‘Arka Bahçe’ Üzerinden Hiç Kalkmayan İpotek

KENAN ALPAY

‘Arka bahçe’nin neresi olduğunu hemen herkes biliyor; Latin Amerika ülkeleri elbette. Batılı istilacıların ‘coğrafi keşifler’ olarak takdim ettikleri ve güya tarih olarak okutulan ders kitaplarında dahi anlatılan hikâyenin aslı esası, iliklerine kadar tüm varlıkları sömürülmüş halkların dramından ibarettir öncelikle. Güney Amerika’yı Latin Amerika yapan, Latin Amerika’yı ancak askeri cunta ve darbelerle eşitleyen, askeri darbelerin ortaya çıkardığı despotik rejimleri, yolsuzlukları ve yoksullukları futbol, dans, festival ve uyuşturucu kartelleriyle perdelemeyi başaran işte bu Batılı istilacı nesillerdir.

Amerikan Başkanı Donald Trump’ın Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro Hükümetini gayrı meşru ilan ederek Meclis Başkanı Juan Guaido’yu ülkenin ‘geçici devlet başkanı’ olarak tanıma yönünde attığı adımlar son derece tehlikeli gelişmelerin habercisi mahiyetinde. Hayır, mesele Trump’ın attığı bir iki sosyal medya mesajından ibaret olmadığı gibi Amerikan devlet yönetimi katında bu konuya ilişkin herhangi bir görüş ayrılığı olmak bir tarafa neredeyse ittifak var. Üstelik Venezüella’ya devlet başkanı atama planlarını yaparken Amerika’nın yanında Avrupa Birliği devletlerinin yanı sıra Kanada, Brezilya, Peru, Kolombiya, Paraguay gibi Latin Amerika bölgesinden devletler de paydaş olarak açıkça konum alıyorlar.

Venezüella’dan Suriye’ye Bakalım mı?

Evet, Venezüella giderek artan ve nasıl çözümlenebileceği hala belirsiz olan bir hiper-enflasyon sarmalı içerisinde boğulmakta olan bir ülke. Hugo Chavez’in halefi olan ve Amerika’yla yıldızı hemen hiç barışmayan Maduro’nun sosyalist düzeni dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip ülkesinde geniş halk kitlelerinin yüzünü hiç güldürmedi, güldürmüyor da. Gıda ve ilaç sıkıntısı had safhada. Hükümet ve maden şirketlerinin birlikte organize ettiği yolsuzluklar dünyanın en zengin altın madenlerini atıl hale getirebiliyor.

Yüzbinlerce insanın komşu ülkelere sığınmak üzere kitleler halinde dağlar bayırlar aştığını görüyoruz, izliyoruz. Seçimlere iktidar gölgesinin düştüğünü gösteren gelişmeler, şikayetler, raporlar da duruyor orta yerde. Berbat bir siyaset, berbat bir ekonomi Venzüella’yı esir almış resmen. Ancak bütün bunlara rağmen şu gün, şu saatte dahi başkent Caracas başta olmak üzere ülkenin hemen her şehrinde milyonlarca insan Maduro Hükümetini protesto ediyor, edebiliyor.

Venezüella’da Maduro’yu protesto eden halkın üzerine ateş edilmiyor, üzerine varil bombaları, füzeler atılmıyor. Ne ordu sokaklara inmiş halkın üzerine tank sürüyor ne de Rusya’dan, İran’dan, Lübnan’dan, Meksika’dan, Bolivya’dan askeri birlikler, paramiliter milisler Maduro hükümeti için savaşmak üzere seferberlik durumuna geçmişler. Yolsuzluklar ne kadar büyük olsa, yoksulluklar ne kadar derinleşip yaygınlaşsa da hem seçimle iktidarı değiştirmek hem de iktidarı medyada, sokaklarda, meydanlarda büyük kitleler halinde protesto etmek pekâlâ mümkün.

Venezüella için devlet başkanı atamaya kalkışan Amerika ve Avrupa, Suriye’de sadece yolsuzluğu, yoksulluğu değil Rusya ve İran’ın desteğiyle gerçekleştirilen yıkım ve katliamları görmezden geldiler. Yolsuzluk ve usulsüzlükle suçlanan Maduro’ya karşı sergilenen diplomatik ve ekonomik baskının zerresi katil Beşşar Esed rejimine karşı yürürlüğe sokulmadı. Venezüella halkın hak ettiği refah, şeffaf ve istikrarlı bir sistemi Avrupa ve Amerika hiçbir zaman Suriye, Irak, Afganistan, Mısır, Libya ve Müslüman halkların yaşadığı diğer bölgeler için meşru görmedi. Aksine tüm zamanların en despotik, en kanlı rejimlerini ayakta tutmak üzere türlü hileli yollara, yöntemlere dört elle sarıldılar.

Maduro Nedir, Ne Değildir?

Sadece Trump’ın değil bir bütün olarak Amerika’nın, Amerika kadar cüretkâr olmasa da Avrupa’nın, ABD ve AB’ye müzahir çalışan Brezilya veya diğer bölge ülkelerinin muhalefet üzerinden Venezüella’da yeni bir yönetim inşa edip edemeyeceklerini zaman içinde göreceğiz. Muhalefet nereye evrilecek, nasıl bir strateji izleyecek bunu Maduro hükümetinin duruşu ve pratiği de belirleyecek. Fakat Amerika ve Avrupa’nın bir ülkeye, bir devlete atama yoluyla başkanlar, sistemler tayin etme noktasında sergilediği hadsiz, terbiyesiz ve mide bulandırıcı saldırgan politikalarını en yüksek sesle reddederken temel bazı hususlarda asla ölçüyü kaçırmamak gerekir.

Amerika ve Avrupa’nın veya Rusya ve Çin’in emperyalist politikalarını reddederken despotizmle, yolsuzlukla, ırkçılıkla, etnik ve mezhebi arındırmayla özdeş hale gelmiş liderlere ve rejimlere de asla büyük kahraman, stratejik dost, bulunmaz Hint kumaşı muamelesi falan da yapılmamalıdır.

Dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip bir ülkeyi kronik hiper-enflasyonun mahkûmu haline getiren Maduro’nun ‘Diriliş Ertuğrul’ kampında verdiği üç-beş pozla, Türkiye’ye gönderdiği birkaç sıcak mesajla anmak, anlatmak tutarsızlıktan öteye bazı sorunlara işaret eder. Ağır ambargoları delmek, ülkenin petrol ve altın rezervlerini işletmek, inşa faaliyetleri başta olmak üzere Venezüella’yı kalkındırmak üzere Maduro’nun Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türkiye’ye acilen ihtiyacı var elbette.

Zaten Amerika ve Avrupa’nın hükümetini devirmek üzere devreye soktuğu planın ileri aşamasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan gelen mesajı yüz binlerce insanın katıldığı destek mitinginde ilan etmesi Türkiye’ye duyduğu ihtiyacı ve güveni de teyid etmektedir. Bakın Rusya bölgeye nükleer füze atabilen savaş uçakları gönderebiliyor ama ne gıda ve ilaç ihtiyacını karşılamak üzere en küçük bir adım atıyor ne de ekonomisini düzeltmek üzere somut destek politikaları yürürlüğe sokuyor.

Amerika ve Avrupa kadar Rusya’nın da iştahını Venezüella’nın sosyalizmle demokrasi arasında gidip gelen fakat yolsuzluklara batmış beceriksiz sistemi değil zengin petrol ve altın yatakları kabartıyor. (Çin’in belirgin bir etkisi şimdilik görünmüyor.) Arjantin, Şili, Venezüella, Bolivya gibi Latin Amerika ülkelerinde artık Rusya ve Çin’in desteğiyle kır-kent gerilla faaliyetleri yürütmek mümkün değil. Askeri cuntalar marifetiyle Amerika ve Avrupa’ya arka bahçe olarak tutmak da mümkün değil. Bütün sorunlara rağmen Avrupa’yı yedeğinde tutan Amerikan saldırganlığı da Soğuk Savaş sonrası yeni ve daha güçlü bir konumlanış peşinde olan Rusya ve Çin’in stratejik ağırlıklarını arttırma yönündeki yayılmacı politikaları da mevcut sıkıntıları gidermek bir tarafa derinleştikçe derinleşen sömürgeci hedefleri dolayısıyla bütün bir insanlığı daha depresif bir döneme doğru sürüklüyor.

Soğuk Savaş dönemi sona erdi ama ülke ülke start verilecek sıcak savaşlar için kaos stratejisi daha bir hızlandırılıyor gibi.