Aslanların Ve Tilkilerin Hikâyesi

AHMET MARUF DEMİR

Alabildiğince geniş ve gür bitki örtüsüne sahip, içerisinde de birçok türden hayvanın da yaşadığı bir orman varmış.  Her meşhur hikayede olduğu gibi bu ormanın kralı/kralları da aslanlarmış. Jean de La Fontaine masalların da olduğu gibi, bu hikayede de hayvanlar kendi aralarında konuşabiliyor; akraba, eş, dost, komşu ziyaretlerine dahi gidebiliyormuş. Kuşlar ötüyor, koyunlar meliyor, ceylanlar otlanıyor, aslanlar da sürekli yelleniyormuş. Ormana yeni gelen bir misafir olduğunda ise, ilk etapta, bir ormana değil de sanki daha dünyada iken “cennetten bir köşeye” geldiğini sanırmış. O yüzden de buraya gelen misafirler buradan gitmek istemiyor ve ormana yerleşerek burada kalıyormuş. Hatta uzak diyarlardaki, ta okyanus ötesindeki akrabalarına varıncaya dek mektuplar yolluyor, onların da gelmelerini istiyorlarmış.

Gel zaman git zaman, “cennetten bir köşe sanki” olan bu ormanda, dışarıdan gelen yerleşimciler ha bire çoğalıyormuş. Dışarından gelen bu yerleşimcilerin çoğalmasıyla da daha önceleri büyük ve gür bitki örtüsüne sahip olan orman da giderek küçülüyor ve herkse yetmez bir hale geliyormuş. Hikaye bu ya; içinde iyi olanı barındıran hikayeler de olduğu gibi bu hikayenin içinde de kötüler varmış!

Günden güne bu ormanda iyi kalpli, kalbi sürekli iyilik ile çarpan, paylaşımcı, herkesi düşünen, cömert, tok gözlü olanlar azalıyor; kötü niyetli, kalbinde hastalık olan, menfaatçi, bencil, tamahkar, gözü bir türlü doymayanların sayısı ise artıyormuş. Öyle ki gün gelmiş kötü kalplilerin sayısı, iyi kalplilerin sayısının iki katına kadar ulaşmış.

Derken; orman, dışarından gelen bu yerleşimcilerin çoğalmasından dolayı küçülmesi ve darlaşmasıyla beraber kötü niyete sahip olanlardan çakallar, tilkiler, kurtlar, yılanlar, akrepler de yerleşimci olmaktan çıkıp artık işgalci olmuşlardı. Ağaçların çoğu çakallar ve kurtlar tarafından kesilmişti. Bu durum kuşların dallardaki yuvalarının yıkılmasına neden olmuştu. Ağaçların tükenmesiyle de kuşlar dallara tüneyemiyor ve ötemiyordu. Mağaralar da yılanlar tarafından  işgal ediliyordu.  Ceylanlar ve geyikler dışarı da kalmaya zorlanıyordu. Akrepler ise ormanın bu şekilde birkaç tür arasında talan edilmesini görüyor, onlar da hırsla, iğnelerini dere yatağındaki yumuşak toprağa batırıp zehirlerini oraya kusuyorlardı .

Ormanın kralları olan aslanlar ise; kuşların ötmemesinden, koyunların eskisi gibi melememesinden, ceylanların ve geyiklerin de yavaş yavaş ortalardan kaybolmasından her ne kadar işkillenseler de; sürekli yellenmelerin yanında, yeni yerleşimcilerden olan tilkilerin onlara her öğün yemek getirmesiyle de bu rahatlıklarından vazgeçmek ve olan biteni öğrenmek istemiyorlardı.

Ormanın dokusu değişiyordu. Ağaçların kesilmesinden dolayı yağmurlar yağmıyordu. Bitkiler solmuştu. İyi olan hayvanlar tükenmişti. Akreplerin dere yatağındaki zehirleri toprak kaymasından dolayı dereye bulaşmış ve deredeki balıklar da zehirlenmişti. Güneş tüm heybeti ve sıcaklığıyla meydandaydı artık! “Sanki cennetten bir köşe olan” orman gitmiş ve yerine “sanki cehennemden bir köşe olan” bir çöl gelmişti.

Sürekli gölgelikler arasında yellenen ormanın kralları aslanları; güneş artık iyiden iyiye rahatsız edince de aslanlar yattıkları yerlerden kalkmak istemiş ama zorlanmışlardı. Sürekli yatmak ve yellenmekten dolayı yürümeyi dahi neredeyse unutmuşlardı. Tam o anda önlerinde uçsuz bucaksız bir boşluğa bakarak, o güzelim ormanın ne hale geldiğini ve nereden buraya geldiklerini birbirlerine sormaya ve tartışmaya başlamışlardı. Durum gittikçe vahim bir hale geliyordu. Herkes birbirini suçluyordu. Kavganın başlaması an meselesiydi ki aslanların en yaşlısı ve en bilgesi olan Bilge Han Aslan tüm gücüyle kükreyerek sessizliği sağladı. Ve konuşmaya başladı;

-Bundan sonra konuşmanın, tartışmanın ve kavganın hiç birimize yararı yok. Olan olmuş. Ortalık çakallara, yılanlara,  kurtlara, akreplere ve tilkilere kalmış!

Diğer kötü niyetleri hayvanların isimlerini duyunca şaşırmayan hayvanlar; “tilkilere kalmış” cümlesini işittiklerinde hep beraber;

-“Tilkilere mi?” diyerek, şaşırdılar.

-“Evet, Tilkilere” diyerek onayladı, Bilge Han Aslan.

-“Ama nasıl olur? O bizim en iyi dostumuz ve müttefikimiz. Önceden orman olan bu yerler, bu meydanlar ona da niye kalmış olsun ki?!” Diye sordular, diğer aslanlar.

Bilge Han Aslan;

-“Aslında en büyük düşmanımız Tilkilerdi. Ama hepimiz bunu görmezlikten geldik. Bize her öğün yemek olarak getirdikleri etleri, bir gün dahi olsun nerden getirdiklerini sormadık. Verdikleri etler ile karınlarımızı doyurup, bu hayatın hep bu şekilde devam edeceğini düşündük. Yelemiz bozulmamasına dikkat ettiğimiz kadar, ormanda kimin ne yaptığına, ne ettiğine işte sırf bu rahatlık yüzünden de dikkat etmedik. Bu ormana dışarından her geleni dost belledik, asıl dostlarımızı ise unuttuk. İlgilenmedik!  Tilkiler bize her yemek getirdiklerinde her şeyin yolunda olduğunu anlattıklarında da buna inandık. Şimdi de kalkıp birbirimizle didişmenin bir anlamı yok. Tilkilerle de savaşmaya da kalkışsak onu da yapamayız. Tilkilerin asıl dostları çakallar, kurtlar, yılanlar, akrepler de tilkilerin yanında bize karşı savaşırlar.  Bizim ise dostlarımız yanımızda değiller artık. Bilakis midelerimizdeler! O yüzden bize düşen dostlarımızı kendi ellerimizle kaybettiğimiz gibi şerefimizi de kaybedip ya burada kalmak yada onurumuzla buradan gitmektir!” cevabını verdi.

Daha önce “cennetten bir köşe sanki” ve şimdi “sanki cehennemden bir köşe” olan uçsuz bucaksız alana, topraklara, coğrafyasına son bir kez daha bakarak arkasını dönüp gitti.

Bu kıssadan kim ne anlar, kendisine ne kadar hisse çıkarır orasını bilemem. Ama bizim asıl anlatmak istediğimiz şey, dört yıl önce söylemiş olduğumuz şey ile aynı. O da şu; Tunus’daki kıvılcım ile başlayan ve Suriye’ye kadar varan ve zalim rejimlere karşı halk ayaklanmalarına dönüşen eylemleri gerçekleştiren kesim, yine bu coğrafyanın diğer kesimleri tarafından yalnız bırakıldı. Tilkilerin kucaklarına atıldı.

Bu kıvılcımdan teşne olacak ateşin kendilerini yakmayacaklarını düşündüler. Tunus’daki Nahda Hareketi, Mısır’daki İhvan Hareketi, Libya’daki  Hizbul Vatan Hareketi, Yemen’deki Islah Hareketi ve en son olarak da Suriye’deki Ahrar-uş Şam’ın başını çektiği muhalif hareketler zalimlere karşı yalnız bırakıldı. Terk edildi. O günde aynen bunları söylemiştik. Ve demiştik ki; bugün, bu bölgelerde zalimlere karşı mücadele de yalnız bırakılan, kendileri de yıllar yılı o zalimlerden zulüm görmüş olmalarına rağmen fırsattan istifade edip ulusçuluk, mezhepçilik, meşrepçilik hastalığına düşenler bu kıvılcımın ateşinden kendilerini uzak tutamayacaklar…  Bu halkları yalnız bırakıp, gözleri kapar ve sessiz kalırsak bu ateş herkesi yakacak!

 Bugün Rojava’da da olan budur. Her an ve mekan da durmadan IŞID böyle doğdu. IŞID’i bu devlet destekledi. Şu oldu, bu oldu demek için artık çok geç. Suriye’deki Kürtler kendilerini inkar eden, kimliklerini dahi vermeyen  zalim Esed rejimine karşı devrimin ilk günlerinde muhalifler ile beraber hareket etmiş olsaydılar, bugün böyle mi olurdu? Sorusunu sormak, bunu tartışmak içinde artık çok geç.

Ama yine de, tüm bunlara rağmen yine de hikayede olduğu gibi… Bilge Han Aslan’ın yaptığı gibi bu toprakları terk edip gitmek için de erken! Dün Suruç’ta patlayan bombaların bir benzerlerinin daha yaşanmaması sağlanabilir. Ölümlerin önüne geçilebilir. Ve bunları yapabilmenin tek bir yolu da, dışarından gelenleri dost edinmeyip, dışarından gelenlere güvenmeyip; asırlardır bu topraklarda kız alıp verdiğimiz… Az dahi olsa dillerimizi bildiğimiz ve konuştuğumuz… Soframıza konuk ettiğimiz… Sofrasına konuk olduğumuz.. Beraber gülüp beraber ağladığımız… Bizden olan, içimizden olan -çok değil aradan daha yüz sene geçmemiş olan- dostlarımızla tekrar birlikte ederek etmektiy. Aynı saf da buluşmaktır!.

Dedim ki; sokaklara kan lazım. Ama bilmiyorlar ki o kanlarda yalan, ihanet ve kötülük boğulup, hakikat yükselecek!