Anadil (2)

Ahmet Türk'ün TBMM DTP Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşmanın bir bölümünde Kürtçe kullanmasını değerlendirmeye çalıştığım dünkü yazımı, bugün devam etmek üzere şu soru ile bitirmiştim:

Peki o zaman soralım: Kürtçenin bugün ve yakın gelecekte TBMM'de ikinci dil olarak kullanımına geçilmesini beklemek gerçekçi bir umut mudur?

Ben bu beklentiyi (varsa eğer) hiç mi hiç gerçekçi bulmuyorum. Çünkü bu beklentinin önündeki en büyük engel Kürtçenin, önüne çıkarılan engellerin de etkisiyle gelişimini ve yaygınlaşmasını (Türkiye'den söz ediyoruz tabii ki) yeterince gerçekleştirememiş olmasıdır. Ülkedeki bütün Kürtler (bunun içinde birçok DTP milletvekilinin de olduğu söyleniyor) tarafından bile layıkıyla bilinmeyen-kullanılmayan, anadili olanlar dışında hemen hiç kimsenin bugüne kadar öğrenmek zahmetine katlanmadığı bir dilin simultane çeviri sistemi vasıtasıyla Meclis'in ikinci dili haline getirilmesini istemek gerçekçi bir öneri olabilir mi?

Derdimi yanlış anlatmıyorumdur umarım; Türkiye'de bir “bölgesel dili”(?) kullanan vatandaşların sayısı nüfusun 1/3'üne yaklaşmışsa (Hasip Kaplan, “20 milyon Kürt”ten söz ediyor) Kanada örneğinde olduğu gibi parlamentoda ikinci bir dile gerek olduğu tabii ki tartışmaya açılabilir. Ama söylediğim gibi, bu dilin ülke içinde ne derece bir kültür dili olduğu ve ne derece yaygınlaştığı göz önüne alınarak. Ayrıca bu şartların gerçekleşmesi de yetmez. Anadili farklı olan nüfusun diğer bölümümün Kürtler kadar Kürtçeye hakim olmaları da gerekir. Gerekir, çünkü böylece, TBMM'de ve yerel meclislerde herkes bu iki dili kullanarak konuşup-tartışabilsinler, “parlamento”nun varlık nedeni ortaya çıksın.

Kaplan'ın “20milyon Kürt”ten söz etmesi üzerinde de duralım biraz. Verilen sayı doğru mudur değil midir bilmiyorum. Ayrıca sadece ben değil, Kürt nüfusun sayısını ülkede kimse bilmiyor. “Anadili”ne ilişkin soru sayımlardan kalktığı için konuya ilişkin sayı konuya ilişkin sayı kimin tahminde bulunduğuna göre değişiyor. Oysa bakın, Türkiye'nin “dil” konusunda da örnek aldığı söylenen Fransa'da yedi “bölgesel dil”i konuşanların sayıları aşağı yukarı bellidir.

Demek ki, “anadili” meselesini hakkıyla konuşup-tartışabilmemiz için biz de her şeyden önce söz konusu sayı hakkında aşağı yukarı mutabık kalmalıyız.

Önümde UNESCO'nun birkaç yıl önce yayınlanmış “Mültikültürel Avrupa'da Dilsel Çeşitlilik” başlıklı bir araştırmanın değerlendirilmesi var. Hollanda'da çalışan iki araştırmacının (Guus Extra ve Kutlay Yağmur) elinden çıkma bu araştırma 2000 yılında Batı Avrupa şehirlerinde yaşayan 35 yaşın altındaki nüfusun 1/3'ünden fazlasının göçmen kökenli olduğunu söylüyor. Önümdeki yazı Lahey'de yapılan bir araştırmanın sonuçlarına ilişkin verdiği bilgi de çok dikkat çekici: 135 ilk ve orta öğretim okulunda 4 ve 17 yaşları arasındaki 41 600 öğrenci üzerinde yapılan araştırma, öğrencilerin ortalama yüzde 45'inin evlerinde Hollanda dilinden başka bir dili kullandıklarına işaret ediyor. Araştırma sonuçlarından hareketle varılan sonuç bizim için (de) çok önemli: Avrupa düzeyinde “bölgesel diller” eğitim sistemine sokularak bir biçimde yasal destek görürken, göçmen dilleri üvey evlat muamelesi görmekte olduğu için bu haksızlık giderilmelidir. Araştırmacılar bu tarzın iyi bir örneğini Avusturalya'da bulmuşlar. Bu ülkenin bir federe devletinde (Victoria) 2000 yılından itibaren, ilk ve orta okullarda o zamana kadar önerilen ikinci diller (Fransızca, Almanca, İtalyanca ve Latince) yerlerini 41 çeşit dile terk etmiş. Böylece ikinci dil sıralaması Endonezya dili, İtalyanca, Japonca, Almanca ve Fransızcaya dönüşmüş.

Bu kısa bilgileri şunun için hatırlatıyorum: “Küreselleşme” beraberinde sadece sermayenin değil farkı kültürler ve dolayısıyla dillerin de küresel hareketini, karşılıklı etkileşimini getiriyor.

Artık sadece geleneksel “göçmen ülkeleri” değil, elverişli bütün ülkeler artık oranları her gün artan göçmenlerle birlikte yaşamak zorundadır. Büyük bölümü ülkelerine geri dönmeyen göçmenlerin bundan böyle yaşadıkları yeni vatanlarında anadillerine daha sıkı sarılacakları da bellidir. Bu sayısal ve çok kültürlülük yönünde bilinçlenme karşısında Avrupa'nın bugünkü siyasal-hukuksal yapısını ilelebet muhafaza edebileceği ileri sürülebilir mi? Avrupa Birliği'ni oluşturan ülkelerde vatandaş statüsünü kazanmamış milyonlarca göçmeni hesaba katmayan bir Avrupa Parlamentosu'nun ilelebet halihazır yapısını koruyabileceği ileri sürülebilir mi? Avrupa'da evlerin dışına taşamayan onlarca anadilinin hep bu çerçevede kalacakları ileri sürülebilir mi?

Sanmıyorum. Ne zaman olur, kim görür bilemem ama Avrupa'nın bu çeşitlilik karşısında çok fazla direnebileceğini ben de sanmıyorum.

Bakın, Ahmet Türk'ün Kürtçe konuşması derken nerelere geldik.

YENİ ŞAFAK