Burak Elmalı’nın The New Arab’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.
ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş, sadece bölgesel istikrarsızlığı, jeopolitiği, diplomasiyi, enerji ve ticareti ciddi şekilde etkilemekle kalmadı, aynı zamanda bu durumu yorumlamak için kullanılan geleneksel uluslararası ilişkiler (IR) terminolojisinin de çöküşünü işaret etti.
Savaş, caydırıcılık, kendi kendine yardım, ulusal güvenlik ve varoluşsal tehdit gibi kavramlar, devletlerarası çatışmaların daha eski bir dönemine aittir. Bir zamanlar Bush'un mirası olan önleyici savaş kavramı, bugün müdahaleci ve yayılmacı eylemleri meşrulaştırmak için en popüler kavramlar arasında yer almaktadır. Günümüzün çatışmaları, özellikle de İsrail'in savaşan taraf olduğu çatışmalar, bu tür stratejik belirsizlik savaşı, kalıcı önleme ve anlatı caydırıcılığı yoluyla yürütülmektedir. Ana akım medya ise modası geçmiş terminolojiye güvenmeye devam ederek, dilin kendisinin bir aldatma aracı haline geldiği bir anlamsal savaş alanı yaratmaktadır.
Eski usul bir strateji kılavuzu
Uluslararası ilişkiler strateji kılavuzu, sınırların net bir şekilde çizildiği ve devletler arası sürtüşmelerin yaşandığı bir Vestfalya dünyası için tasarlanmıştı; bu dünyada “caydırıcılık”, kesin bir misilleme tehdidiyle saldırıyı önlemek anlamına geliyordu. 2026’nın mevcut manzarasında ise bu çerçeve içi boşalmıştır. Bir zamanlar anarşik bir sistemde güvenlik arayan devletleri tarafsız bir şekilde tanımlayan BM Şartı'ndaki “kendi kendine yardım” kavramı, “kalıcı önleme” görevi için bir silaha dönüştürülmüştür.
Bu yeni paradigmada güvenlik, artık güç dengesini korumakla değil, anlatı üzerinde tam bir hakimiyet kurmakla ilgilidir. Soğuk Savaş döneminin mantığını kullanarak asimetrik, çok alanlı savaşı analiz eden analistler, stratejik belirsizliğin bir devletin savunmacı statüsünü yasal ve ahlaki olarak korurken nasıl sürekli bir saldırgan olarak hareket etmesine olanak tanıdığını hesaba katmamaktadır.
BBC, Reuters ve CNN gibi ana akım medya kuruluşları, bu anlamsal savaş alanının başlıca mimarları olarak hareket ediyor. En yaygın tekniklerden biri, İsrail kaynaklı şiddeti anlatırken edilgen yapı kullanılması ve böylece eylemden “faili” etkili bir şekilde ortadan kaldırılmasıdır. Bu şekilde, İsrail kaynaklı savaş suçları söz konusu olduğunda savaş haberciliği, edilgen yapıyla yazılmış bir dizi dikkat çekici başlığa dönüşüyor.
Tahran’da Mart 2026’da gerçekleşen saldırılar ya da Minab’daki bir kız okuluna yönelik trajik bombalı saldırı hakkında haber yapılırken, ilk manşetler genellikle “Patlama sesleri duyuldu” ya da “Okula yönelik saldırı sonucu en az 153 kişi öldü” gibi ifadelerle başlıyor; bu da olayları talihsiz doğal afetlermiş gibi gösterirken ya da internet özgürlüğünün kısıtlı olması nedeniyle suçu Tahran’a atıyor.
Buna karşılık, İran misilleme yaptığında dil anında aktif yapıya geçiyor. Aynı durum bu tür haberler için de geçerlidir; çatışma zamanlarında İsrailli askerler “öldürüldü” denirken Lübnanlılar “öldü” denir. Bu dilsel asimetri, ilk saldırının soğukkanlı, neredeyse görünmez bir zorunluluk olarak görülmesini sağlarken, misilleme ise açık ve kışkırtılmamış bir saldırı eylemi olarak damgalanır. Bu tür taraflı çerçeveleme, sosyal psikoloji içinde önleyici savaşı meşrulaştırmanın en temel mekanizması olarak işlev görür.
Siyasetten arındırılmış uluslararası ilişkiler terminolojisinde, “savaş” veya “çatışma” gibi geleneksel terimler bağlamsal ağırlıklarını yitirir ve gerçekte ortaya çıkan şey önleyici bir kampanyadır: Bazıları kasıtlı eylemlerle öldürülürken, diğerleri stratejik olarak haklı gösterilen bir girişimin uygulanmasını örneklemek için sanki kendiliğinden ölmüş gibi görünür.
Dahası, medyanın Orwellvari örtmecelere başvurması, modern yayılmacılığın gerçekliğini de yumuşatmaktadır. “Kafa kesme saldırıları” ve “yetenekleri zayıflatma” gibi terimler, ‘suikast’ ve “altyapı tahribatı”nın hukuki ve ahlaki ağırlığının yerini almıştır. CNN ve The New York Times gibi yayın organları, bu klinik kelime dağarcığını kullanarak, Dini Lider Ali Hamaney ve diğer üst düzey yetkililerin suikastını ulusal egemenliğin ihlali olarak değil, cerrahi bir idari görev olarak sunmaktadır.
Bu caydırıcı etki, medyanın topyekûn bir savaşı bir dizi hedefli “güvenlik operasyonu” olarak sunmasına olanak tanıyor; böylece halk, Resalat Meydanı yakınlarındaki konut bloklarında yüzlerce sivilin ölümü gibi insani bedellerden korunurken, İsrail’in “cerrahi” bir meşru müdafaa yapmaya zorlanan yüksek teknolojili bir mağdur olduğu imajı pekiştiriliyor.
Yeni seslere duyulan ihtiyaç
Bugünkü kriz hiç de yeni değil. Bu kriz, 11 Eylül'ün ardından ortaya çıkan ve 2003'te ABD'nin Irak'ı işgaline giden süreçte yoğunlaşan söylem kalıplarının bir devamını yansıtıyor. O dönemde, bir grup sözde “haydut devlet”, zorlayıcı dönüşüm için meşru hedefler olarak seçilmişti; bu, müdahaleyi küresel düzen için yarı-liberal bir haçlı seferi olarak sunan ve rejim ile sivil nüfus arasındaki ayrımın sıklıkla bulanıklaştığı daha geniş bir anlatı çerçevesinde şekillenmişti.
Benzer bir gerekçelendirme mantığı, 7 Ekim’den sonra Filistinlilere karşı işlenen İsrail savaş suçlarının ardından İsrail’in askeri harekâtını çevreleyen söylemde de ortaya çıkmaktadır; okulların ve sivil bölgelerin defalarca bombalanması, güvenlik söyleminin savaşın insani gerçeklerini nasıl gölgeleyebileceğini göstermektedir.
Söylemsel paralellikler daha da öteye uzanıyor. Tıpkı bir zamanlar kitle imha silahlarının varlığı iddiasının Irak savaşının temel bahanesi olması gibi, uranyum zenginleştirme konusundaki güncel tartışmalar da giderek benzer bir kanıt esnekliği kazanıyor. Retorik performansındaki zıtlık çarpıcıdır. Bush Doktrini’nin proaktif mantığı bir zamanlar Colin Powell’ın Birleşmiş Milletler’de sözde kanıtları sunarken sergilediği özenle sahnelenmiş gösteriye dayanırken, günümüzün gerekçeleri çok daha az özenli görünüyor.
Beyaz Saray sözcüsü Karoline Leavitt’in, İran’a karşı askeri harekâtı savunmak için başkanın “güçlü içgörülerini” ve “sezgilerini” öne süren açıklamaları, müdahaleyi meşrulaştırmak için retorik eşiğin, kanıtların titizliği iddiasından ne kadar uzaklaştığını göstermektedir.
Uluslararası ilişkiler terminolojisindeki bu kronik sorun, geleneksel medyanın seçici çerçeveleme uygulamaları için uygun bir araç haline gelmiştir. Giderek sığlaşan bir teorik havuzdan beslenen haber dili, karmaşık jeopolitik gelişmeleri genellikle basitleştirilmiş anlatılara dönüştürerek, kamuoyunun algısını önceden belirlenmiş sonuçlara yönlendirmektedir.
Böyle bir çarpıtma sürecine ancak, Amerikalı akademisyen Robert Dahl’ın “alternatif bilgi kaynakları” olarak tanımladığı ve işleyen herhangi bir demokrasinin temel ön koşulu olan medyanın çeşitlendirilmesi yoluyla karşı konulabilir.
Bu şeffaflık, şu anda sahada gerçeğin bedelini hayatlarıyla ödeyen sayısız gazetecinin cesareti sayesinde şekilleniyor. Tüm ailesini kaybederken haber yapmaya devam eden Al Jazeera'dan Vail el-Dahdouh gibi isimler ya da Gazze ve ötesinde sivil hayatın yok oluşunu belgeleyen merhum Şirin Ebu Akleh ve diğerleri, anlatıyı daha şeffaf hale getiren kişilerdir. Çalışmaları, Batı'nın sterilize edilmiş “kafa kesme” retoriğine meydan okuyarak, anlamsal savaş alanının içgüdüsel gerçekliğiyle yüzleşmeye zorluyor.
Ancak sorumluluk yalnızca gazeteciliğe ait değildir. Uluslararası ilişkiler alanı da, büyük ölçüde Soğuk Savaş’tan miras kalan kavramsal sınırlar içinde hapsolmuş olan analitik bir dilin sınırlamalarıyla yüzleşmek zorundadır.
Günümüz çatışmalarını anlamak için, bölgesel yayılmacılığı genellikle mitleştirilmiş güvenlik anlatıları ve son derece irrasyonel takıntılarla beslenen İsrail gibi aktörlerle başa çıkabilecek teorik çerçevelere giderek daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Bu tür paradigmaların geliştirilmesi, sosyal bilimciler için acil bir görevdir. Bunlar olmadan, hem akademik analizler hem de kamuoyu tartışmaları, modern çatışmaların gerçeklerini yorumlamak için giderek yetersiz kalan kavramsal bir sözcük dağarcığı içinde sıkışıp kalma riskiyle karşı karşıya kalacaktır.
*Burak Elmalı, İstanbul’daki TRT World Araştırma Merkezi’nde araştırmacıdır. Boğaziçi Üniversitesi’nden Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisans derecesine sahiptir. Araştırma alanları arasında karşılıklı bağlantılılığın jeopolitiği, ABD ile Çin arasındaki büyük güç rekabeti kavramı ve bunun Körfez’deki tezahürü yer almaktadır. Çalışmaları çeşitli medya kuruluşlarında yayınlanmış olup, televizyon programlarına konuk olarak katılmaktadır.