Antisemitizmin Esas Nedeni İsrail’in Saldırgan Politikaları mı?
Halim Gençoğlu / Fokus+
İsrail asıllı Yahudi akademisyen Prof. Dr. Israel Shahak “Naziler beni Yahudi olmaktan korkuttu, İsrailliler ise Yahudi olmaktan utandırdı” derken bir devlet olarak İsrail’in hukuki kimliğini sorgulamıştır. Yine Amerikalı dilbilimci, filozof ve politik aktivist olarak tanınan Yahudi kökenli entelektüel Noam Chomsky, işgal altındaki Filistin topraklarında İsrail’in uygulamalarını “Güney Afrika Apartheid’inden çok daha kötü” olarak nitelendirir. Bunu Apartheid’in bir “hediye” olduğunu, çünkü Filistinlilere karşı gerçekte daha ağır bir baskı ve ayrımcılık sistemi uygulandığını söylemiştir. Hakikaten İsrail hükümeti bugün Tevrat Yahudilerinin bile aleyhine bir soykırıma imza atmaktadır.
Antisemitizm, tarihsel olarak Yahudilere yönelik dinsel, kültürel ve etnik temelli ayrımcılığı ifade eden bir olgudur ve modern çağda ırkçı ideolojilerle kurumsallaşmış, özellikle Avrupa tarihinde yıkıcı sonuçlar doğurmuştur. Bununla birlikte, günümüzde antisemitizm tartışmaları çoğu zaman İsrail devletinin politikalarıyla bilinçli ya da bilinçsiz biçimde iç içe geçirilmekte, bu durum hem akademik hem de etik açıdan ciddi bir temsil krizine yol açmaktadır. Bu çalışmamızda, antisemitizmin tarihsel gerçekliğini reddetmeden, İsrail devletinin özellikle Filistin bağlamındaki saldırgan politikalarının küresel ölçekte nasıl bir nefret ve tepki ortamı ürettiğini analiz etmeyi amaçlamaktayız.
Antisemitizm ile İsrail devleti arasındaki kavramsal ayrım
Öncelikle açıkça belirtilmelidir ki Yahudilik bir din ve kültürel kimliktir; İsrail ise modern ulus-devlet formunda örgütlenmiş siyasal bir aktördür. Bu iki alanın özdeşleştirilmesi, hem Yahudi topluluklarına yönelik tarihsel adaletsizlikleri görünmez kılmakta hem de İsrail devletinin eylemlerini eleştiriden muaf hâle getirmektedir. Akademik literatürde yaygın kabul gören görüş, devlet politikalarının eleştirisinin etnik ya da dinsel nefretten kategorik olarak ayrılması gerektiği yönündedir.
Ancak İsrail devleti ve kendisini “Yahudi devleti” olarak tanımlayan Siyonist söylem, bu ayrımı sistematik biçimde bulanıklaştırmakta; böylece İsrail’e yöneltilen her eleştiri, antisemitizm suçlamasıyla karşılık bulmaktadır. Bu durum, paradoksal biçimde antisemitizmi azaltmak yerine daha görünür ve daha yaygın hale getiren bir etki üretmektedir.
İsrail’in özellikle 1967 sonrası işgal politikaları, yerleşimci kolonizasyonu, Gazze’ye uygulanan abluka, sivillere yönelik orantısız askerî güç kullanımı ve uluslararası hukuku sistematik biçimde ihlal eden uygulamaları, dünya kamuoyunda derin bir adaletsizlik algısı yaratmıştır. Bu algı, yalnızca Müslüman toplumlarda değil; Avrupa, Latin Amerika ve hatta Yahudi diasporası içinde dahi güçlü eleştiriler doğurmuştur. İsrail’in son yıllarda Filistin’de bombaladığı kiliselerde ölen yerli Hristiyanların varlığı da ayrıca bir skandal olarak kabul edilmektedir.
Ancak sorun şuradadır: İsrail devleti kendisini sürekli olarak “Yahudilerin temsilcisi” olarak sunduğunda, bu politikaların yol açtığı öfke ve tepki yanlış bir biçimde Yahudilere yönelmektedir. Böylece İsrail’in şiddet politikaları, doğrudan Yahudi karşıtlığını besleyen bir zemin üretmektedir. Bu durum, antisemitizmin nedeni değilse bile tetikleyici koşullarından biri haline gelmektedir.
Siyonist söylem ve nefretin küresel yayılımı
Siyonist ideoloji, tarihsel olarak Yahudi güvenliği iddiası üzerine kurulmuş olsa da pratikte etnik ayrıcalığı, dinsel üstünlük söylemini ve yerli Filistin nüfusunun sistematik dışlanmasını meşrulaştıran bir devlet aklı üretmiştir. Bu ideolojinin medya, diplomasi ve lobicilik faaliyetleri yoluyla küresel ölçekte yayılması, İsrail eleştirisini bastırırken aynı zamanda Yahudiliği devlet şiddetiyle özdeşleştiren tehlikeli bir algı yaratmaktadır.
Bu noktada ortaya çıkan nefret, Yahudilerden değil; adaletsizlikten, cezasızlıktan ve uluslararası hukukun askıya alınmasından beslenmektedir. Ne var ki İsrail devleti bu öfkeyi soğutmak yerine, onu kimlik temelli bir çatışmaya dönüştürmekte; böylece antisemitizmi araçsallaştırarak hem kendi politikalarını korumakta hem de küresel kutuplaşmayı derinleştirmektedir.
Burada altı çizilmesi gereken temel ilke şudur: İsrail devletinin politikaları hiçbir koşulda Yahudilere yönelik nefreti haklı çıkarmaz. Antisemitizm, hangi gerekçeyle ortaya çıkarsa çıksın, etik ve insani açıdan kabul edilemez bir ayrımcılık biçimidir. Ancak aynı şekilde, antisemitizm korkusunun İsrail’in saldırgan politikalarını eleştirme hakkını bastırmak için kullanılması da akademik özgürlüğe ve siyasal ahlaka aykırıdır.
Sonuç
Antisemitizmin esas nedeni İsrail’in saldırgan politikaları değildir; antisemitizm, tarihsel kökleri olan bağımsız bir nefret ideolojisidir. Ancak inkâr edilemeyecek gerçek şudur ki; İsrail devletinin uyguladığı sistematik şiddet ve bunu Yahudi kimliğiyle özdeşleştiren Siyonist söylem, günümüzde antisemitizmin yeniden üretilmesine elverişli bir zemin oluşturmaktadır. Bu nedenle antisemitizmle mücadele, yalnızca bireysel nefretle değil; devlet şiddetinin meşrulaştırılmasına karşı durmakla da mümkündür.
Yahudi bilim adamı Chomsky’nin “İsrail’in işgal altındaki topraklardaki uygulamaları Güney Afrika Apartheid’inden çok daha kötü” ve “Apartheid’i bile bir ‘hediye’ olarak nitelendirmek gerekir” ifadeleri, 2014 Democracy Now! röportajında çok ses getirmişti. Chomsky burada, Güney Afrika Apartheid’inin siyah nüfusa sınırlı özerklik (Bantustanlar) tanıdığını, oysa İsrail’in işgal politikalarının Filistinlilere hiçbir kalıcı statü bırakmadığını savunuyordu. Bu karşılaştırma, Chomsky’nin anarşist ve anti-emperyalist teorik çerçevesinde yer alırken İsrail’i ABD destekli bir “settler-colonial” yapı olarak konumlandırmıştır. Şüphe yok ki İsrail’in günümüz katliamlarında ABD hükümetinin büyük payı vardır.
Gerçek çözüm, Yahudiliği bir devletin politikalarından kurtarmakla ve Filistin meselesini insan hakları temelinde ele almakla mümkündür. Aksi halde, yok olmakla zorunlu sürgünün eşiğinde sıkışmış kalmış olan Filistinliler, aynı adaletsiz düzenin kurbanı olmaya devam edeceklerdir.
Kaynakça
-Arendt, H. (1951). The origins of totalitarianism. New York, NY: Harcourt, Brace & Company.
-Butler, J. (2012). Parting ways: Jewishness and the critique of Zionism. New York, NY: Columbia University Press.
-Chomsky, N. (1999). Fateful triangle: The United States, Israel, and the Palestinians (Updated ed.). London: Pluto Press.
-Finkelstein, N. G. (2000). The Holocaust industry: Reflections on the exploitation of Jewish suffering. London: Verso.
-Finkelstein, N. G. (2018). Gaza: An inquest into its martyrdom. Berkeley, CA: University of California Press.
-Ilan Pappé. (2006). The ethnic cleansing of Palestine. Oxford: Oneworld Publications.
-Khalidi, R. (2020). The hundred years’ war on Palestine: A history of settler colonialism and resistance, 1917–2017. New York, NY: Metropolitan Books.
-Lentin, R. (2014). Anti-Semitism and Islamophobia: The dynamics of exclusion. London: Zed Books.
-Said, E. W. (1979). Orientalism. New York, NY: Vintage Books.
-Said, E. W. (1993). The politics of dispossession: The struggle for Palestinian self-determination, 1969–1994. New York, NY: Pantheon Books.
-Shlaim, A. (2009). Israel and Palestine: Reappraisals, revisions, refutations. London: Verso.
-United Nations Human Rights Council. (2017). Report of the Special Rapporteur on the situation of human rights in the Palestinian territories occupied since 1967. Geneva: United Nations.
-United Nations Office for the Coordination of Humanitarian Affairs. (2023). Occupied Palestinian Territory: Humanitarian needs overview. New York: United Nations.
-Wolfe, P. (2006). Settler colonialism and the elimination of the native. Journal of Genocide Research, 8(4), 387–409. https://doi.org/10.1080/14623520601056240