan o kapılar, kurulan o sofralar, edilen o dualar ve gösterilen o sabırlar Rabbimizin katında karşılıksız kalmayacaktır.

Rabbim Fahite Ablamıza rahmetiyle muamele etsin. Mekânını cennet bahçelerinden bir bahçe olsun. Başta kıymetli eşi olmak üzere evlatlarına, torunlarına, kardeşlerine ve onu seven bütün dostlarına sabr-ı cemil ihsan etsin.

Bu vesileyle, uzun yıllar süren hastalık sürecinde Fahite Abla’nın yanında olan, elinden gelen her türlü desteği veren kıymetli damadı Bünyamin Sevim’i de özellikle anmak gerekir. Hastalığın en zor dönemlerinde gösterdiği ilgi, fedakârlık ve vefa, aile olmanın ve insanî sorumluluğun güzel bir örneği olarak hafızalarımızda yer etti. Rabbim kendisinden razı olsun ve yaptığı bütün hizmetleri hayırlı ameller hanesine yazsın.

Fahite ablamızın İslamlaşma mücadelesine verdiği özel hizmetlerini ekranlara yansıtmadı. O, mümin ve mü’mine insanlara hizmeti  ibadet bildi; onun için kalbi kazanılacaklara ve kendini Allah yoluna adayanlara hizmet Allah’ın gaybi yardımını isteyen bir yakarış gibiydi. Vahide ablamızın geride bıraktığı en büyük miras; insanlara açılmış kapısı, hizmet eden elleri, hamdeden dili, sabreden gönlü ve yetiştirdiği güzel evlatlarıdır.

Onun salih amellerini üstlenebilmek, onun gibi İslam’ı yaşama ve yaşatma sevincimizi artırabilmek ve salihata dönüştürebilmek duasıyla.

Rahmetle, minnetle ve dualarla…