Bünyesinde barındırdığı dev baskı aygıtlarıyla varlık ve kimliğimizi her yönden kuşatan, insani ve İslami duyarlılıkları törpülemeyi, buna direnenleri ise sindirip kendisine benzetmek için her türlü aracı seferber eden, fıtratı kirleten, insani dünyayı ve doğayı iğdiş eden, dayattığı yeni koşullar ve suni ihtiyaçlarla insanın şahsiyet bütününü parçalayan ve neredeyse kendisine ilahlık izafe edilerek aşılamaz olduğu iddia edilen modern kapitalist paradigma ve onun dayattığı verili şartların cenderesinde hayat/vakıa ile ideallerimiz arasındaki dengenin nasıl kurulacağı ve sürdürülebilir bir mücadele hattının hangi temel esaslardan hareketle oluşturulması gerektiği vb. hususların "Perspektif ve Pratiğimizi Ne Belirliyor?" sorusu etrafında konuşulduğu bu ay ki panelin sunuculuğunu Zehra Ergül Kaya yaparken, konuşmacıları da Şefik Sevim ve Ali Değirmenci idiler.
Panel yöneticisi olarak ilk söz alan ve sözlerine program akışını haber vererek başlayan Zehra Ergül Kaya Rabbimizin bizim için çizdiği temel hedefin vahyin yaşayan şahitleri olmak olduğunu hatırlatarak bunun da fıtrata uygun bir yaşam çizgisi/istikamet üzere olmayı ve yeryüzünü bu doğrultuda imar ve inşa etmeyi içerdiğini ve dolayısıyla olması gerekenin de her koşulda şartları ve zamanları aşan bu ideale yönelmek olduğunu söyledi. Bu ideal uyarınca bir yaşam çizgisi ve mücadele hattının ise ancak şahitliği yapılan vakıayı doğru okumak ama ona teslim olmadan vahyi ilkeler uyarınca aşma çabasıyla mümkün olabileceğini ifade etti.
Bu çerçevede bir yandan asırların biriktirdiği muharref gelenekler tarafından ve diğer bir yandan buna ek olarak da hayatı çepeçevre kuşatan ve geleneksel bozulmaya oranla daha sistematik bir tehdit oluşturan küresel kapitalizm tarafından kuşatıldığımızı; mezkûr kuşatma karşısında alternatif bir varoluş mücadelesini ifade eden uyanış sürecinde de gerçekleştirilmesi güç uzak hedefler ve sürdürülebilirliği olmayan, hayatın içerisinde sınanmamış yanlış anlayış ve pratik formların da söz konusu olduğunu belirterek vakıayla irtibatlı bir bilgilenme ve vakıayı dönüştürmeyi hedefleyen ve sürdürülebilirliği olan bir mücadele hattının önemini ifade etti ve bu panel vesilesiyle ilgili mevzuları konuşacağımızı söyleyerek tebliğini yapması üzere ilk sözü konuşmacılardan Ş. Sevim'e verdi.
Müslümanların 1980'lere değin bilinçlenme noktasında önemli kazanım ve açılımlar elde ettiklerini, bu süreçten itibaren de söz konusu kazanımları örgütleyip sağlıklı yapısal modellere dönüştürme çabasına girdiklerini ancak bu süreçte fikri ve usuli yetersizlik gibi dahili ve Özalizm fırtınası gibi harici faktörler dolayısıyla büyük kırılmalar yaşadıklarını, 12 Eylül darbesinin yol açtığı korkunun özellikle bu kırılma sürecini beslediğini belirterek Üniversite eksenli gelişmenin genç ve tecrübesizliğin yanı sıra özellikle de Özal ile başlayan depolitizasyon sürecinin en ağır darbeleri indirdiğini söyledi. 28 Şubat sürecinin de talep ve hedefler düzeyinde ağır tahribatlar oluşturduğunu, ideal devlet özlemini törpülediğini ve bu süreçte İslami duyarlılık çizgisi potansiyelinin büyük dönüşümler yaşadığını belirten Sevim bu yüzden ilgili darbe sürecinin yalnızca herhangi bir tarih sayfası olarak görülmemesi gerektiği ifade etti. AK-Parti'li sürecin ise bu arka plandaki dönüşümün zirve noktası olduğunu söyleyen Sevim, ayrıca bu süreçte yoğunlaşan STK furyasının ise bütüncül ve tutarlı özeleştiriyi ve yeni sahih açılımların ortaya konmasını da baltaladığını belirtti.
Sevim birinci turdaki konuşmasının geriye kalanını ideallerin hayata taşınması önündeki engelleyici faktörleri yaşanan hal ile irtibatlı bir tarzda maddelendirip değerlendirerek tamamladı. Bu bağlamda Sevim'in örnekler üzerinden detaylandırdığı engelleyici faktörlerden bazıları şunlardı: siyasal sistem içi konjoktürel vaatlere itibar veya siyasi partiler üzerinden merkeze yönelme; dünyevileşme eğilimi; temel sabitelerin yitirilmesi ve salt insan hakları eksenli bir söylem biçimine kayma; kendi eliyle idealleri baltalayıcı bir etken olarak grup taassubu/hizipçilik; güçlü ve kuşatıcı bir yapısal modelin geliştirilememesi; sermaye-ideal ve cesaret-ideal ilişkisinin sağlıklı kurul(a)maması; korku ve gelecek kaygısı; toplumsal sorunlar karşısında fıkıhsızlık; bedel ödemekten kaçınma…
Duygu yüklü ve coşkulu bir üslup eşliğinde tebliğini muhabbet havasında gerçekleştiren Değirmenci sürecin bütün olumsuzluklarına karşın bugün gündemimizi kendimiz oluşturma kıvamına eriştiğimizi, söylem ve pratiğimizin egemenlerin ve halkın gündemini de etkilediğini ve dolayısıyla bunun da görülüp geliştirilmesi gerektiğini vurgulayarak Kur'an Nesli idealinin bir ütopya olmadığını, mevcut pratiğimizde ifadesini bulduğunu ve yaşadığımız vakıanın Mekke'yi anımsattığını söyledi. Bu meyanda Rasul'ün önderliğindeki ilk neslin somut yaşam pratiğinden çok boyutlu kesitleri ve örnekleri betimleyen Değirmenci mevcut konumumuzu çeşitli açılardan onlarla mukayese etti. Kur'an Nesli vurgusundan kuşatılmış şartlar altında gerçekleştirilen bu çok boyutlu şahitliği algılamayan ve reel karşılığı olmayan ideler peşinden koşup uzak amaçlara yönelenlerin mevcut birikim düzeyleri ve ahlaki donanımlarıyla iktidara hazır olup olamadıklarını, Yusuf misali iktidarı adaletle ikame edip edemeyecekleri konusunda da ciddi bir muhasebeye gitmeleri gerektiğini; kendi değerimizi bilerek, aramızdaki değerleri koruyarak değer üreten şahsiyetlerimizi çoğaltmak gerektiğini ifade etti. Son olarak tarihi ve şahsiyetleri doğru kavramanın ve örneklikleri vakıamıza taşımanın önemini belirten Değirmenci Muaviye ve benzerlerinin İslam siyaset dehası olarak algılandıklarını eleştirerek bu yaklaşımın tuzaklarına karşı müteyakkız olmamız gerektiğini, bizim için İslam siyaset dehasının Mus'ab bin Umeyr, Ebu Hanife vb. olması gerektiğini söyleyerek adı geçen öncü şahısların hayatlarından örnekler verdi.
Salonda yer yer duygusal ve coşkulu anların oluşmasına sebep olan ve kimileyin de esprilerle canlılık ve zindelik kattığı konuşmasını Değirmenci vakıayla da irtibatlandırarak betimlediği Sahabe modelinin/Kur'an Nesli inşasının her koşulda üretilebilir ve sürdürülebilir bir örneklik olduğu vurgusuyla tamamladı.
Olguyu dikkate almayan romantik tutumların sonuçta hayat gerçeğine çarpıp un ufak olacağının vurgulandığı ve buna karşın aşırı olgucu ve "olgun" (!) tutumların ise ideallerin kuruması ve mevcut duruma teslim olmakla sonuçlanacağının belirtildiği ve Müslümanların değişen değil, değiştiren, dönüştüren olmak için yola çıkan devrimci ve devingen insanlar olduğu/olması gerektiğinin altının çizildiği panel Zehra E. Kaya'nın kapanış konuşmasıyla bitti.
Abdulvedüd Ay / Haksöz-Haber