‘Asimetrik Savaş’ın Son Mağduru

KENAN ALPAY

 Askeri literatür ve mantığın bütün bir toplumu terbiye etmek üzere iktidar sınıfları eliyle üzerimize nasıl da boca edildiğini gösteren gelişmelerle hergün karşılaşıyoruz. Fakat söz konusu askeri literatür ve mantığı üzerimize bir deli gömleği gibi giydirmek isteyenler sadece devlet sınıfları değil. Gelinen nokta itibariyle iktidar sınıfları kavramından PKK’yı uzak tutarak mevcut ayrışma ve çatışmaları yerli yerine koyabilmek imkansız gibi bir şey.

Kürt sorununun ortaya çıkışında devletin Türk ulusçuluğunda temellenen resmi ideolojisi ve silahla hizaya çekme siyasetinin en önemli faktör olduğu inkar edilemez bir olgu. Sadece dilini, kültürünü, tarihini değil bir bütün olarak varlığını inkar ettiği Kürt halkından devlet ve iktidar sınıfları şimdiye kadar ne bekledi? Sorunun kaynağı öncelikle “varlığım Türk varlığına armağan olsun” saçmalığına teslim olmuş, kendini inkar ederek ‘mutlu’ olmaya ikna olmuş makbul vatandaşlar üretmeye endeksenmiş devlet perspektifidir.

Sebebi-sonucu adaletle tespit etmek, sorunu sadece sebeplere veya sebeplerin ortaya çıkış şartlarına hapsetmek olmasa gerektir. “Son Türk devletinin ne kadar muktedir olduğunu ispat” sadedinde sergilediği zulümlerin PKK tarafından yapılan zulümleri meşrulaştırması veya önemsizleştirmesi nasıl olur da mevzu bahis yapılabilir? Sorunun kaynağını anlamaya, zulme maruz kalmış kardeşlerimizin hak arama mücadelelerine, bütün zararlarının tazminine hep birlikte sahip çıkmalıyız.

Ancak unutulmaması gereken, görmezden gelinmesi mümkün olmayan bir ahlaki ilke var: Mazlum da olsa hiç kimsenin zulmetme hakkı yoktur. Dostluk ve düşmanlık kriterinin milliyetçi duygular tarafından tayin edilmesine razı olursak hep birlikte “ateş çukurunun kenarı”na doğru yanaşırız. Hz Muhammed (a) temel ahlaki prensibi insanlığa şöyle izah ediyor: “Kendin için istemediğini kardeşin için de isteme!”

Kürt halkının mazlumiyeti ve mağduriyeti gidermek üzere giriştiği hak mücadelesi ile PKK’nın (HPG, KCK, TAK vs.) ‘direniş’ adı altında ortaya koyduğu cinayetlere meşruiyet ve makuliyet atfedip eşitlemeye girişmek sıradan bir yanılgı sayılamaz.

Söylediklerimizi somut gelişmeler üzerinden anlatmaya çalışırsak: Siirt’te ‘kazaen’ öldürülen dört kız PKK tarafından değil de asker-polis tarafından öldürülseydi, “özür ve soruşturma” birilerini bu kadar kolay ikna edebilir miydi acaba?

Batmanlı Mizgin Doru’yu, karnındaki bebeği ve kızı Zehra’yla birlikte katleden kurşunlar asker veya polis silahından çıksaydı kaç yüz kadın, kaç hafta zılgıtlar eşliğinde barış için yürüyüşe geçerdi?

Yüksekova’ya öğretmen olarak atanan eşinin yanında ‘polis zannedilerek’ sırtından vurulan Alevi kökenli Kimya mühendisi Engin Yıldırım’ı PKK değil de mesela bir ‘İslamcı örgüt’ infaz etmiş olsaydı haberler nasıl yazılırdı? Sosyalist kesimler, Kürt ulusalcıları, Yıldırım’ın üyesi olduğu Petrol-İş sendikası veya mensubu olduğu Alevi cemaati “dinci terör, gerici tehdit, İslamcı vahşet” üzerine nasıl da döktürürlerdi değil mi? Neyse ki PKK “polis zannetmiş!” Zaten zanna dayalı cinayetler o kadar da kötü sayılmazlar.

Kaçırılan öğretmenleri PKK-KCK’ya yakın oldukları için asker, polis, korucu vs. kaçırsaydı bu kadar romantik devrimcilik hikayeleri anlatılmazdı herhalde. Gaspın, cinayetin, vahşet ve korkunun sahibine göre şekil alan bir siyasal duruş akıl ve ahlaktan (değilse cesaret ve basiretten) nasipsiz demektir.

PKK’nın cinayetlerini konuşmaya başlayınca ne oluyor? Aysel Tuğluk’a göre PKK cinayetlerine odaklanmak “devleti ha akladılar ha aklayacaklar” algısı oluşturmaktan öteye bir işleve sahip değil. Murat Karayılan’sa aynı durum için “Hareketimize ve Kürt halkına karşı yoğun bir psikolojik savaş başlatılmıştır” diyor. Bu söylemlerin bize ne kadar tanıdık geldiğini anlamak için Aysel Tuğluk’un yerine Oktay Vural veya Sühely Batum konuşsaydı her halde cümle şöyle olurdu: “PKK’yı ha akladılar ha aklayacaklar.”

Murat Karayılan’ın yerine Org. Büyükanıt veya Org. Başbuğ konuşsaydı mezkur cümle o zaman şöyle kurulurdu muhtemelen: “Ordumuza ve milletimize karşı asimetrik psikolojik savaş başlatılmıştır.”

Bu “asimetrik psikolojik savaş” denilen illet ne hikmetse hep ulusun birliği için silahlı mücadele yürüten kurumlara musallat oluyor. Yakın zamana kadar Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı sürdürülen ‘asimetrik kapsamlı ve organize psikolojik harekat’ şimdilerde ise Kürt Silahlı Kuvvetleri’ne yönelmiş. Son mağdur KSK (Kürt Silahlı Kuvvetleri) bu sebeple STK’lara, gazetelere, aydınlara sert muhtıralar veriyor. Yakında akredite kişi ve kurumlara brifing vermeye başlarsa şaşırmak yok.

------

Bu yazı, Yeni Akit gazetesinin bugünkü nüshasında da yayınlanmıştır...