Barzani’nin Suriye politikası kimi koruyor?

M. HASİP YOKUŞ

Mevcut Kürt siyasi hareketi içerisinde Barzani ailesi ve bu ailenin partisi konumundaki Kürdistan Demokrat Parti’nin (KDP), Türkiye’deki PKK, Irak’taki KYB ya da Suriye’deki PYD ile kıyaslandığında daha mutedil bir çizgiyi temsil ettiği düşünülmektedir. Sol ve seküler bir anlayışa dayanan bu hareketlerle karşılaştırıldığında Barzanilerin, Kürtlerin örf, adet ve gelenekleriyle bağlarını korumalarının bu itidalin muhafazasında belirleyici olduğu sıkça ifade edilir.

Gerçekten de Barzanilerin aile geleneklerinde “yarı-feodal ve tasavvufi” kodlar mevcuttur. Ancak bu kodlar, Türkiye’deki bazı sempatizanlarının iddia ettiği gibi “dini bütün” bir siyasal anlayış ve pratiğe tekabül etmemektedir. Nitekim diğer tüm ulusalcı ideolojilerde olduğu gibi Kürt ulusalcılığı da etnik kimliği merkeze alırken, din dâhil diğer aidiyet biçimlerini bu kimliğin önünde bir engel olarak görür ve onlarla arasına mesafe koyar.

Bugün gelinen noktada Barzani ailesi, sahip olduğu medya gücü ve devlet imkânlarıyla bölgede Kürt uluslaşmasının ve buna eşlik eden sekülerleşmenin öncü aktörlerinden biri konumundadır. Bu durum, Barzanilerin “muhafazakârlığının” inanç merkezli değil; daha çok toplumsal kontrol, siyasi meşruiyet ve pragmatik hesaplarla ilgili bir tercihten kaynaklandığını göstermektedir.

Barzanilerin Nakşibendî tarikatına mensup bir tasavvuf geleneğinden geldikleri doğrudur. Ailenin adını aldığı Barzan bölgesindeki tekke, Kürdistan’daki birçok tekke gibi yalnızca dini bir merkez değil; aynı zamanda medrese eğitiminin verildiği, aşiretler arası ihtilaflarda arabuluculuk yapılan ve bu yönüyle toplumsal hayata doğrudan müdahil olan bir yapıydı. Bu özellik, Barzani ailesine erken dönemden itibaren siyaset ve diplomaside ayrıcalıklı bir konum kazandırmıştır.

18. yüzyılın sonlarında Osmanlı’ya karşı özerklik talebinde bulunan Şeyh Abdüsselam Barzani, bir Nakşibendî şeyhi olmasının yanı sıra aynı zamanda bir aşiret reisiydi. Daha sonra Molla Mustafa Barzani, tasavvufi bir şeyh kimliği taşımamakla birlikte, ailesinin bölge halkı nezdindeki bu manevi nüfuzunu tümüyle Kürt milliyetçiliğine tahvil ederek modern Kürt ulusal hareketinin kurucu figürlerinden biri hâline gelmiştir.

ABD’nin Irak’a müdahalesiyle ülkenin etnik ve mezhepsel temelde fiilen bölünmesi, siyasi mücadele geleneğinden gelen örgütlü bir güç olarak Barzani ailesine Duhok ve Erbil’i kontrol etme imkânı sağlamış ve aileyi bölgesel ölçekte önemli bir siyasi aktör konumuna taşımıştır. Bu süreç, Barzanilerin yalnızca Irak içi değil, bölgesel dengelerin de merkezinde yer almasına imkân sağlamıştır.

Bu süreçte Türkiye’de PKK hareketinin de giderek güçlenmesi ve gücünün bir kısmını Irak Kürdistanı’na, Barzanilerin nüfuz alanına taşıması; hem Türkiye ile Barzaniler, hem de PKK ile Barzaniler arasında gerilimli ve iniş-çıkışlarla seyreden çalkantılı bir ilişkiye kapı aralamıştır.

Barzanilerin gerilim yaşadığı alanlar yalnızca Türkiye ya da Kürt ulusal hareketiyle sınırlı değildir. Merkezi Irak hükümetiyle gelir ve yetki paylaşımı konusundaki ihtilaflar, KDP-İ üzerinden İran’la yaşanan gerilimler ve Kürdistan Bölgesi içinde Talabani (YNK) başta olmak üzere diğer İslami ve ulusalcı çevrelerle süregelen rekabetler bu çoklu gerilim alanlarının başlıcalarıdır.

Buna rağmen, bugüne kadar Barzani ailesinin bu karmaşık ve çelişkili dengeleri büyük bir siyasi maharetle yönettiğini söylemek abartı olmayacaktır. Ancak son dönemde, özellikle Suriye sahasında bu denge politikasından belirgin bir biçimde uzaklaştığı görülmektedir.

Türkiye’nin PKK ile mücadele kapsamında yürüttüğü sınır ötesi operasyonların tam merkezinde yer alan bir bölgenin yöneticileri olarak, hem Türkiye’deki Kürtlerin hem de Türkiye devletinin tepkisini çekmeden bu süreci yönetebilmek başlı başına ciddi bir siyasi ve diplomatik beceri gerektirmektedir.

Nitekim Barzani yönetiminin PKK ile mücadelede Türkiye’nin tezlerine daha yakın bir pozisyon aldığı ve Türkiye devletiyle ileri düzeyde bir iş birliği geliştirdiği kuşku götürmez bir gerçektir. PKK çevrelerinin Barzani’ye yönelik yaptıkları “işbirlikçi” ve “cahş” şeklindeki suçlamalar bu işbirliğine yönelik tepkiden kaynaklanmaktadır.

Öyle ki; 2017 yılında yapılan Bağımsızlık Referandumu kararının Türkiye’nin desteği ve onayıyla alındığını söyleyenler bile vardı. Türkiye ile bu yakın işbirliği; hem kendi içlerinde, hem de Bağdat ve Tahran’la ciddi ihtilaflar yaşayan Barzani yönetimine önemli avantajlar sağlamaktaydı. Türkiye, her üç taraftan kuşatılmış bu bölge için önemli bir soluk borusu, aynı zamanda dünyaya açılan bir kapı işlevi görmektedir.

Ancak Barzani, 2017’de Türkiye’nin referanduma karşı açıkça olumsuz tutum almasını dahi kalıcı bir kriz alanına dönüştürmemeye özen göstermişken, son dönemde Türkiye’nin son derece hassas olduğu Suriye–PYD ilişkileri bağlamında çok farklı bir siyasi rotaya girmesi oldukça dikkat çekicidir.

Nitekim hâlihazırda PYD zulmünden kaçıp Irak Kürdistanı’na sığınan yaklaşık 250 bin Kürt bulunmaktadır. Bu durum, Barzani’nin söylemi ile sahadaki gerçeklik arasındaki çelişkiyi daha da görünür kılmaktadır.

MEPS 2025 – Duhok Ortadoğu Barış ve Güvenlik Forumu’nda Mazlum Abdi’ye gösterilen yakın ilgi, PYD’nin silah bırakmaması yönünde yapılan telkin ve tavsiyeler, Neçirvan Barzani’nin sahibi olduğu Rudaw medyanın Suriye sahasında yaptığı dezenformasyon amaçlı haber ve yayınlar, bu politika değişikliğinin somut göstergeleridir.

Buna ek olarak Barzani’nin Papa ziyareti sırasında veya farklı vesilelerle “Kürtlerin can güvenliğine yönelik tehditlerden duyduğu endişe” sebebiyle uluslararası kurumlara destek çağrısında bulunması, bu yeni siyasi yönelimin bir başka göstergesidir.

Türkiye’nin Kürt meselesini bir güvenlik ve asayiş meselesine indirgeyerek sadece militarist reflekslerle hareket ettiği dönemlerde bile PKK’nin silahlı mücadelesini eleştiren ve sivil siyaset yolunu işaret eden Barzani, Silahsız Türkiye politikalarının büyük bir mesafe kat ettiği ve Kürtlerle kardeşlik zemininde yeni bir sayfanın açldığı bir vasatta PYD’ye silah bırakmamasını telkin etmesi; alışageldiğimiz Barzani siyasetiyle örtüşmemektedir.

Sahip oldukları tecrübe ve bölgeye dair birikim, Barzani ailesinin Suriye sahasındaki bu keskin politika değişikliğini hesapsızca yaptığına ihtimal vermemektedir. Ancak hesaplanmış olması, bu tercihin doğru olduğu anlamına gelmez.

Bu politika değişikliği Barzani’nin bölgede siyasi nüfuzunu koruma ve Suriye Kürtleri üzerindeki etkinliğini güçlendirme motivasyonu olarak Kürtlere bakan yüzü üzerinden pragmatik bir tercih şeklinde okunabilir elbet. Ancak, Suriye’de Kürtlerin güvenliği adına PYD’yi kışkırtarak uluslararası aktörleri devreye sokmak; Kürt meselesini yeniden bölgesel ve küresel güçlerin vekâlet alanına hapsetme riskini beraberinde getirmektedir. Bu risk, sadece Barzani ailesinin siyasi geleceğini değil, Suriye’deki ve bölgedeki tüm Kürtlerin varlık ve birlikte yaşama imkânını tehdit edecek boyutta olduğunun farkında olmak gerekir.