Bari şu trampetler çalmasa…

Süleyman Seyfi Öğün

31 Mart günü yaşanan kanlı terör olayına basit bir terör olayı olarak bakmamak gerekiyor. Bu saldırıyı yapanın tanınan yasadışı bir örgüt olduğunu biliyoruz. Cümle yasadışı örgütlerin tuhaf; bir o kadar da kaçınılmaz görünen bir kaderi olduğunu düşünüyorum. Bu örgütler ses getiren bir nitelik kazandığı andan îtibâren, devletler tarafından mâkul bir sürede yok edilemiyorsa, bu; “birileri” tarafından “bir yerlerde”, “bir şeyler için”  kullanılmak üzere özel olarak yaşatıldıkları manâsına gelecektir. Bu örgütler,  “birileri” için, istedikleri gibi manipüle edebilecekleri son derecede akılcı ve pratik birer âlettir. O kadar ki, bir yerden sonra bunların bizzat devletler tarafından “îmâl” edilmesine de şaşmamak gerekiyor.  “Dolayısıyla; 1) devletler arası mücâdelelerde, terör son derecede işlevsel bir güçtür. 2) Hedef devlete karşı mücâdele yürüten terör örgütleri ancak diğer devletlerce destek alabildiği ölçüde ayakta kalabilir.   
Bu hesapla, menfur 31 Mart saldırısını gerçekleştiren örgüt gibi, herhangi bir terör örgütünün on senelere sâri varlığı, ancak ikinci ihtimâl temel alınarak söylenebilir.
Diğer taraftan, devletlerin, bu tarz saldırıların mahrecini bulmakta çok zorlandığı kanaâtinde değilim. Ankara’nın değerlendirmeleri, umarım ki bunu çoktan görmüştür. Çok kısa bir zaman içinde de gereği her neyse yapması beklenir. 

***

Türkiye hızla 2015 seçimlerine gidiyor. Önümüzde sayılı günler var. 7 Haziran'daki seçimin sonuçları sâdece Türkiye’yi değil, bütünüyle Ortadoğu’yu ilgilendiriyor. Dolayısıyla, bu coğrafyaya müdahil güçlerin, seçimi kendi çıkarları doğrultusunda, terör dahil her türlü aracı kullanmak suretiyle etkilemeye çalışacaklarını ifade etmek, zorlamaya dayalı bir tahmin olmasa gerekir. Ezcümle, bahsedilen kanlı eylemin hiçbir şekilde Berkin Elvan’ın davasıyla bir alâkası olduğunu düşünmüyorum. “Birileri” yine mânidar bir zaman ve zemin üzerinden terör örgütünü harekete geçirdi. Kaldı ki,  Gezi sürecindeki çatışmalarda hayâtını kaybeden Berkin Elvan, bu saldırıda sâdece bir dolgu malzemesi olarak kullanılmıştır. Bu, teröristlerin ileri sürdüğü şartların “asla kabul edilemez” şartlar olmasından da anlaşılıyor. (Bu şartları duyduğumda, artık çok küçük bir odada rehin alınmış olan savcının hayâtının çok ciddî bir risk taşıdığını hissetmiş; ne yalan söyleyeyim, umudumu da büyük ölçüde kaybetmiştim). Berkin Elvan’ı öldürmekten sanık polislerin önce adliyeye getirilmesi, medya önünde “suçlarını”  îtiraf etmelerini; daha sonra da hâkiminin, ya da hukukunun ne olduğu meçhûl “halk mahkemelerinde” yargılanmasını istemek; zâten pazarlık şansını baştan yok etmekti. Hâsılı, teröristlerin herhangi bir pazarlık niyeti yoktu. Müzâkerelerin nâfile olduğu çok açıktı. Olayın dünyaca duyulduğundan emin oldukları anda eylemlerini gerçekleştireceklerdi. Zâten öyle de oldu.

***

Türkiye’de, teknoloji sâyesinde malların “kalite artışı” sağlandı. Ama bilmem size de öyle geliyor mu, insan hayâtına dâir pek çok şeyin ise ters orantılı olarak “kalitesi hızla düşüyor”. Bunu, “sıradanlaşma”, “lümpenleşme”, “vasıfsızlık” gibi başka kelime ve kavramlarla anlattığımız için paradoksu; belki de derin çelişkiyi çoğu defa yakalayamıyoruz. Bu memlekette, terörü mâzur göstermeye dönük hiçbir tuzağa düşmeyen, terörden siyâsal rant elde etmeyi elinin tersiyle itmesini bilen “kaliteli” entelektüel davranışı zâten sınırlıydı. Artık neredeyse hiç yok. Bunun yerini, uçarı gündemler ve basit bir siyâsal fırsatçılık üzerinden mevsimlik işçiler gibi çalışan mebzûl miktarda; “kaliteli” haberleşme teknolojisiyle mücehhez “kalitesiz” yazar tâifesi aldı. Onlardan terörle derin bir hesaplaşmayı zâten beklemiyorum. Onların  olduğu yerde, aklıma hep Atilla İlhan’ın, Fransız îdam mangası tarafından kurşuna dizilen bir Cezâyirli için yazdığı şiir gelir: “Bâri şu trampetler çalmasa; insan kimvurduya gitmese”…. Bâri sussalar…. Bu da bâzen ne çok şeydir!….

Yeni Şafak