Askerin İktidar Hırsı Biter mi? (3)

SİNAN ÖN

Darbeciler her ne kadar iktidar hırsı ile yanıp tutuşsalar da perde arkasında kalmayı tercih ederler. Ordunun iktidarı sorumluluk taşımayan, konforlu bir iktidardır. 12 Eylül sonrası sivillere verilen paydan doğan Anap’ın kırılgan yapısı, 1980’lerin ikinci yarısı çözülmeye başlar. 90’lı yıllara gelindiğinde ordu-siyaset ilişkisinde iki temel unsur vardır. Bunlar; Kürt sorununun miltarizasyonu ve siyasal islamcılığın iç düşman olarak ön plana çıkarılmasıdır. Çözüm ise; Milli Güvenlik Devleti ile siyasetin vesayet altına alınmasın da aranır.

Dönemin hükümetleri “zayıf koalisyon” hükümetleridir. Hiçbir siyasal parti ülkenin sınıf ve kimlik siyaseti eksenli sorunlarına proje üretemez ve geniş toplumsal kesimlerden rıza devşiremez. Ordunun kürt sorunu ile laik/dini kimlik sorunlarını militarize etme hamleleri karşısında durulamaz hatta bu politikaların aktif destekçisi olunur.

Ordunun savaşarak devlete sahip olma” zihniyeti ülke siyasetini vesayet altında tutmasının meşru aracıdır. Dönemin konforlu savaş aracı ise Kürt sorunudur. 1987’den itibaren Ohal ile yönetilen bölge 1992/93 yıllarında “düşük yoğunluklu savaş” konseptine sokulur. Ordu brifingleri ile hareket eden medya sanki mevcut durumu asker idare etmiyormuşcasına, artan çatışmalara son vermek adına, orduyu göreve davet eder!

Tsk için dış tehdit unsurları ikinci plana itilir ve ordu terörle mücadele bağlamında yeniden yapılanır. Kendilerini dokunulmaz kılacak kanunları yapan, bazı suçları ve suçluları itibarlı gören kurumsal bir yapı oluşturulur. Legal/illegal her türlü eylem terörle mücadele kapsamına sokulur. Köyler boşaltırlır, kayıplar, faili meçhuller, yargısız infazlar yaşanır. Köy koruculuğu devletin dost/düşman belirleme sistemi olarak işlev görür.

Devletin üniter yapısını “koruma” refleksi, MGK’yı ve onun milli güvenlik ideolojisini gündemden hiç düşürmez. Yapılan anketlerde dönemin en güvenilir kurumu ordudur! Fakat bu ideolojinin toplumda nasıl bir tahribata yol açtığı, terörle mücadele kapsamında nasıl terör estirdiği çok yakın bir zamanda gün yüzüne çıkacaktır.

Ordunun siyasal alan üzerindeki vesayetini devam ettirmede kullandığı bir diğer iç tehdit siyasal islamın gelişimidir. Refah Partisi’nin belli bir ivmeyle artan sandık desteği, 1995 seçimleri sonrası DYP ile koalisyon kurarak iktidara gelmesine sebep olur. Ancak RP’nin ürettiği siyaset projesi “asıl iktidar sahipleri olan zinde güçleri” rahatsız edecektir. Proje kapitalizme, batıcılığa ve Kemalizme karşıtlık üzerine kuruludur. Bu doğrultuda kamusal alanda İslamileşmeye dönük atılan pratik ve sembolik adımlar, Müsiad ile kurulan organik bağ, “İslami” devletlerle işbirliği girişimleri ordunun ve burjuvazinin tepkisini çeker.

Ortam müdahale için hazır hale getirilir. Meşruiyet medya yoluyla sağlanır. Bu “gericiler” imam hatip okullarında çocuklara namaz kıldırıyor, camilere dini sokuyorlardı! Ve 28 Şubat 1997’de ordu MGK kararları ile bunlara “dur” diyerek, ülkeyi tekrar kurtarır!

Alınan kararlar ile İslami kimlik rehin alınmak istenir. Tarikat faaliyetlerine son verilmeli, Kur’an kursları kapatılmalı, 8 yıllık kesintisiz eğitim olmalı, orduya dinci sızmalar engellenmeli, kıyafet kanunu uygulanmalı, millet yerine ümmet kavramını kullananlar cezalandırılmalı, Atatürk’ü koruma kanunu istismar edilmemeli ve Laiklik korunmalıdır.

Bunun yanında kamuoyunda “gizli anayasa” olarak da anılan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi oldukça çarpıcıdır. Basına sızan bu belgede; “Kürt sorunu” ile “İslamcılık” eşit ve birinci dereceden iç tehdit olarak sayılır. Devamla; Türkiye’nin batıya dönük yüzünde değişiklik yapılmaması, AB’ye tam üyelik hedefinin korunması, kapitalist ekonomi için dünya ile entegre olunması kararları alınır. Dönemin meşhur oluşumu Batı Çalışma Grubu, meşhur askeri ise Çevik Bir’dir ve 28 Şubat’ın “bin yıl süreceğini” iddia etmektedir.

Baskılar sonucu koalisyon hükümeti Mayıs 1997’de dağılır. RP ve halefi FP kapatılır. Süreç varolan kaos ortamını daha da arttır. Kurulan üçlü koalisyon hükümeti ülkeyi 2001 yılında tarihinin en büyük iktisadi krizine sürükler. İktidar hırsını dizginleyemeyenler, ülkenin kendilerine ait olduğunu zannedenler, servet edinme hırslarına da engel ol(a)mamışlar, her türlü musluğu kendilerine doğru akıtmaya başlamışlardır.

İrticanın odağı olduğu gerekçesi ile sürekli kapatılan “milli görüş” çizgisi yaşanan süreçten sonra yenilenme tavrına karşı gelenekçilerin muhalefeti ile ikiye ayrılır. Yenilikçiler siyaseti yeni bir ideolojik temelde kurgular. “Gömlek değiştirip” kendini “muhafazakar demokrat” olarak niteleyen AK Parti, 2002 seçimlerinde oyların %34’ü ile %65’lik bir sandelye kazanır ve tek başına iktidar olur.

AK Parti’nin merkezi önceleyen politikaları, çevreyi önceleyerek değiştirmesi, toplumsal taban bulmasının en önemli nedenidir. Ayrıca yönünü batıya dönmüş, AB ile tam üyelik adına uyum paketlerini hayata geçirmeye başlamıştır. Bu dönüş ordunun beklemediği bir hamledir.

AK Parti, bürokratik ve askeri vesayete karşı siyasal reformculuk hamlesinde kaldıraç olarak AB ile üyelik kozunu ustaca kullanır. Öyle ki batıcılık tellalığı yapan Kemalistler artık başka bir ideolojide birleşmek zorunda kalır. Bu ideoloji “sol milliyetçilik” olarak da adlandırılabilecek olan “ulusalcılık”tır. Artık Kemalistler sıkı bir emperyalizm karşıtıdır!

2002 sonrası döneme bakıldığı zaman ordunun siyasal alandan geri itilmesi için atılan adımlarda üç faktörün çok kritik olduğu söylenebilir. Sivilleşme iradesine sahip güçlü bir siyasal aktörün varlığı, Kürt sorununun seyri ve uluslararası dinamikler. Yine atılan adımları üç döneme ayırarak incelemek mümkün; 2002-2005 AB’ye üyelik süreci üzerinden atılan adımlar, 2005-2007 iç dinamiklerin atılan adımlara karşı reaksiyonu ve hükümetin tavrı, 2007-2012 açık ve doğrudan mücadeleye girilerek orduyu siyasetin dışına atma çabaları.

AB’ye üyelik ve bağlantılı reform sürecinde AK Parti ordu, yargı, C.Başkanlığı ve Kemalist ulusalcı, laik devlet elitlerine karşı önemli bir mevzi kazanır. Aslında süreç 2001’de başlamış, AK Parti durumu lehine çevirmeyi başarmıştır. Adalet Bakanı ve Başbakan yardımcılarını MGK’ya sokan düzenleme sayısal çoğunluğun sivillere geçmesi anlamını taşır. Artık kararlar “öncelikle dikkate alınır” ibaresi ile değil “değerlendirilir” ibaresi ile Bakanlar Kuruluna sunulur. MGK G.Sekreteri’nin atama yetkisi Başbakan’a geçer. İlk sivil sekreter 2004 Ağustos’unda atanır. Yapılan değişiklikler kurulun yetkilerini ciddi oranda kısıtlar. Ordunun mal ve techizatına yönelik sayıştay denetimi TBMM talebine bağlanır. Yök ve Rtük asker üyeliklerine son verilir. Artık siviller askeri mahkemelerde yargılanamaz.

Bu dönemde ordunun iktidarı sallanmaya başlar ancak askerde boş durmaz. Mart 2007’de Nokta dergisinde, eski Deniz K.K. Özden Örnek’e ait günlüklerin yayınlanması ile AK Parti’ye karşı ordu içerisinde 2003 ve 2004 yıllarında darbe girişimlerinin planlandığı bilgisi gündeme bomba gibi düşer. Planın üzerine bina edildiği gerekçenin oluşmaması ve günlüklerde açıkça ifade edildiği gibi içte ve dışta destek bulunamamış olması darbe girişimini güdük bırakır.

Her ne kadar darbe girişimleri başarısız olsa da AK Parti bu dönemde ordu ile açıktan mücadele etmek için kendini hazır hissetmez. MGK güç yitirmiş ancak ordu G.K. Başkanı beyanları, açıklamaları vb. üzerinden hükümete müdahale zemini arar. AK Parti bu madahalelere klasik hataya düşerek karşılık verir. Kürt sorunu bağlamında devletçi, milliyetçi çizgide orduyla yakınlaşmaya başlanır. 2006’da çıkarılan “Terörle Mücadele Kanunu” bu yakınlaşmanın göstergesi olur.

Bu durum ordunun elini güçlendirmekten başka bir işe yaramaz. 2007 başında krize dönen Abdullah Gül’ün C.Başkanlığı adaylığına verilen tepki, gerginliği had safhaya çıkarır. G.K. Başk. “Cumhuriyetin ilkelerine ve laikliğe sözde değil özde bağlı” C.Başkanı isteğini beyan eder. Ardından büyük illerde laiklik ve yaşam tarzı hassasiyetine yönelik “Cumhuriyet mitingleri” gerçekleştirilir. Kriz 27 Nisan 2007 gecesi G.K.Başk. Web sitesinde yapılan bir bildiri ile zirveye ulaşır. “E-muhtıra” olarak nitelenen bildiride; laiklik karşıtı faaliyetler sıralanır, C.Başk. seçim sürecinin laikliği sorgulamak için kullanıldığı belirtilir, tüm bunların “irticacı” anlayışa cesaret verdiği ancak Tsk’nın Cumhuriyetin değerlerini koruma görevini eksiksiz yerine getireceği vurgulanır.

AK Parti bu bildiriyi “kabul edilemez” olarak niteler ve erken seçime gider. 2007 seçimleri ordu ile mücadelede milat olur. AK Parti açık bir zaferle seçimi kazanır. Abdullah Gül, 2008’de CB seçilir. Bundan sonra başlayan operasyonlar ile “ergenekon” adı verilen derin örgüt deşifre edilir. Artık 2007 sonrası ordu ile açıktan mücadele dönemi başlamıştır.

Emekli ve muvazzaf birçok subay rütbesine bakılmaksızın tutuklanır. 20 Ekim 2008’de “ergenekon davaları”, bu davalara ek olarak Şubat 2010 yılında “Balyoz davası” görülmeye başlanır. Cumhuriyet tarihinin ilkleri bu dönemde yaşanır. İlk kez bir G.K.Başkanı tutuklanır.

Ordu karşısında geri adım atmayan AK Parti, Ağustos 2010 YAŞ atamalarında yasal hakkını kullanarak bunu gösterir. Başbakan darbe girişimlerine karıştığı söylenen 11 generalin terfisini veto eder. 2011 YAŞ toplantılarında da G.Kur. Başk. ve K.Komutanları’nın istifa tehtidine rağmen orduyu siyasetten uzak tutacak bir komuta kademesi atanmaya çalışılır.

AK Parti 2012’ye gelindiği zaman güç ilişkileri içerisinde orduyu siyaseten dilsizleştirmiş, diğer bir ifade ile sivilleşme adına önemli adımlar atmış gözüküyordu. Bunun yanında kendini hissettirmeye başlayan yeni bir iktidar hırsı ve mücadelesinde yaşanılan sonu bir çoğumuz aklından bile geçirmiyordu! Çalışmamızın finalini 15 Temmuz darbe girişimi ile sonlanan süreci irdeleyerek yapacağız İnşaallah...