Refaat İbrahim’in al Jazeera’de yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.
Bugün Filistin’de Toprak Günü; Filistin toprağıyla olan özel bağımızı anladığımız bir gün. Ve dedemi, onun mülksüzleştirilmesini ve bu travmanın kendi hayatımda tekrarlanışını düşünmeden edemiyorum.
Büyükbabam Hamdan, Siyonist güçlerin bugün Nekbe olarak adlandırdığımız etnik temizlik kampanyasını başlattığında 12 yaşındaydı. Ailesiyle birlikte el-Felluce köyünde yaşıyordu. Toprağını işleyerek, çiftlik hayvanları yetiştirerek ve mevsimlik ürünlerini yerel pazarlarda satarak geçimini sağlayan köylülerdi.
1948 yılının başlarında, el-Felluce Siyonist milislerin saldırısına uğradı. Kuzeyde Kudüs ve Yafa’ya, güneyde ise Gazze’ye uzanan yol ağının merkezinde yer alması nedeniyle stratejik bir hedefti. Siyonistlerin acımasız saldırıları şiddetlendikçe, dedem ailesiyle birlikte yakındaki köylere kaçtı.
Yakında geri döneceklerini düşünerek yanlarına hiçbir şey almadılar. Yanlarına aldıkları tek şey, evlerinin kapı anahtarlarıydı. Mısırlı bir tugay, 1949'un sonlarına kadar Siyonist güçler tarafından kuşatılan el-Felluce'yi elinde tuttu. Mısır ile yeni kurulan İsrail arasındaki ateşkes, onları mevzilerini terk etmeye zorladı.
Yeşil Hat çizildi; bu, tarihi Filistin topraklarının yüzde 78'ini Siyonistlerin kontrolü altında bıraktı ve dedemi hayatının geri kalanı boyunca atalarının köyünden kopardı.
Sömürgecilerin doğasında, toprağın hak sahiplerini hatırlatan her şeyden korkmak vardır, çünkü bu, kendilerine ait olmayan bir şeyi aldıklarını ortaya çıkarır. Bu nedenle İsrailli milisler, diğer Filistin köyleriyle birlikte el-Felluce'den geriye kalanları yok etmeye koyuldu ve 1950'lerde bu topraklarda Kiryat Gat, Shahar ve Nir Hen dâhil olmak üzere birkaç yerleşim yeri kurdu.
Dedemin ailesi, Gazze’de yeni bir hayat kurmak için mücadele etti. Geri dönüş düşüncesi zihinlerinden hiç çıkmasa da, acımasız gerçeklik onları uyum sağlamaya zorladı. Han Yunus’un doğusundaki bir bölgeye yerleştiler; orada zeytin ve narenciye ağaçları diktiler ve bir ev inşa ettiler.
Dedem, çocuklarına ve torunlarına tarımı öğretmeyi kendine görev edindi. Ancak bize sadece nasıl ekim yapacağımızı ve yetiştireceğimizi anlatmakla kalmadı; tarihsel hakkımız olan bu topraklara nasıl kök salacağımızı da öğretti. Bize her zaman, eğer bu topraklar bizden zorla alınmışsa, bir hediye olarak geri verilmeyeceğini söylerdi. Bunun bedeli çok ağır olacaktı, çünkü İsrail, hakkı olmayan bir şeyi aldığının farkındaydı ve bu yüzden geri istediğimizde acımasızca karşılık verecekti.
Büyükbabamın yaşadıklarını ilk kez sekiz yaşındayken tattım. 2008-09 İsrail’in Gazze’ye karşı savaşı sırasında, ailemle birlikte ilk kez yerinden edildim.
Beş buçuk yıl sonra, 13 yaşındayken, İsrail savaş makinesi yeniden saldırdı. Bu sefer evimi ve sekiz amcamın evlerini de yok etti. Bu deneyim, kalbinde neredeyse 70 yıllık yerinden edilme ve yıkımın yükünü taşıyan dedem için son darbe oldu. Zeytin ağaçlarımızın ve evlerimizin yıkıldığını gördükten sadece birkaç gün sonra vefat etti.
Ancak dedemden dersimizi iyi almıştık. Toprağımızda kaldık. Evlerimizi yeniden inşa ettik. Ağaçlarımızı yeniden diktik ve köklerimizi bir kez daha toprağın derinliklerine saldık.
Ekim 2023’te işgal güçleri Gazze halkına karşı soykırım başlattı. Her yerde ölüm ve yıkımın hüküm sürdüğü bu ortamda, bir kez daha evlerimizden kaçmak zorunda kaldık.
İsrail güçleri bir kez daha evlerimizi yıktı, ağaçlarımızı söktü ve birçok akrabamızı ve komşumuzu öldürdü.
Geçen yıl İsrail, Gazze Şeridi'nin neredeyse yüzde 60'ını yutan sözde Sarı Hattı çizdi. Bu hat şimdi benimle evim arasında duruyor, tıpkı Yeşil Hat'ın dedemle el-Felluce arasında durduğu gibi.
Bunu düşündüğümde, yaşamadığım yıllar da dâhil olmak üzere, işgalin tüm yıllarının ağırlığıyla kalbim ağırlaşıyor. Benden önce gelenlerin, evlerine dönmeyi özleyen atalarımın acısını hissediyorum.
Bugün, tıpkı dedem gibi evimin anahtarını taşıyorum. Evimin tamamen yıkıldığını bilsem de onu taşıyorum. Evimin enkaza dönüştüğünü, kalıntılarının yıkım makineleriyle götürüldüğünü kendi gözlerimle gördüm. Yine de anahtarı saklıyorum.
Tüm bu kayıp ve acıya rağmen, buradan ayrılmaya niyetimiz yok. 77 yıldır Filistinlilere topraklarını terk etmeleri için çeşitli teşvikler sunuluyor. İsrail para, bilet ve sürgünde daha iyi bir yaşam vaadinde bulundu. Bu işe yaramayınca, Filistinlilerin iradesini kırmak için teröre, hapis cezasına, ev yıkımlarına ve ekonomik ablukaya başvurdu.
Yine de Filistinliler kararlılıklarını korudular. Toprakla olan bağları mülkiyetin ötesine geçiyor. Bu, varoluşsal bir aidiyettir.
Belki de bu sömürgeci projeye verilecek en net yanıt, demografik gerçeklikte yatmaktadır. 1948’de Gazze’deki Filistinlilerin sayısı yaklaşık 80.000 idi; dedemin ailesi de dâhil olmak üzere 200.000’e yakın mülteciyi kabul ettiler. Bugün, iki yıllık soykırımın ardından bile, iki milyon kişiyiz; topraklarımıza tutunuyor, sürgüne direniyor ve her zamankinden daha bağlı hissediyoruz.
İşgalcinin çizdiği çizgiler ne olursa olsun, yeşil, sarı ya da başka bir renk olsun, kökleri derinlere uzanan varlığımız karşısında solup gidecekler. Ne kadar uzun sürerse sürsün, sömürgeci savaş makinesi ne kadar şiddetli hale gelirse gelsin, biz burada kalacağız. Filistin biziz, biz de Filistin'iz.
* Refaat İbrahim, Gazze’li bir Filistinli yazardır. Filistin ile ilgili insani, sosyal, ekonomik ve siyasi konularda yazılar yazmaktadır.