Başörtüsü, Mayo veya Taytla Kıyaslanabilir mi?

KENAN ALPAY

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan kılık-kıyafet yönetmeliği ve sonrasında başta Bakan Ömer Dinçer olmak üzere yapılan ‘izah’ ve eleştirilerin ciddi bir muhasebeye muhtaç olduğu aşikâr. ‘Yeni’ kılık-kıyafet yönetmeliğini şekillendiren zihniyet ve siyasal iradenin toplumsal taleplerin ne kadar önünü açtığı veya başımıza ne gibi belalar getireceğine dair bir tartışmaya girişmemiz doğal hatta zaruri olsa gerek.

Tek tip insan ve toplum üretmek isteyen Kemalist devlet modelinin en önemli ve yaygın aracı zorunlu eğitimin mekânı okullar oldu. Müfredattan okul ve sınıfların dizaynına, kılık kıyafetlerden törenlerin işleyiş ve söylemine kadar hemen her şey makbul vatandaş üretimini seriye bağlamak üzere kurgulanmıştı. AK Parti Hükümeti ise bir taraftan Ergenekon-Balyoz gibi askeri cuntalarla boğuşurken diğer taraftan eğitim öğretimde bazı açılımlara hız vererek askeri vesayetin temel kaynağını kurutmaya yöneldi.

Başörtünün Hakkı Kısmi Özgürlük mü?

Okulları kışlalaştırmak, öğrenci ve öğretmenleri fişlemek gibi fonksiyonları icra eden Milli Güvenlik derslerinin tamamen kaldırılması son derece stratejik bir adımdı. Stat ve meydanlarda icra edilen faşist törenler yönetmeliğinin iptali de aynı şekilde. Kesintisiz eğitime son verip kademeli eğitimin yolunu açan 4+4+4 modeli de kimi tartışmalı yönlerine rağmen olumlu bir adımdı.

Irkçı-inkârcı and okuma ritüelinin ikinci kademede zorunlu olmaktan çıkarılması devamının geleceğine yönelik olumlu bir işaretti. Bütün okullar için seçmeli Kur’an ve Siyer derslerinin müfredata girmesi, Kürtçenin seçmeli ders olması vs. Türkçü-Atatürkçü ideolojik şartlandırmaya vurulmuş okkalı bir tokattı. Bunlar kimi fazlasıyla gecikmiş kimiyse konjonktürel gerekçeler sebebiyle “şimdilik ancak bu kadar olur ama devamı gelir” açılım ve adımlardı.

Ancak bütün bu açılımlar kılık-kıyafet yönetmeliğiyle ortaya çıkan garabeti, kompleksif durumu ve zulmü tescil eden siyasal basiretsizliği hiçbir surette örtemez. Neden mi? Şöyle bir düşünelim: AK Parti Hükümeti’ni tek tip kıyafete son verip de başörtüsüne son derece daraltılmış bir alanda serbesiyet bırakmaya iten hangi mücbir sebepler var? Kıyafet serbest deyip de başörtüsüne istisna koymaya sevk eden hangi politik veya ahlaki gerekçenin arkasına sığınabilirler acaba?

Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer ve Müsteşarı Emin Zararsız’ın açıklamalarından yola çıkarak bu yönetmeliğin sınırlarının başörtülü öğrenciler için hangi gerekçelerle daraltıldığını anlamaya çalışmak yanlış olmaz sanırım. Önce Dinçer’in şu cümlelerine bir bakalım mesela: “Bakanlık olarak biz ne yaptığımızın farkındayız. Bu bir hükümet yönetmeliği olduğuna göre, (okulların tamamı için) öyle bir niyetimiz olsaydı, bütünüyle bu yönetmelikle onu (başörtüsünü) serbest hale getirirdik. Yaptığımız uygulama, eğitimin ihtiyaçları doğrultusunda olan bir uygulamadır.”

Biz de şu soruyu soralım: Hükümetin elini kolunu bağlayan nedir veya kimlerdir? Bakan Dinçer’in beyanatını esas alacak olursak Hükümet’in kendisi başörtüsü ile alakalı yasağın devamını “eğitimin ihtiyaçları” gibi müphem bir gerekçeye dayandırıyor. Yani Hükümet’in başörtüsünün özgürlük alanlarına tahdit koymasının önünde Hükümetten başkaca hiçbir ciddi otorite gözükmüyor.

MEB Müsteşarı Emin Zararsız’ın meseleyi izah sadedinde serdettiği cümleler ise Hükümet’in içine düştüğü derin çelişkiyi bizzat bürokratı eliyle faş etmektedir: “Bundan böyle ilkokullarda, ortaokullarda ve liselerde okuyan bütün öğrencilerimiz kıyafet anlamında bir serbestiye tabi tutulmakta. Tek tip, forma diye tabir edilen kıyafet mecburiyetinden kurtarılmakta. Okulların tamamında başörtüsü serbest bırakıldı anlamında bir düzenleme söz konusu değil.”

Bu yeni yönetmelikle MEB ve Hükümet kimleri, hangi gerekçeyle teselli etmek istiyor, biz tam olarak bilemiyoruz. Ancak kıyafet mecburiyetini kaldırırken başörtüsüne ‘vebalı’ muamelesi yapıp İHL’lerde tecrit altında tutmanın ahlaken, hukuken veya siyaseten hiçbir meşru dayanağı olamayacağı izahtan varestedir.

Öncelikle bir hakkı teslim edelim: Kıyafette tek tip dayatmasının kaldırılması önemli ve ileri bir adımdır. Lakin bu önemli ve ileri adımın başörtüsüne yönelik tecridi öngören ayrımcılığı tescil eden korkunç bir tuzağı barındırdığını görmezden gelmemizi gerektirmez.

Bulaşıcı Bir Hastalık: Batıl Kıyas

‘Yeni’ yönetmeliğin başörtüsüne ilişkin yasakçı muhtevasıyla bu dönemde yargılanan 12 Eylül cuntasının ruhunu yansıttığı yönündeki itirazlar neden haksız bir itham olsun? Kemalist, ulusalcı veya sosyalist cenahın tipik İslam düşmanı tarzının tezahürü olan "türban okullara giriyor" cazgırlığıyla "başörtüsü niçin ısrarla yasaklanıyor" itirazlarını aynı kefeye koymak adaletli bir tutum sayılmaz. Başörtüsü yasağı gösterilen direnç sayesinde İHL’lerde fiili olarak rafa kaldırılmıştı zaten. Hem de sadece öğrenciler için değil aynı zamanda öğretmenler için. Hükümet’in yeni yönetmeliğinin direnişle elde edilen temel hakkı İHL’ler için bir adım ileri götürdüğü varsayılsa bile diğer tüm alanlarda (fiilen değil) resmen 100 adım geri götürdüğü besbelli değil mi?

Kemalist bürokrasi ve sermayenin kucağına oturmuş fanatik ulusalcı-sosyalist örgütler dışında başörtüsü yasağının kamusal alanda dahi kaldırılmasıyla alakalı neredeyse konsensüs sağlandığı bir vasatı yakaladığımızı sadece Hükümetin değil bazı arkadaşlarımızın da anlayamamış olması son derece şaşırtıcı doğrusu.

Baksanıza daha geçen hafta CHP ikinci çarşaf açılımına start verdi. Hem de nereden biliyor musunuz, “Gâvur İzmir”den. Milli Görüş kökenli ve AK Parti hükümetini destekleyen Memur-Sen’in başörtüsü için şartsız-sınırsız özgürlük için bugünlerde yine meydanlara indiğini bilmeyen yok. Siz bir de bunların yanına milliyetçi-devletçi sendikacılığın ülkücü cephesini temsil eden Türkiye Kamu-Sen’in başkanlık düzeyinde ifade ettiği “kamusal alanda başörtüsü yasağının derhal kaldırılması gerektiğini bütün samimiyetimiz ve içtenliğimizle destekliyor ve istiyoruz” sözlerini ekleyin lütfen.

12 Eylül ve 28 Şubat darbecilerinin hesaba çekildiği, Ergenekon ve Balyoz cuntasına mensup olanların Silivri’ye tıkıldığı, yüksek yargı oligarşisinin epeyce terbiye edildiği, darbe siyasetinin uzantısı merkez medya ve akademi dünyasının önemli oranda hizaya çekildiği, faili meçhul siyasi cinayetlere ilişkin dosyaların açıldığı, Kürt sorununun halli yolunda yargı reformlarına hız verildiği üstelik ekonomik istikrarın halkta hükümete duyulan güveni perçinlediği bir ortamda başörtüsü yasağını kim savunabilir ki zaten?

Aydınlık, Sözcü, Birgün, Sol, Cumhuriyet gibi askeri cunta artığı profesyonel ajitasyon-provokasyon odaklarına bakarak açılım politikalarına istikamet veya merhale tayin etmenin faydasız bir mutabakat arayışı olduğu unutulmamalı. Kadınlara yönelik devlet eliyle uygulanan şiddetin en çirkini olan başörtüsü yasağını tümden kaldırmamakla AK Parti Hükümeti kendi kalesine gol atmıştır. Başörtüsünü şeffaf elbiseyle, yırtmaçlı veya mini etekle, yırtık veya delikli kıyafetle, şort veya taytla kıyaslayarak bir yasak getiren geçersiz/batıl kıyas mantığı maalesef sadece Kemalist, sosyalist veya liberal kesimlerin hastalığı değilmiş.

Temel hakların geçici bir süre bile olsa devlet marifetiyle gaspını meşrulaştıran “mayo-tayt-bikini-şort” kıyası akılları felç eden, siyasal iradeyi otoriterleştirirken toplumsal yapıyı kekemeleştiren, tutuklaştıran bir zihinsel tuzaktır. Üzücü olan bu kıyas biçimini ayağının altına alıp çiğnemesi gerekenlerin bile bundan medet umar hale gelmesidir. Bir taraftan iktidar sınıflarının zulmünü kalıcılaştıran diğer taraftan hak sahiplerinin mağduriyet ve mazlumiyeti içselleştirmesine vesile olan bu kıyas biçimi maruz kaldığımız sıkıntıların giderilmesine değil tersine kronikleşmesine sebep olmaktadır.

Tesettür-mahremiyet hakkını absürt kıyaslar üzerinden gasp etmeyi adet edinmiş iktidar sınıflarının hem zihinlerimize hem de siyaset yapma biçimimize sirayet etmesine müsaade etmemek gibi bir sorumluluğumuz olduğu unutulmamalı. “Ya hep ya hiç” demeyelim ama Hükümet tarafından çantada keklik olarak görülmeye razı olmadığımızı da açık yüreklilikle ve yüksek sesle bildirelim.