Apartheid ve kardeşlik

Yıldız Ramazanoğlu

Geçtiğimiz günlerde Güney Afrika'da platin madeni işçilerinin başına gelenler, dünyada ayrımcılığın hâlâ altın çağlarını yaşadığının göstergesi. Ücretlerinin artırılması talebiyle greve giden emekçilerin üzerine ateş açılarak pervasızca kırk kişinin bir anda öldürülmesi, renklerinin siyah olması nedeniyle serinkanlılıkla karşılandı kalpsiz gezegende. Dünyanın değersiz kurbanları sendromu.

Apartheid rejiminin son bulduğuna inanılan, bu uğurda büyük mücadeleler verilen ülkede eşitlik duygusunun yeşermesi kök salması hiç kolay olmuyor belli ki. Adalet Hakikat ve Hafıza organizasyonlarından birinde Güney Afrika'da toplumun iyileşmesi için yapılan çalışmaların ne kadar emekle gerçekleştiğini fark etmiştim. İç yüzleşmeler, kişileri karşılaştırmalar, teşhirler, affetmeler ve belleğin bilincin derinliklerinde uzun yolculuklar.

Bütün bunlardan sonra yaşanan işçi katliamı büyük infiale yol açmalı değil mi? Cape Town' dan BBC'nin Hard Talk programına konuk olan Güney Afrika Ticaret ve Ekonomi Bakanı Rob Davies konuşurken hayrete düşmemek mümkün değildi. Stephen Sachur gibi bir söyleşi ustası sözü katillere uygulanacak yaptırımlara getirmek istedikçe sayın bakan işçilerin çalıştığı İngiliz maden şirketinin uygulamalarının ülke ekonomisine yaptığı katkılardan dem vuruyordu. Daha dün çocukları aileleri iyi kötü umutlarla dolu bir hayatları olan insanların elinden yaşam hakkı alınmamış gibi birçok siyahın da zengin olduğu süreçleri anlatarak yapılanları meşrulaştırabileceğini sanıyordu. Peki, bu olayın siyasi sorumluluğunu üstlenecek olan kim sorusunun cevabı zımnen şuydu: Ülkede her şey rayına oturur uluslaşma süreci hızla gerçekleşirken kırk canın esamisi bile okunamaz. Yol kazalarıydı bütün bunlar, işte kilisede yasları da tutulmuştu ya daha ne olsundu. Oysa bir tek canın feda edilmesi aslında bütün sürecin feda edilmesidir. Kalkınmayla, uluslaşmayla canı tartmaktan daha büyük yanılgı olamaz.

Başkalarının canı ve kanı karşısında bütün dünyada takınılan serinkanlı ürpertici tavırlar sürekli bir yol ayrımında olduğumuzu hatırlatıyor bize. Haksızlıklar karşısında uzaklarda gördüğümüz davranışlar ve açıklama biçimleri ne kadar da tanıdık. İnsanî dilin ve tercihlerin yerini, bildikleri hakkında bir an bile kuşkuya düşmeyen kişilerin ekonomi-politik dil aldıkça adaletten var olmanın hikmetinden giderek uzaklaşıyoruz.

Türkiye'ye bakarsak son on yılda ne çok şey değişti. Jakoben düzende çok taşlar yerinden oynadı. Ayrımcılıkların asimilasyonun keskin dili kırıldı. Peki Kürt olmanın, başörtülü olmanın, Alevi olmanın üzerindeki baskılar son buldu mu? Zihinler emek vermeye yeterince hazır olmadığından kendini ayrıcalıklı hissedenlerin bunlardan vazgeçip ezberlerini terk etmesi kolay olmuyor. Herkes ayrıcalıkları başka yerde yeniden üretmenin peşine düşüyor.

BİR ARADA YAŞAMANIN MENBAI

Türkler ve Kürtlerin düşmanı birbirleri değil, iki tarafı da birbirine düşman etmek isteyen ayrımcılar örgütlenmesi. Gaziantep'te yaşananlar zalimlikte haddi aşmanın ve acizlik içinde bir iç savaş örgütlemenin provası niteliğinde. Bir yaşındaki Almina'yı, on üç yaşındaki Sena'yı, on bir yaşındaki Gülperi'yi, üç yaşındaki Süleyman'ı öldürenler, daha çok insan ölsün diye bombaların içine çivi dolduranlar karşısında gür bir tepkiyi esirgemek başka olaylarla karşılaştırarak zihinlerde bir mütekabiliyet oluşturmak çok tehlikeli. Eşiyle birlikte bir yakınının nişanına giderken patlamayı duyan ve polislerin şehit olduğu haberiyle kalp krizi geçirip hayatını kaybeden polis annesi genç bir kadını kim geri getirebilir. Fatma Erdem'in organlarının ailenin ortak kararıyla üç kişiye nakledildiğini duyduktan sonra şu çok horladığımız kardeşliğimizi kimsenin bozmaya güç yetiremeyeceğine bir kez daha inanıyor insan.

Önyargılar, tanımlamalar, genellemeler, kör noktalar aşağılayan jest hatta mimikler şiddetin en pürüzsüz kaynağı. Tekil hikâyeler, biricik yaşamlar, birinci elden tanıklıklar, yüz yüze gelmeler yuvarlak bir masanın etrafına oturmalar ise şifanın ve iyileşmenin bir arada yaşamaya giden yolun menbaı.

Bu yüzden Uludereli kardeşlerimize taziye için karlı bir şubat günü çıkmıştık yola sekiz kadın. Siz safsınız bilmiyorsunuz diyordu kimileri, iyi ya biz de öğrenmeye gidiyorduk. Şırnak yolundan itibaren en az beş kere kontrol için durdurdu bizi askerler. Soğuk günlerde kum torbalarının ardındaki derme çatma siperlerde askere soğuk işlemezmiş gibi metanetle duruyorlardı. Her seferinde minibüsten içeri girip teker teker yüzlerimize bakıyorlardı, birkaçımız biraz çekik gözlü olduğumuzdan belki, 'Koreli misiniz?' demez mi içlerinden biri. Biz ise yirmi yaşındaki gençleri görünce bağrımıza basasımız geliyor, yanımızdaki sandviçleri ikram etmeye çalışıyorduk. Uludere'ye gittiğimizi duyunca neden diye hiç sual etmediler ama biz hayatını kaybeden kardeşlerinizin ailelerini ziyaret edeceğiz diye açıklıyorduk yine de.

Bayramda Emine Ülek'ten bir mesaj alınca çok sevinmiştim. Tüm İslam âleminin Ramazan Bayramı'nı kutlar, hayırlara vesile olmasını dilerim, nice bayramlara yazmış, "Ben Roboski"den Yüksel Ülek'in annesi" diye imza atmıştı. Telefondaki sesi ve cümleleri Allah'a tevekkül olmuş, yangını derinlere inmiş bir müminin sesiydi.

Gülyazı köyü yakınlarında askerlerimizi taşıyan otobüs devrilince bayram günü oğullarının mezarları başından fırlayıp yardıma koşanlardan birinin Emine Hanım olması çok doğaldı. Çoğu genç yaşta anne olmuş yaşamlarını daha kendi çocukluklarını yaşayamadan oğullarına evlatlarına adamış Anadolu kadınlarından biriydi ve yüreği şefkatle yoğrulmuştu sonuçta. Bağrına bastığı Uşaklı askerin elini hastaneye kadar bırakmamıştı. Candan öte kıymetli bir şey yoktu, batıda bir anne de bizim çocuklarımız için aynı şeyi yapardı benim çocuğum olsa derken inancı tamdı, sadece böyle olmasını istemeyen kötüler vardı ve onlar ortaya çıkarılmalıydı ona göre.

Leyla Zana'yı da kimse hafife alamaz. Şimdilerde yine on yıla yakın hüküm giymesine rağmen bu meseleyi Tayyip Erdoğan çözer derken hem güç bakımından reel bir imkâna işaret ediyor hem de açılımların yarattığı umudun altını çiziyordu. O milletvekili olsun olmasın milletin vekili olduğunu kanıtlamış biri ve sözleri hakikatli. Umudumu yitirmedim demesinin toplumsal karşılığı temsiliyeti var.

Başbakan ve Cumhurbaşkanı, PKK'nın silah bırakmasını istiyor, BDP eşbaşkanı Demirtaş 'Gençlerimizin birbirini öldürmesine seyirci kalınmamalıdır.' diyor, öte yandan konuşmayı müzakereyi ihanet sayanlar ve barış gelince saltanatının sona ereceğini düşünenler var. Kötülük zinciri bir yerden kırılmak zorunda. Birbirimize güvenmekle olacak bu.

Leyla Zana vicdanıyla seslendi Hürriyet'teki söyleşisinde kızanlara aldırmadan. "Bölgede duble yollar yapıldı, ulaşım sorunu çözüldü, ihtiyaç sahipleri yeşil kartla tedavisini oluyor, okuması yazması ve ekonomik özgürlüğü olmayan Kürt ev kadınları devletten aldıkları kredilerle hayatları boyunca görmedikleri ayrıcalığı yaşadılar. TRT Şeş yetersiz olsa da Kürtlerin kendilerine güvenine katkı sağladı. İlk kez Kürdistan ifadesi kullanıldı. Bu adımlar gençlerin akan kanında boğulmamalı." Olumlu adımların görülmesi hesapsız kitapsız ortaya konması daha ileri adımlar için hakkaniyetli bir başlangıç olur. Fakat bunun için yüreği yananların haline yürekten kulak veren insanlar lazım. PKK silahı bırakmalı elbette çünkü her şeyin konuşulup olgunlaştırılabilmesi imkânı varken bunu sürekli bilinmeyen yarınlara itekliyor şiddet yoluyla. Fakat sinsi Apartheid duygusu da güçlü bir damar aramızda. Karşılıklı duyarsızlığı, eşitsizliği ve zihinsel şiddeti besleyen 'sahip' dili de herkesin üzerinden kalkmalı artık. Taze bir zihin, eleştirel akıl ve merhamet dolu yürekler lazım bize.

ZAMAN