Batı Avrupa’nın ABD karşısındaki ilk büyük sınavı: Grönland

Grönland krizi, büyük güçlerin kuralları askıya aldığı bir dünyada orta güçlerin kaderini de mi yeniden yazıyor? Kanada’dan Avrupa’ya uzanan bu denge arayışı, “oyun kurmak” için son bir fırsat mı, yoksa yalnızca geciktirilmiş bir savunma hattı mı?

Orta güçlerin ilk büyük sınavı: Grönland

Ayşe Gülsüm Çalık / Fikirturu


2026 yılı küresel jeopolitikte son derece önemli bir dönüm noktası ve kopuşla başladı. ABD Başkanı Donald Trump Venezuela’dan Grönland’a kadar bölgeyi “ulusal güvenlik” kapsamında gördüğünü açıkladı. Donroe Doktrini olarak da bilinen bu politikaya göre ABD Batı Yarımküre’deki ülkelerin iç işlerine müdahale etme ve bölgeyi kendi “ulusal güvenlik” çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirme hakkını meşru kabul ediyor.

Bu yeni dönemin en çarpıcı kırılma anlarından biri ise ABD’nin NATO ve AB üyesi Danimarka’ya özerk olarak bağlı olan Grönland’ı “ulusal güvenlik ve altın kubbe kurulması” gerekçesiyle satın alma girişimi ve daha sonra adayı “işgal edebiliriz” söylemi oldu.

Trump’ın “Rusya veya Çin’in Grönland’a gitmesini istemiyoruz. Grönland’ın kontrolünü ele geçirmezsek, Rusya veya Çin komşunuz olacaktır. Bu olmayacak,” ve “Çin veya Rusya’nın Grönland’ı işgal etmesine izin veremeyiz. Ayrıca Çin veya Rusya’nın Venezuela’yı da işgal etmesine izin veremeyiz. Yaptığımız şeyi yapmasaydık, Çin veya Rusya Venezuela’da olurdu,” açıklamaları da bunun açık göstergeleri.

Bu adım yalnızca diplomatik bir kriz yaratmadı; savaş sonrası kurulan Batı ittifak sisteminin dokunulmazlığını da sorgulamaya açtı. Norveç Dışişleri Bakanı Espen Barth Eide’nin uyarısı durumu özetliyor: “ABD Grönland’ı ele geçirirse NATO fikri çöker.”

Çünkü bir NATO müttefiki, başka bir NATO üyesinin toprağını açık güç tehdidiyle gündeminde. Bu, ittifak içi dokunulmazlık ilkesinin fiilen sona erdiğini gösteriyor. Bu yalnızca bir ada krizi değil; savaş sonrası düzenin sonuna doğru yaklaşıldığının da en büyük işareti olarak da ortaya çıkıyor.

Trump’ın NATO’ya rağmen Grönland ısrarının nedenleri

2019 ve 2025 yıllarında ABD’nin “ulusal güvenlik” gerekçesiyle Grönland’ı Danimarka’dan satın alma fikrini gündeme getirmesi, 2026’da Donald Trump’ın bu talebi resmen tekrarlaması adayı hızlanan kaynak rekabetinin açık bir hedefi haline getirdi. Çünkü küresel enerji dönüşümüyle birlikte yeşil teknolojiler, savunma sanayii ve ileri teknoloji için kritik öneme sahip nadir toprak elementlerine olan talebin artması, Grönland’ı dünyanın en stratejik rezerv merkezlerinden biri yapıyor. Bu da “Grönland ABD’nin Sibiryası olur mu?” söylemini yaygınlaştırıyor.

Grönland, kuzey Amerika savunma hatları ve erken uyarı sistemleri açısından ABD için önemli. Ayrıca, GIUK Bölgesi yani Atlas Okyanusu’nun kuzeyinde İngiltere, İzlanda ve Grönland arasında yer alan ve bu bölgedeki deniz ve karaları içeren alandaki ABD kontrolü açısından da kritik konumda.  Grönland, aynı zamanda Çin’in küresel nadir element tedarikindeki hâkimiyetini dengeleme çabasında Washington için jeopolitik bir anahtar işlevi görüyor.

Ada ayrıca bölgedeki yeni deniz yollarının kontrolünde de önemli. Kuzey Kutbu’nda ortaya çıkan yeni rotalar -Kuzey Deniz yolu, Kuzeybatı geçidi ve Transpolar Deniz Yolu- Avrupa ile Asya arasındaki mesafeyi neredeyse yarıya indirerek geleneksel deniz yollarının alternatifi olarak ortaya çıkıyorlar. Özellikle Kuzey deniz yolundaki Çin ve Rusya arasındaki iş birliği, ABD’nin alarm zillerini çalan ana faktörlerden birisi.

Trump’ın Grönland ısrarı resmî söylemde güvenlik gerekçelerine dayansa da aslında bir güç gösterisi niteliği de taşıyor. Çünkü mesele güvenlikten çok sınır genişletme, yer altı kaynaklarının sınırsızca kullanma ve kişisel siyasi miras arayışına doğru evrildi. Trump, Davos’ta Grönland’ı savunmak için Amerika Birleşik Devletleri’nin buna sahip olması gerektiğini söyledi ve bu durumu “psikolojik” olarak belirtti.

Trump’ın Davos’ta Grönland’ı “haritayı büyütecek bir başkanlık başarısı” olarak tanımlaması da bu düşüncesini açıkça ortaya koydu. Eğer ABD Grönland’ı topraklarına katarsa Rusya’dan sonra dünyanın en büyük ikinci ülkesi olacak ve Trump’ın adı da tarihte yer alabilecek.

Carney’nin Davos itirafından Münih Güvenlik Konferansı’na: Kurallar çağı bitti!

Washington’un Grönland hamlesine en dikkat çekici ve stratejik yanıt sınır komşusu Kanada’dan geldi. Başbakan Mark Carney, Trump’ın açık uyarılarına rağmen ABD baskısına boyun eğmek yerine Çin ile ticari anlaşmalar imzalayarak denge arayışına yöneldi. Bu hamle, tek kutuplu zorlamalara karşı orta güçlerin manevra alanı yaratma çabasının somut bir örneği oldu ve Trudeau döneminden itibaren şekillenen ABD’ye aşırı bağımlılığı azaltma stratejisinin devamı niteliğini taşıdı.

Trump’ın Donroe Doktrini kapsamında Kanada’yı da hedef alarak Çin ile iş birliği halinde %100 gümrük vergisi tehdidinde bulunması ve “Kanada 51., Grönland 52. ve Venezuela 53. eyaletimiz olacak” açıklaması, baskının boyutunu açıkça ortaya koyuyor.

Tam da bu ortamda Carney’nin Davos’taki değerlendirmeleri yeni dönemin zihniyet kırılmasını en iyi açıklayan konuşmalardan oldu. Carney’e göre ileriye dönük yol, savaş sonrası düzenden geriye kalanları korumaya çalışan orta ölçekli demokrasilerin bir araya gelmesinden geçiyordu. Fakat nostalji “Masada değilseniz, menüdesiniz” ifadesi, Kanada’nın neden Arktik’te yalnızca ABD’ye yaslanmak yerine Çin gibi aktörlerle denge kurmaya yöneldiğini de açıklıyor.

Bugün Arktik’te yaşananlar bu dönüşümün küçük bir provası gibi işliyor: ABD’nin güç dayatmaları, Rusya’nın askerî üstünlüğü ve Çin’in ekonomik olarak var olma çabasına karşı Kanada, Norveç, Finlandiya gibi orta güçlerin denge arayışları aynı sahnede buluşuyor.

Münih Güvenlik Konferansında Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, Trump’ın Grönland’ı satın alma konusunda hâlâ “çok ciddi” olduğunu vurgularken, ulusal egemenliğe saygı çağrısı yaptı ve Grönland halkının Amerikalı olmak istemediğini açıkça hatırlattı. Aynı zirvede Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer’ın 2026’da Kuzey Kutbu’na savaş gemisi ve savaş uçağı filosu gönderileceğini açıklaması, krizin yalnızca diplomatik değil askerî bir jeopolitik satranç tahtasına dönüştüğünü gösterdi.

Kuralların korumadığı bir dünyada ülkeler artık güvenliklerini ve çıkarlarını çok yönlü ortaklıklarla sağlamak zorunda Tukidides’in “Güçlü olan yapar, zayıf olan katlanır” sözlerine atıf yapan Carney, dünyanın yeniden çıplak bir güç siyasetine döndüğünü ilan ederken, liberal düzenin de herkesin inanıyormuş gibi yaptığı fakat fiilen kimsenin güvenmediği bir kolektif yanılsamaya dönüştüğünü kabul etti.

Bu atmosferin en net ifadesi Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı açılış konuşmasında yaşandı. Merz, kurallara dayalı uluslararası düzenin artık mevcut olmadığını açıkça ilan ederek, Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından oluşan tek kutuplu dünyanın geride kaldığını ve ABD’nin liderlik iddiasının ciddi biçimde sorgulandığını, hatta belki de kaybedildiğini söyledi. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio “eski dünyanın artık olmadığını” söyleyerek yeni bir jeopolitik çağa girildiğini kabul etti. Böylece Davos’ta kuralların korumadığı bir dünya tespiti yapılırken, Münih’te bu tespitin güvenlik mimarisi açısından ne anlama geldiği açıkça telaffuz edilmiş oldu.

Orta güçler için oyun kurma vakti mi?

Hem Kanada hem de Avrupa Birliği orta büyüklükte güç olarak yeni sistemin dönüşüm değil kırılma yaşadığının farkında. Buna uygun olarak komşusu ABD’yi sınırlamak ve /veya dengelemek için Çin ve Katar ile yeni stratejik ortaklıklar imzaladı. Hindistan, ASEAN, Tayland, Filipinler, Mercosur ile serbest ticaret anlaşmaları için müzakerelere başladı. Aynı zamanda Grönland ve Danimarka’nın egemenliğine açık destek vererek ABD baskısına karşı siyasi pozisyon alıyor.

Aynı şekilde diğer orta güçlerin yani İngiltere, Hindistan, Japonya, Almanya, Güney Kore ve benzeri ülkelerin kendilerini bölgesel komşuların yanı sıra büyük güçlerle de ilgilendirmeleri gerektiğini yüksek sesle dile getiriyor.

Bu noktada akla gelen temel soru şu:

Orta güçler, büyük güçlerin belirleyici olduğu bir sistemde gerçekten “oyun kurucu” olabilir mi, yoksa yalnızca büyük güçleri sınırlayan aktörler olarak mı kalacak?

Büyük güçler, askerî ve/veya ekonomik kapasiteleri sayesinde küresel ölçekte etki üretme yeteneğine sahip. Hiçbir orta güç bu kapasiteye tek başına sahip değil ve her biri büyük güç rekabetinden farklı biçimlerde etkileniyor. Bu durum, orta güçlerin klasik anlamda bir dengeleme stratejisi geliştirmesini zorlaştırıyor.

Bununla birlikte, orta güçlerin tek başına ABD ya da Çin’i dengeleyemeyeceği açık; ancak bu, kolektif hareket imkânlarının tümüyle ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, orta güçlerin Kuzey–Güney eksenleri boyunca ve konu bazlı alanlarda eşgüdümlü biçimde hareket etmeleri, diplomatik manevra alanlarını genişletebilir. Küresel ticaretin düzenlenmesi, iklim değişikliğiyle mücadele, ileri teknoloji kullanımı ve tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi gibi alanlarda kurulacak esnek ve küçük ölçekli koalisyonlar, büyük güçlerin hareket serbestisini dolaylı biçimde sınırlayabilir.

Bu çerçevede Grönland meselesi, orta güçlerin doğrudan güç projeksiyonuna başvurmadan nasıl pozisyon alabileceklerini gösteren somut bir örnek sunuyor. AB ve NATO üyelerinin Danimarka ve Grönland’ın egemenliğine verdikleri ortak destek, normatif bir dayanışma beyanının ötesinde, ABD’nin Arktik’teki baskısına karşı geliştirilen dolaylı bir dengeleme stratejisi olarak okunabilir.

Öyle ki ABD Başkanı’nın Grönland konusunda Danimarka’yı destekleyen Finlandiya, Fransa, Almanya, Hollanda, İsveç, Norveç ve İngiltere’ye yönelik %10’luk ek gümrük vergisini haziran ayında %25’e çıkarma tehdidi dahi bu ortak tutumu bozmadı. Washington’un ekonomik baskı yoluyla siyasi taviz koparma girişimine karşı Avrupa ülkeleri, misilleme tedbirlerini gündeme alarak kolektif bir direnç sergiledi.

Avrupa Birliği bu süreçte, büyük güçlerin ekonomik zorlamalarına karşı geliştirdiği “zorlamaya karşı koyma mekanizmasını” (anti-coercion instrument) mekanizmasını devreye sokmayı tartışmaya açarken, Avrupa Parlamentosu ABD ile yürütülen ticaret anlaşmalarının onay sürecini askıya aldı. Bu hamleler, askerî kapasiteye dayanmayan ancak AB’ye uygulanan ek vergilerin kaldırılmasıyla birlikte gerilim kademeli biçimde düşürüldü. Washington’un geri adımı sonrasında Avrupa Birliği, yaklaşık 93 milyar euro değerindeki ABD menşeli ürüne yönelik planlanan misilleme vergilerini altı ay süreyle askıya aldı. Avrupa Parlamentosu da ABD ile yürütülen ticaret anlaşmalarının onay sürecini durdurmuştu.

Trump yönetiminin bu agresif çizgiden vazgeçmesi, Davos’ta NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile gerçekleştirilen görüşmenin ardından geldi. Geri adımın ardından Avrupa Parlamentosu Başkanı Roberta Metsola, askıya alınan anlaşmaların önündeki siyasi engellerin kaldırılmasını beklediklerini açıkladı. Misilleme süreci ilerleseydi, AB’nin hedef listesinde Boeing uçakları, ABD yapımı otomobiller ve Bourbon viskiler gibi stratejik sektörlerin öne çıkacaktı.

Avrupa Komisyonu Sözcüsü Olof Gill ise karşı önlemlerin askıya alınma süresinin uzatılması için yeni bir teklif hazırlanacağını duyurarak, Birliğin önceliğinin tırmandırıcı ekonomik çatışmalar değil, diplomatik ve siyasi araçlarla sonuç almak olduğunu vurguladı. Bu gelişmeler, orta güçlerin Grönland geriliminde ilk kolektif sınavlarını verdiklerini ve sert güç kullanmadan büyük bir aktörü geri adım atmaya zorlayabildiklerini gösterdi.

Ancak bu tür stratejilerin sürdürülebilirliği ve etkisi önemli belirsizlikler barındırıyor. Orta güçler arasındaki çıkar farklılıkları, güven eksikliği ve büyük güçlerin uygulayabileceği ekonomik ya da siyasi baskılar, bu tür iş birliklerini zorlayacaktır. Dolayısıyla orta güçler için asıl mesele, büyük güçleri doğrudan dengelemekten ziyade, çok kutuplu kırılma anlarında hangi alanlarda, ne ölçüde ve kimlerle birlikte hareket edilebileceğini test etmektir. Bu anlamda “oyun kurma”, kuralları baştan yazmaktan çok, oyunun oynandığı alanları yeniden tanımlama çabası olarak değerlendirilmelidir.

Nitekim 15 Şubat’ta sona eren Münih Güvenlik Konferansı ve hemen ardından yayımlanan “Under Destruction – Yıkım Altında” başlıklı Münih Güvenlik Raporu da bu kırılmayı kurumsal düzeyde teyit etti. Raporda 1945 sonrası ABD öncülüğündeki düzenin artık reform edilebilir bir yapı olmaktan çıktığı ve mevcut kuralları aşındıran en güçlü aktörün bizzat sistemin kurucusu olan ABD haline geldiği vurgulanıyor. “Avrupa’nın ABD’ye tartışmasız bir güvenlik garantörü olarak güvenebildiği dönem sona ermiştir” uyarısı, transatlantik ilişkilerde psikolojik eşiğin aşıldığını gösteriyor. Bu tablo, orta güçler açısından tercih değil zorunluluk doğuruyor: Güç siyasetinin geri döndüğü bir ortamda tek başına dengeleme mümkün değilse, eşgüdümlü hareket alanları üretmek artık stratejik bir seçenek değil, varlık şartıdır.

Yorum Analiz Haberleri

Kaç Ramazan daha nasip olacak
Liberal düzen masalı çökerken Avrupa’nın çaresizliği
Gazze'de silahsızlandırma tartışmasının politik arka planı
Mekke’de ibadetin turistik bir deneyime dönüşme riski
Devrim sonrası Şam’ın manevi uyanışı