Aydınlar Cehennemi: Karanlık Çökerken

KENAN ALPAY

Çözüm Süreci’nin neden akamete uğradığı, kim tarafından sabote edildiği ve nihayet bunca ölüm ve yıkımın kim(ler)e fatura edilmesi gerektiği hakkındaki tartışmalar hızla devam ediyor. Öyle ki mesele kronolojik ve analitik olarak tartışılmıyor da köklü, kurumsal ve kuşatıcı bir siyasal propagandanın tam merkezine yerleştiriliyor. Siyasi kadrolar kadar aydın ve akademisyenler de adeta bir seferberlik ruhuyla, bir mevzi bilinciyle mücadeleye dahil oluyor.

Çözüm Süreci’ni çökerten temel faktörü kimi aydın, akademisyen ve gazetecilerin tek bir sebebe hatta tek bir kişinin iktidar ihtirasına indirgeyen analizleri şimdilerde pek bir muteber. IŞİD’i filan geçtik PKK’yı dahi “7 Haziran’daki seçim sonuçlarını hazmedemeyen Saray/Erdoğan” mottosunun hizmetine bağlamakta hiçbir beis görmeyen muhtelif uzmanların tuhaf görüşleri inanılmayacak kadar piyasa yapıyor.

Garip ama gerçek olan manzara şu ki analizin yerini propaganda, gerçeklerin yerini ajitasyon ve ortak gelecek kaygısının yerini düşmanlık üreten söylemler hızla işgal ediyor. Aydınlar da bu gerilimli süreçte önemli bir rol ifa ediyorlar.

Kavramları Aydınlar İğfal Ediyor

İstanbul’da gerçekleştirilen Akademisyenler Forumu’na katılan Figen Yüksekdağ çatışmasızlık sürecinin neden bittiğini şöyle izah ediyor: “Tüm Türkiye yurttaşları barışa ve demokratik inşaya bir kapı açtığı için cezalandırılıyor.” Barış ve demokrasiyi inşa etmek üzere hareket eden tüm Türkiye yurttaşlarını kim cezalandırıyor sorusunun cevabı hem Yüksekdağ gibi siyasetçiler açısından hem de onlara müzahir aydın ve akademisyenler açısından çok basit ve net elbette: AKP Hükümeti ve Saray’ın kendisi. HDP ve Yüksekdağ’a bitişik nizam söylem ve pozisyon üreten Gençay Gürsoy, Nuray Mert gibi akademisyenlerin forumdaki konuşmalarıysa hiç de şaşırtıcı değildi. Çünkü ortak bir nefrette buluşmaya teşvik eden seküler kavramsal örgü ve hayat tarzının bileşenleriydiler hep beraber.

PKK’nın emir ve görüşlerine hazır bir siyasal örgütlenmenin PKK’nın mantık ve hukuk düşmanı eylemlerini reddedip mahkûm etmesi mümkün ol(a)madığına göre geriye tek seçenek kalıyor; Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu’nu bütün tarihin en büyük Kürt düşmanı olarak yapılandırıp zihinlere kazımak. Bu şeytanlaştırma operasyonunu kiminle yapacaklar peki? Elbette her dönem bu türden operasyonlarda görev almış seküler aydınların ve bu seküler aydınları koruyup kollayan TÜSİAD medyasının desteği, yardımı olmadan bu şeytanlaştırma operasyonu başarıyla tamamlanamazdı.

Çözüm Süreci’nin evvelemirde çatışmasızlık ve silahsızlanmayla eş zamanlı işleyecek köklü bir hukuk reformunu ihtiva etmesi gerektiği temel bir prensipti. Ancak PKK ne çatışmasızlık ne de silahsızlanma prensiplerine riayet etti. Aksine hemen her gün yasal-anayasal reformlarla Kemalist ulus devleti aşama aşama tasfiye edip evrensel hukuka uygun yeni bir yapı inşa etme yönündeki adımlarını tehdit, şantaj ve sabotajlarla akamete uğratmaya girişti.

PKK ve siyasal-sosyal uzantıları ısrarla Çözüm Süreci gibi yüksek riskli açılımları üstlenen Erdoğan ve Davutoğlu’nu ideolojik olarak Kürt düşmanlığıyla, örgütsel olarak da IŞİD’le özdeş kılarak yakın ve büyük bir hedefe odaklandı. PKK-HDP her şeyden önce Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu nezdinde hem AK Parti Hükümeti’ni hem de dayandığı geniş toplum kesimlerini gayrı meşru bir pozisyona mahkûm etmeye soyundu. PKK-HDP soyunduğu bu rolle esas olarak Kemalist oligarşi ve AB/D nezdinde stratejik ortaklık elde etmenin mücadelesine odaklandı.

Son Hücum Borusu

PKK’nın silahla, HDP’nin buna eklemlenen siyasal söylem ve eylemleriyle elde etmeye çalıştığı şeyin çözüm ve barıştan bambaşka şeyler olduğunu gözden kaybetmek için ortaya envai çeşit otoriterleşme hikâyesi attılar. PKK’nın HDP ve Kemalist-sol, liberal ve paralel paydaşları üzerinden Türkiye’yi demokratikleştirme hamlesinin önündeki en zor barikat olan resmedilen ise serbest seçimlerin galibi Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu’ndan başkası değildi. Bu ahlaksız ve toplum düşmanı çirkin hikâyeleri yazıp ikna edici bir tarzda dolaşıma sokmak ise Kandil’deki savaş tanrılarının kapasitesini binlerce kez aşıyordu.

Siyasal süreci de sosyal dönüşümü de seküler-Batıcı eksene bağımlı kılma hususunda Ordu, Yüksek Yargı, MGK, YÖK gibi konvansiyonel kurumlar tasfiye edilmişti. TÜSİAD, DİSK, KESK, Türk-İş, TTB, Barolar, TMMOB gibi ‘sivil’ aktörler de beklentileri karşılayacak kapasiteden çok uzaklara düşünce geriye PKK ve HDP’den başka sağlam bir partner kalmamıştı zaten. Tam da bu evrede demokrasi ve barış kavramları kadar otoriter ve totaliter kavramlarını da paspas eden, siyasal-sosyal hayatın tasvirinde kullanılan kavramlara resmen tecavüz eden seküler aydın-entelektüel şebeke tüm gücüyle hücum ediyordu üstümüze.

Son hücum borusu çaldığında seküler aydınların dudaklarından “gençlerin ülkenin geleceğine ve demokratik siyasete olan umudu azaldı. Çünkü ciddi bir savaş ve otoriter bir siyasal rejim inşa edilmeye çalışılıyor” beyanları dökülüyordu. Bu sebeple çatışmasızlık ortamına geri dönülmesini arzulayanlar için ilk hedef ‘Aydınlar Cehennemi’nden kurtulmak olmalı.