“Anne olmak pişmanlık mı?” Anneliğin değeri ve toplumsal algı

ZEHRA TÜRKMEN

Son günlerde BBC Türkçe’de yayımlanan ve özellikle yalnızca Arapça ve Türkçeye çevrilerek servis edilen bir haber, annelik kavramı üzerinden dikkat çekici bir tartışma başlatmaya çalışıyor. Annelik konusunda küresel ölçekte hazırlanmış vahiy ve fıtrat dışı bir içeriğin özellikle Müslüman toplumların gündemine taşınıp yaygınlaştırılması, bunun sıradan bir tercüme aktarımı olmadığını gösteriyor. BBC’nin bu tezviratı bizim aile ve ümmet yapımızı ve maruf örfümüzü bozmaya dönük ben-merkezci Batılı paradigmanın yeni bir saldırı ve tahrifat versiyonunu ifade etmektedir. Çünkü insan egosunu kutsayan bu yaklaşım ne kadın fıtratını ne de vahyi olarak yaratılış hikmetini kâle almayan bir müstağnilik ve sınırsız özgürlük taraftarı bir yaklaşım.

Haberde, bazı kadınların anne olmaktan pişmanlık duyduklarını” ifade eden anlatılar öne çıkarılıyor. Bu anlatılarda annelik; bireysel özgürlüğü sınırlayan, hayatı daraltan, ekonomik ve psikolojik açıdan yıpratıcı bir süreç olarak tasvir ediliyor. Hatta bazı ifadelerde anneliğin kaçınılmaz bir tuzak” gibi sunulması, kullanılan dilin ne kadar keskin ve genelleyici olduğunu gösteriyor. Oysa bu tür bireysel deneyimlerin, istisnai örnekler olmaktan çıkarılıp genel bir durumu temsil ediyormuş gibi aktarılması, anneliğe dair dengeli bir bakışı gölgelemektedir.

Elbette annelik kolay değildir.  Kur’an-ı Kerim de bu zorlukları inkâr etmez; aksine açıkça dile getirir. İnsanın annesi tarafından (Lokman, 31/14; Ahkaf, 46/15)zorluk üstüne zorlukla taşındığı” ve büyük bir emekle büyütüldüğü hatırlatılır. Ancak burada dikkat çekici olan nokta, bu zorluğun bir değersizlik sebebi olarak değil; aksine saygı ve sorumluluk doğuran bir hakikat olarak sunulmasıdır. Kur’an’da anneye yönelik vurgu, yalnızca biyolojik bir bağa değil; fedakârlık, sabır ve merhametle örülmüş bir emeğe işaret eder.

İslam düşüncesinde annelik, sadece çocuğu dünyaya getiren bir rol olarak değil; insanın inşasında belirleyici bir merkez olarak ele alınır. Bu nedenle İslam tarihine baktığımızda  anneliğin sadece biyolojik çocuğa yönelik bir sorumlulukla sınırlı olmadığını; bir kadının, ümmetin çocuklarına da anne olduğunu görmekteyiz. Bunun en güzel örneği Annemiz Hatice (r.a.)’dır. Sadece kendi çocuklarına değil, İslam davasına hizmet eden genç Müslümanlara da şefkat ve rehberlik göstermiştir. Benzer şekilde bugün ümmet coğrafyasının birçok yerinde ve özellikle Gazze’deki kadınlar, savaş ve zorluk koşullarında yalnızca kendi ailelerini değil, ümmetin çocuklarını korumuş, onları eğitmiş ve manevi olarak desteklemişlerdir. Bu örnekler, anneliğin bireysel sınırları aşarak toplumsal olan ümmet boyutuna taşındığını gösterir; fedakârlığın ve şefkatin ölçüsüz bir biçimde yayılabileceğini ortaya koyar.

Ayrıca anneliğin, çocuğun fiziksel ihtiyaçlarının ötesinde onun ahlaki ve ruhsal gelişiminde  de temel bir rehber olduğu kabul edilir. Bu yaklaşımda annelik; görünmeyen ama en derin etkiyi bırakan bir emek biçimidir. Bir insanın karakterinin, değerlerinin ve hayata bakışının şekillenmesinde annenin rolü vazgeçilmezdir.

Aynı çerçevede, anneliğin aile kurumu içinde önemli bir rolü olduğu; toplumun sürekliliğinin büyük ölçüde bu rolün sağlıklı şekilde yaşanmasına bağlı bulunduğu vurgulanır. Annelik, sadece bireysel bir tercih değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluk alanıdır. Bu nedenle anneliğin değersizleştirilmesi, aslında toplumun kendi temelini zayıflatması anlamına gelir.

Bugün anneliğin tartışılır hâle gelmesinin arka planında ise daha geniş bir zihniyet değişimi vardır. İnsanlar artık birbirlerini tanırken öncelikle kimlikler, unvanlar ve statüler üzerinden değerlendirmektedir. Bir insanın değeri; yaptığı iş, sahip olduğu kariyer ve ekonomik gücü ile ölçülür hâle gelmiştir. Bu bakış açısı, üretim ve görünür başarı odaklı olduğu için; ev hanımlığını ve anneliği görünmez, hatta zamanla değersiz bir konuma itmektedir.

Oysa bir insan yetiştirmek, ölçülebilir başarı kriterleriyle kıyaslanamayacak kadar derin ve uzun vadeli bir sorumluluktur. Sabır, merhamet, süreklilik ve fedakârlık gerektirir. Bu yönüyle annelik, yalnızca bireysel bir rol değil; medeniyet kurucu bir işlev taşır.

Elbette şunun altını çizmek gerekir. Anne kadar baba figürü de çocuğun gelişiminde merkezi bir rol oynar. Kur’an’da aile içindeki sorumlulukların paylaşımı ve babanın rehberliğinin önemi vurgulanır: Erkekler, kadınlar üzerinde koruyucu ve sorumlu olarak görevlendirilmişlerdir” (Nisa, 4/34). Baba, çocuğun güven duygusunu ve toplumsal sorumluluk bilincini güçlendiren bir yapı taşıdır. Anne ve babanın birlikte sağladığı rehberlik, çocuğun dengeli bir kimlik geliştirmesi açısından vazgeçilmezdir.

Burada gözden kaçırılmaması gereken önemli nokta şudur: Anneliğin zorlaşmasının sebepleri, anneliğin kendisinden değil; onu kuşatan sosyal ve kültürel şartlardan kaynaklanmaktadır. Aile bağlarının zayıflaması, destek mekanizmalarının azalması, bireyselleşmenin artması ve insanların birbirine karşı daha mesafeli, daha kompleksli yaklaşması; anneliği daha ağır bir deneyime dönüştürmektedir. Bu sorunları görmezden gelip doğrudan anneliği problemli bir yapı gibi sunmak, çözüm üretmek yerine meseleyi daha da derinleştirir.

Sonuç olarak annelik, ne tek taraflı bir şekilde yüceltilerek gerçeklikten koparılmalı ne de bu tür haberlerde olduğu gibi olumsuz bir kalıba sıkıştırılmalıdır. Ancak özellikle belirli toplumlara yönelik olarak seçilmiş bir dil ve çerçeveyle sunulan içeriklerin dikkatle değerlendirilmesi gerekir. Çünkü anneliği değersizleştiren bir söylem, sadece bireysel algıları değil; toplumun geleceğini de doğrudan etkiler.

Bu nedenle yapılması gereken, anneliği tartışma konusu hâline getirmek değil; onu daha iyi anlamak, desteklemek ve hak ettiği değeri yeniden hatırlatmaktır. Çünkü güçlü toplumlar, anneliğin kıymetini bilen ve onu koruyan toplumlar arasından çıkar. Unutulmamalı ki Kur’an’da dört yerde geçen “ümmet” kavramı "kavim, halk, topluluk, önder" anlamlarına gelir ve bu ifade Arapça kökenli olup, temelde anne" anlamına gelen “umm” (أمّ) kelimesinden türemiştir. Dolayısıyla “umm/anne” aynı zamanda sadece doğan çocuğun değil oluşan topluluğun veya oluşturacağımız veya ıslah edip dirilteceğimiz İslam ümmetinin de biyolojik kaynak potansiyelini gösterir.

Doğum öncesi ve sonrası sıhhat ve fıtrat şartlarını gözetmesi gereken annenin emeği oldukça önemlidir. Tüm zorluklarına rağmen, bu büyük emek ve fedakârlıklar sonunda göğsümüzü gere gere “anneyim” diyebilmek, belki de hiçbir unvanla kıyaslanamayacak en derin ve en hakiki değerdir.