Atatürk’ün cevaz vermediği hayaller kurmayalım lütfen

KENAN ALPAY

Çarşıyı pazarı karıştıran, marketlerdeki fiyat etiketlerini kontrolden çıkaran, üreticiyle tüketici arasında gerilime sebep olan enflasyonun neden kontrol altına alınamadığını konuşmaya fırsat bırakmıyorlar. Niteliği düştükçe niceliği artan, niceliği arttıkça niteliği yerlerde sürünen üniversite sorununu da diplomalı işsizler ordusunun büyüdükçe büyüyen sosyal ve iktisadi buhranın nasıl da kangrene dönüşecek kronik bir krizi tetiklediğine dair adamakıllı bir tartışma yapılamasın diye ciddi bir uğraş var besbelli. İdeolojik takıntılar ve zorbalığa yaslanan teamülleri din edinip siyasal ve toplumsal hayata egemen kılma saplantısı “demokratik hukuk devleti” söylemini bomboş ve komik bir iddiadan ibaret kılıyor oysa.

Çelişkilere Tahammül Etmeye Mecbur Değiliz!

İnsanın gerçekten de havsalası almıyor: Hem askeri darbelere karşı ateşli nutuklar atıp hem de Başbakan Adnan Menderes’in şahsında hukuka ve halkın iradesine barbarca kast eden 27 Mayıs cuntasının şefi Cemal Gürsel’i mezarı başında askeri törenlerle anmak nasıl bir trajikomik şaşkınlık, ne dehşetli bir intihar yöntemidir. Aynı günlerde Anayasa Mahkemesi 15 Temmuz sonrasında Afyon Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde 25 gün süren gözaltı sürecinde sekiz polis tarafından (A. A.)’ya sistematik işkence yapıldığını ve tecavüz edildiğini oybirliğiyle karara bağlayıp ihlal ve tazminata hükmetti. Ancak okuyanların yüzünü kızartan, midesini bulandıran Anayasa Mahkemesi’nin mezkûr kararında geçen ifadeler ne Adalet ve İçişleri Bakanlarını harekete geçirdi ne de sivil toplum ve medyada bir infiale sebebiyet verdi. Eğer gerçek manada bir hukuk devletiysek Cemal Gürsel gibi meşru hükümete ve halkın iradesine tasallut etmiş bir askeri cunta şefinin resmi törenler, çelenkler ve saygı duruşlarıyla anılmasına da Afyon Emniyet Müdürlüğü’nde işkence ve tecavüzle gerçekleştirilen sorgulamalara da hiçbir surette geçit veremeyiz, vermemeliyiz. Hukuk devletine, adaletin üstünlüğüne, temel hak ve özgürlüklerin dokunulmazlığına inanıyor ve sıkı sıkıya bağlıysak bu çirkin merasimleri bitirmek, amir memur demeden bu türden yüz kızartıcı suçları işleyenlerin yakasına yapışıp hesap sormak mecburiyetindeyiz.

Acı ve utanç veren, enerji ve zaman israfına sebep olan sıkıntılarla yüzleşmekten, sorunların adını telaffuz etmekten imtina ettikçe ne devlet ne de toplum normalleşebiliyor. Daha net anlaşılması için şöyle söyleyelim: Türkiye’nin geçmişini de geleceğini de Atatürk ve Kemalizm’in ipoteğinden kurtaramadığımız için hemen hiçbir mevzuyu adalete ve maslahata uygun bir biçimde tartışma olgunluğuna bir türlü erişemiyoruz. Birçok örnek ve tartışma gündemi içinden Habertürk’ten Kübra Par’ın yazısına atıf yaparak ne demeye çalıştığımızı izah edelim. Meğer Ayasofya’nın tekrar ibadete açılması sürecinde “sosyal medyada kendini bilmez bir grup “Hilafet hayal değildir” etiketini Türkiye gündemine taşımış” ya işte Kübra Par da bundan fena halde tedirgin olmuş, AK Parti hükümetinin niyetini ve nihai amacının rejim değişikliği olup olmadığını sorgulamaya kadar vardırmış işi. Seküler, ulusalcı-millliyetçi ve Kemalist cenahtaki “Cumhuriyet’in temel değerleri sorgulanamaz” ve “Atatürk tartışma konusu yapılamaz ancak saygı ve sevgiyle anılır” tarzı üstten bakan dayatmacı söylemden bir türlü kurtaramıyoruz Türkiye’yi.

Görüyorsunuz değil mi; “kendini bilmez bir grup” özgürlük ortamını fırsat bilip yüce dinimizi de istismar ederek Ulu Önder Atatürk’ün bir emirle ortadan kaldırdığı hilafet üzerine hayaller kuruyor, sosyal medyada çağrılar yapıyor! İnanılır gibi değil ama laik-ulus Cumhuriyet’in sunduğu bütün imkânlara nankörlük ederek böylesi fantastik ve tehditkâr hayaller kuran “kendini bilmez gruplar” bir türlü bitmek bilmiyor güzel ülkemizde.

Başka Yollara Geçit Vermeyen Atatürkçülük

Peki, kendinizle çelişerek ve fikren acziyetinizi de itiraf ederek Müslümanlara hilafet-ümmet gibi temel siyasal dinamikleri konuları tartışmayı haram kılmaya kalkan arkadaşlar mesela Marksist-sosyalist kesimlere dönerek “sınıfsız bir dünya hayali kurmayın sakın” diyebiliyor musunuz? Proletarya-burjuva ayrımı ve sınıf çatışması üzerine tartışmaları yasaklama çağrıları yapabiliyor musunuz örneğin? Ya da Milliyetçi-ulusalcı kadrolara ve toplum kesimlerine “Turan hayalinden vazgeçin, Orta Asya’daki Türklerle ne duygusal ne de siyasal ilişkilere dair gündemler oluşturmaya yeltenmeyin asla” mealinde buyurgan cümleler kurabiliyor musunuz? Benzer yaklaşımları feministler hatta LGBT temsilcileri için de kurmaya pek cesaret edemiyorsunuz aslında. Bilakis bu tür mevzularda laik-seküler hayat tarzına sadakat namına en sapkın söylem ve ilişki biçimlerinin önünü açmak üzere amansız bir yarış içindesiniz. İyi ama “hilafet hayali” kurmak, bu hayali gerçekleştirmek üzere konuşup yazmak veya etkinlikler düzenlemek fikir ve ifade özgürlüğü üzerine kitlelere diskurlar çeken arkadaşları neden tedirgin ediyor?

Söylenenin aksine Atatürk çok partili-demokratik cumhuriyeti değil Tek Adam ve Tek Parti rejimini inşa ederken laik-ulus devlet kimliğini ancak İslam’ı kamusal alandan tecrit ederek, hilafet başta olmak üzere İslami sembol ve değerleri tarihe gömerek hareket etti diye biz de “açtığı yolda, kurduğu ülküde durmaksızın yürümeye” mecbur muyuz sanıyorsunuz? “Laik hayat tarzı için uydum Ulu Önder Atatürk’e” şeklinde bir niyet de bir amel de İslam akaidine göre meşru değildir. Ancak görülen o ki Atatürksüz bir tarih, toplum, ülke ve devlet tasavvur edemeyen arkadaşlar kendileri dışındaki insanların Atatürksüz bir hayal kurulmasına da tahammül edemiyorlar. Oysa “olmasaydın olmazdık” mottosundaki küfür ve şirke boyun eğip ne kendimizi inkâr edebiliriz ne de dünya ve ahirette bizi rezil rüsva edecek büyük bir günahı işleyebiliriz.

Trajik hikâye şu: Atatürkçülük ve Atatürkçüler bu ülke ve topluma sürekli bir biçimde borç yazıyor, ağır ve hiç bitmeyecek faturalar çıkarmaya devam ediyor. Sürekli şükran, saygı ve sadakat dayatıp hemen hiçbir asli meseleyi tartışmaya müsaade etmiyor. Ancak siyaset ve toplum bu çarpık ve despotik tarzı idare etmeye kalkıştıkça, onunla uzlaşma yolu aradıkça altında kalıyor ve en temel değerlerini de kaybediyor. Hutbelere ve dualara dahi Kemalist ideoloji ve despotik karakteri sokmaya soyunan bu mantık ve siyaset tarzıyla Türkiye olsa olsa hadım edilmiş, ufku karartılmış bir vesayet ülkesi olarak ortada kalır.

Atatürk ve Atatürkçülük üzerinden ne tarih ve toplum üzerine ne de siyaset ve gelecek üzerine ipotek koyulmasına rıza gösterilebilir. Sembol ve değerleriyle İslam hiçbir surette Kemalizmin ve Kemalist iktidar sınıflarının emrine, kullanımına koşulmayı kabul etmez, etmeyecektir. İslam ulusalcı-seküler bir din olmadığı gibi kişi kültüne ve resmi ideoloji despotizmine karşı adalet ve merhameti esas alarak mücadele etmeyi açıkça ve ısrarla emreder. Ulu Önder’i kılavuz edinmeyi, Tek Adam’a sadakat bildirmeyi büyük bir marifet sayan hanımlar, beyler; Müslümanların hayallerine, ilkelerine, hayat tarzına tasallut etmekte inat etmeyin lütfen.

YeniAkit