Amerika- Rusya ve tarafdarlarının Suriye tahtırevallisi..

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Suriye Buhranı'nın diğer arab rejimlerinde son 1,5 yıldır bir dip dalgası şeklinde görülen sosyo-politik buhranlardan çok daha çetin olabileceği tahmin ediliyordu..

Çünkü, buradaki diktatörlük, hem geçmişteki Baas rejiminin kanlı uygulamalarının sorulacağı korkuları içindeydi, hem de, Suriye halkı içinden çok küçük bir azlığa dayanıyordu..

Nusayrî alevîleri denilen ve Hâfız Esed ve ailesininin de mensubu olduğu inanç toplumu yüzde 12'lerdeydi.. Yüzde 8 kadar da, çoğu hristiyan olmak üzere, başka dinlerden halk kesimleri vardı.. (Ki, Suriye Dışişleri Bakanı Velîd Muallim'in ismine bakarak, yanılma durumu olmasın.. Velîd Muallim de, tıpkı, Saddam rejiminin uzun yıllar Dışbakanlığını yapan Tarıq Aziz gibi, hrıstiyan kesime mensub bir kimsedir.. Tarıq Aziz'in hristiyan ve asıl isminin Tarıq Mihail Yuhanna Aziz olduğunu ve mensubu olduğu kesimin ve emperyalist güç odaklarının menfaatlerinin sözcüsü gibi davrandığı, bu satırların sahibince 25  yıl öncelerde sözkonusu edildiğinde, bunu bazıları sırf Saddam düşmanlığının sevkıyle yazdığımızı sanıyordu.. Ama, Saddam düştükten sonra, Saddam ve çevresindeki niceleri idâm olunurken, o dönemin bütün uygulamalarının en az 25 yıl en üst uygulayıcı ve sorumlularından birisi olan Tarıq Aziz'in, başta Vatikan olmak üzere, hemen bütün emparyalist Batı'nın açık himayesiyle, cezaevinde bile değil de, ağır hasta olduğu gerekçe gösterilerek, gözhapsinde tutulmakla yetinildiğini ve bunun mânâsını hatırlayalım..)

Bu parantez içi bilginin gözönünde bulundurulması şunun için önemli..

Suriye'de 43 yıllık Baas ve Esed Hanedanı tahakkümü, varlığını, Nusayrî -alevî azlığı + Hrıstiyan azlık unsurlar + Sünnî sermayedâr ve eşraf (denilen) kesim arasındaki dengeye dayandırıyordu..

Sadece en üst değil, hattâ orta dereceli yönetim birimleri ve ordu komutanları bile, hep bu dengeye göre şekilleniyor ve piramidin tepesinde ise, Esed Hanedanı ve Baas Partisi'nin 45 yıllık  ideolojik uygulayıcıları bulunuyordu.. Yani, su başlarını devler tutmuş..

Halkın büyük kesimi ise, âdetâ, yok sayılıyor..

BU NASIL BİR İTAAT ANLAYIŞI?

Ama, yazık ki, ordunun büyük gövdesini, kendilerini emir kulu bilen ve kumandanlarca, yönetimin başında bulunanlarca, verilen emirleri yerine getirmenin suç sayılmaması gerektiğini ileri süren ve zanneden geleneksel Emevî kültürünün ve itaat anlayışının bağlısı olan sünnî müslüman kesimin çocukları oluşturuyor.. Ve o 'asker'ler, kendi halklarını ezip geçiyorlar.. Tıpkı, kemalist -laik rejimin ordusunun asıl gövdesini oluşturan askerlerin de, 1925'lerden itibaren, kendi mensub oldukları müslüman halkı, yukardaki diktatörlerin, zorbaların, kaatillerin rejimlerine ve emirlerine itaati kutsal zannederek defalarca ezmeleri örneğinde olduğu gibi..

Ki, İran-Irak arasında, 1980-88 arası 8 yıl süren ve iki taraftan, en az 1 milyon insanın eridiği kanlı savaşta da, Irak ordusunun yüzde 80'i şiî-müslüman halkın çocukları olduğu halde, onlar da, Saddam'ın emriyle hareket etmekten kaçınmıyorlar ve kendileriyle aynı mezhebî safta ve şiî- İslam yorumunu kendi sosyal düzeninin temeli yapmış olan İİC nizamının askerleri ve halkı için en acımasız saldırıları yapıyordu..

*

Şimdi, Suriye'de son 1,5 yıl içinde meydana gelen kanlı mücadele içinde hayatlarını kaybeden insanların sayısı, 15 bin civarında olarak telaffuz ediliyor.. Ki, Suriye resmî makamlarınca, sadece öldürülen asker, polis ve diğer resmî güçlerin sayısı bile 6 bin civarında gösterilmektedir..

Yakılıp yıkılan şehirler ise, ayrı bir facia.. Hemen bütün büyük yerleşim merkezleri ve başkent Şam'ın çevresindeki Duma ve diğer yerleşim birimleri, aylardır bombardıman ve top atışlarıyla harabeye dönmüş durumda.. Türkiye'ye sığınan Suriye'lilerin sayısı 35 bin kişiyi aşmış.. Ürdün'de 100 binden fazla.. Lübnan'da da 250 bin civarında.. Evlerini-barklarını, herşeylerini yitirmiş veya terketmek zorunda kalmış olan bu bu büyük kitlelerin barındırılması ve iaşesinin, hangi zor şartlar altında cereyan ettiği de ayrıca gözönüne getirilecek olursa., facianın boyutları biraz daha iyi anlaşılabilir..

Bu kadar büyük bir facia karşısında, Suriye Baas rejiminin bu tabloyu terörle mücadele olarak görmesi ve göstermesi o kadar önemli değil.. (Hatırlayalım ki, kendi ideolojilerinin hayata tahakkümünün kırılması ihtimali sözkonusu olunca, kemalist-laik  T.C. uygulamasının 1925'lerden beri yürüttüğü sindirme toplumu sindirme politikası da, aynı acımasız ve vahşî çizgiyi gösteriyordu.. Ortadoğu coğrafyasında, laik temelli bir çok rejimin ve hele de Baas ideolojisine göre iktidara gelmiş olan Saddam rejimiyle Suriye Baas rejiminin de kemalist geleneği takib ettiklerini görmek gerekiyor..)

Bu rejimlerin, müslüman bir halkın ensesine oturup onları haksız olarak yönetmekte oldukları halde, kendilerini meşrû' yönetici gibi göstermeye devam edişlerini anlamak o kadar zor değil..  

Asıl korkunç ve acı verici olan, bir kısım müslüman toplum veya kesimlerin bile, bu korkunç cinayetleri işleyen diktatörlüklere karşı mücadele veren bir halk kesiminin karşısında, diktatörlerin, zorbaların tarafında yer almaları ve hadiselere sadece başlarındaki veya sempati duydukları rejimlerin devlet siyasetlerine uygun olarak bir tavır belirlemeleridir.. 

*

Suriye'deki bu kanlı tablonun nasıl bir sona varacağını kestirmek zor..

Temenni edelim ki, son 40 yıldır, Hâfız Esed döneminin başından beri bir gelenek haline gelen diplomatik durum, tekrarlanmaya.. Çünkü, bu sütunda daha önce de defalarca işaret olunduğu üzere, Hâfız Esed ve onun diplomasi timi, hele Ortadoğu'daki buhranlarla ilgili olarak  tertib olunan  uluslararası görüşmelerde, poker masasına elleri boş olarak gelip, masadan, bütün kartları toplayarak kalkan bir  oyuncu şeklinde tarif olunurdu..

Şimdi, aynı durum tekrarlanabilir..

EMPERYALİST -ŞEYTANÎ GÜÇLER, BEŞŞAR ESED'İ GİZLİCE KORUMUYOR MU?

Emperyalist Batı dünyası ve onların Ortadoğu'daki temsilcisi, ileri karakolu konumunda olan sionist

İsrail rejimi,  yarınlarda Suriye toplumunun da Tunus ve Mısır'daki gibi İslamî eğilimiyle ön plana çıkan cereyan ve kesimlerin iktidara gelebileceği korkusuyla Esed rejimini tercih ettiğini göstermiştir..

BM. Güvenlik Konseyi adına duruma müdahale ediyor durumundaki Kofi Annan Planı'nın uygulamaya konulduğu Nisan-2012 başından bu zamana kadar Suriye'de öldürülen insan sayısı, 4 500 civarındadır.. Böyleyken, emperyalist karar merkezleri hâlâ ayak sürümekte ve eli o kadar kanlı olan Beşşar Esed iktidardan uzaklaştırılsa bile, Esed Hanedanı'ndan veya Baas Partisi kadrolarından bir başkasının işbaşına getirilmesine ağırlık vermekte ve fakat bunun nasıl olacağını kestirememekte..

Rusya ise, Sovyetler Birliği'nin güçlü olduğu, 50 yıl öncelerin Soğuk Savaş dönemlerinden sonra, Doğu  Akdeniz ve Ortadoğu'da elinde kalan tek stratejik üss konumundaki Suriye'yi kolayca yitirmemek için, Çin ve İran'ı (ve o da Irak'ı) yanına alarak, bu kan deryasının daha bir büyümekte oluşuna umursamaz ve sadece kendi stratejik maslahat ve menfaatlerini düşünerek yaklaşmakte..

Beşşar Esed'in İran televizyonuna geçen hafta,verdiği mülâkatta, 'kendisinin devrilmek istenmesinin Filistin'e verdiği destek yüzünden olduğu' şeklinde, İran halkına, 'Doğru diyor..'  dedirtecek argumanlara başvurmasının ve bu görüşün şimdilerde, en üst dereceli İran yetkililerince de tekrarlanmasının gerçeği ne kadar yansıttığı bir ayrı konu.. Ama, İran tarafı ve medyasının, değerlendirmesi ve  Türkiye'yi Suriye konusunda Amerika'nın yanında yer almakla suçlamasını devamlı tekrarlarken, Türkiye'nin Suriye'ye 910 km. uzunluğunda bir sınıra sahib olduğunu ve oradaki bir yangından kendi evinin de etkilenmemesi için, Batı ve NATO  ittifakı içinde olmasa bile, her ülkeden daha fazla ilgilenebileceği gerçeğini gözardı etmesi; ve kezâ, İran'ın bu konuda kimlerle birlikte olduğu açısından, tersinden benzer şekilde değerlendirileceğini düşünmemiş olması düşünülemez herhalde..

Suûdî  ve Ürdün Krallığı gibi komşu rejimlerin Esed rejiminin devrilmesi için, içerde mücadele veren gruplara destek verdiği, malî ve askerî kaynak sağladığı da gizlenmiyor.. Mısır'da İkhvan-ul' Muslimîyn destekli bir Muhammed Mursî'nin Cumhurbaşkanlığı'na seçilmiş olması herhalde, Esed rejimi için en sevimsiz gelişmelerden birisi olsa gerek..  Muhammed Mursî'nin, Beşşar Esed tarafından gönderilen kutlama mesajını geri çevirdiğine dair haberlerin doğruluğu veya yalanlığı konusunda birbirini reddeden iddialar mevcud ise de, böyle bir geri çevriliş kuvvetle muhtemeldir..

*

BUNCA KATLİÂMA RAĞMEN, SAF BELİRLEMEKTEKİ BU ZORLANMA, NORMAL Mİ?

Bizi daha bir yakından ilgilendiren ve acı veren durum ise, başka zamanlarda, başka ülkelerdeki nice gelişmeler sözkonusu olduğunda, genelde yaklaşımları benzer olan ülkemizdeki müslüman kesimlerin, Suriye konusu gündeme gelince..

Birbirlerine düşman kardeşler durumuna gelmiş olmalarıdır.. Daha başka yerlerdeki zulümler ve hele müslüman kanı akması karşısında ortak acı ile ortak tavır belirleyen bu kesimlerin, şimdi, Suriye'deki bu kanlı içsavaşta öldürülenlerin sayısı 15 bin'i geçtiği bildirildiği halde, müşterek bir tavır ortaya koymak ne kelime, bir de birbirlerine karşı husûmet besler bir duruma gelmiş olmaları, Suriye Buhranı'nın ne kadar çetrefilli olduğunun bir diğer işaretidir..

Halbuki, diğer bütün diktatörlük rejimleri yıkılırken, hepimiz müştereken seviniyorduk..

Ama, sıra Suriye'ye gelince, kendimizi sorgulamak, yerine, bazı devletlerin bir takım strateji veya menfaat hesablarını kendi temel inançlarımızın üzerine çıkararak, bazılarımız nasıl oldu da, diktatörlerin yanında yer alabildiler?

Bu gibilerin tek gerekçeleri, Filistin'e destek verdiği iddiası..

Filistin'e destek veriyor gözükerek, bazılarımızın kalbini yumuşatmaya çalışan bir diktatörlük sisteminin, bizi tongaya düşürmekte olduğunu,  Filistin'li kardeşlerine asıl yardım yapan müslüman bir halkın, onbinler halinde nasıl da öldürüldüğünü ve bütün zenginliklerinin yok edilerek, yardımlaşma yollarının tıkandığını nasıl oluyor da görmüyoruz? Her kim olursa olsun, ister  Tayyib Erdoğan, ister Beşşar Esed, isterse, bir başkaları, her kim olursa olsun; bizim mes'elemiz, kişilerin şahsî tavır ve tasarrufları değil, temel inanç kriterlerimiz, ölçülerimiz değil midir? Vicdanımızı birilerine, birilerinin yanılmazlığı kanaatine tahsis etmeye, kiralamaya kalkışırsa, izin mi vereceğiz?

Dileyelim ki, Allah'u Tealâ, hepimize şuur ve idrak uyanıklığı versin de; yarınlarda kalblerimiz  beyinlerimiz ve ellerimiz aynı hedefler için birleşsin.. Yoksa, nasıl kavuşur, ellerimiz tekrar? 

*

SURİYE,  İNİSİYATİFİ ELE GEÇİRMEK İÇİN Mİ VURMUŞTU, O UÇAĞI?

Bu gelişmeler sürerken, Türkiye'ye aid bir savaş uçağının, Suriye karasuları civarında düşürülmüş olması tabloyu daha bir başkalaştırdı.. Neredeyse, iki ülke bir savaşın eşiğine sürüklenir gibi bir durum ortaya çıktı..

Tekrar hatırlayalım ki, T.C. Hükûmeti, silahsız bir keşif/ savaş uçağının, Samandağı- Lazqiye arasındaki yaklaşık 40 km.lik mesafede, dar bir alanda, saatte 1400 km.'lik hızla ve radar sistemiyle ilgili bir test ve keşif uçuşu yaparken, bir ara Suriye hava sahasına girdiğini ve kendi radar merkezince uyarılınca rotasını değiştirdiğini ve o terkedişten 15 dakika sonra, Suriye hava sahası dışında, 13. mil uzakta uluslararası hava sahasında, vurulup Suriye kara suları içine düştüğünü, bu konuda elinde uydu resimlerinin ve radar bilgilerinin bulunduğunu açıklamıştır. Bu uçağın uçaksavar roketlerince değil, radarda görülmeyen bir füze tarafından ve ihtarsız olarak vurulmuş olabileceğini belirtmekte..

*

Ama, Suriye rejimi, bu iddiayı kabul etmemekte ve küçük bir uçaksavar bataryasınca, yani yakından vurulduğunu ve uçağın Türkiye'ye aid olduğunu daha sonra anladıklarını ileri sürmekte..

Ne var ki, Rusya elinde daha başka belge ve bilgiler olduğunu belirtmekte; Wall Streit Journal isimli Amerikan gazetesi ise, ismini açıklamadığı Amerikan makamları adına diye yazdığı haberde, uçağın Suriye hava sahasında vurulduğunu iddia etmekte..

Türkiye Hükûmeti, kendi iddialarına çok güvenmekte ama, bu uydu fotoğrafları veya radar bilgileri üzerinde, Amerika, Rusya ve İsrail rejimi gibi, bu teknolojide etkinlikleri bilinen odaklarca bir manipulasyon olamaz mı, o da düşünülmelidir.. Ve ortaya T. C. Hükûmeti'ni kasıdlı olarak güç duruma düşürecek ve hattâ, iki rejimi bir savaşa sürükleyecek  manipulasyonlar da ihtimal dışı tutulmamalıdır..

SURİYE, AMERİKA VE RUSYA 'NIN GÜÇ YARIŞTIRMA ALANINA DÖNMÜŞTÜR..

Suriye Buhranı, bugün, bir tahtırevalli durumundadır; (hâlâ da dünyadaki en büyük maddî gücün kendisi olduğu havasını vermeye çalışan) B. Amerika ve (Sovyetler Birliği  günlerindeki eski günlerine ve gücüne yeniden  döndüğü havasını dünyaya vermeye çalışan) Rusya,  kendilerini ateşe atmıyacak şekilde bir güç denemesi yapıyorlar..

Buhranın bu kadar uzaması ve geleceğinin belirsiz olması, bu yüzden..

Hatırlayalım ki, Sakaashvili liderliğindeki Gürcistan, Rusya'nın şemsiyesi altından çıkıp Amerikan şemsiyesi altına girmekte etkili adımlar atınca, Rusya, nasıl ki, Gürcistan'ın Abhasia ve Güney Osetia gibi bazı bölümlerini bu ülkeden kopardığında, Amerika bu duruma karşı çıkmadıysa; Suriye de bir başka rövanş alanı olabilir.. Sonunda kim pes eder, söylemesi kolay değil..

Ama, diplomasi mahfillerine daha şimdiden, Kıbrıs'ın güneyinde, Kıbrıs Cumhuriyeti adına hükûmet etmekte olan Rum Yönetimi'nin Rusya'ya, Suriye'nin Tartus limanı yerine Güney Kıbrıs limanlarını tahsis edebileceği iddiası düştüğüne göre, bu ihtimali sadece, 'Olmaz' diye geçiştirmek de bir mânâ ifade etmez..

Dış siyaset,  adı üstündü, dış etkenlerin iç etkenlerden çok dafa fazla olduğu bir alandır ve nice hesablar yapılır ki, sonunda, elde olanların da tamamen gittiği veya beklenmeyen fırsatların ortaya çıktığı durumlarla karşılaşılabir..

Ve hesabları yapanların da ötesinde, asıl ve şaşmaz hesabı yapan bir yüce irade daha vardır ki, o da bir ayrı ve asıl gözönünde bulundurulması gereken husustur..

*

BEŞŞAR ESED, MÂKUL GÖZÜKMEYE ÇALIŞARAK  GÜÇ GÖSTERİSİ YAPIYOR..

Bu vesileyle, Beşşar Esed'in bir İstanbul gazetesine Cumhuriyet'e verdiği mülâkatta söylediklerine de değinmek gerekiyor, özetle.. (Bu mülâkatın, Esed'in Türkiye medyasındaki en ateşli savunucusu durumunda olan Suriye'li Hüsnü Mahallî aracılığıyla temin edildiğini ayrıca söylemeye gerek yok..)

Esed, Türkiye halkını ve kamuoyunun tepkisi törpülemek için iyi hazırlandığı anlaşılan bu mülâkatta, oldukça dikkatli, mantıklı ve sevecen bir görünüm vermeye çalışıyor ve kendisine göre mantıklı argumanları kullanmaya dikkat gösteriyordu.. Ama, yine de satır aralarında bir çok tutarsızlıklar ve yanlış bilgiler ve bilgilendirmeler ve hattâ yanıltma çabaları kendisini hissettiriyordu..

3,4, 5  Temmuz günleri yayınlanan bu mülâkatta, Esed,  'İsrail uçağı sandık, keşke vurmasaydık' başlığıyla yayımlanan bölümde, 'Türkiye'ye aid bir RF-4E keşif uçağını küçük bir uçaksavar bataryası ile düşürdüklerini'  iddia ediyordu.. Bu, uçağın çok yakından ve alçaktan uçtuğu mânâsına geliyordu; yani, Suriye ulusal hava sahasında.. Çünkü, bu bataryaların ateş menzili, 2,5 km. kadardır..

Esed,  'düşürene kadar da uçağın kime aid olduğunu bilmediklerini' söylüyor ve  'Uçak, İsrail uçaklarının daha önce 3 kez kullandığı koridoru kullanıyordu. Radarlarımızda görmediğimiz ve bilgi de verilmediği için askerler düşürdü. Bu uçak çok alçakta uçuyordu ve sahile yaklaştığı anda düşürülmüştür. Türkiyeye aid olduğunu, düşürdükten sonra öğrendik. Yüzde yüz Keşke düşürmeseydik diyorum..' diyor ve 'uçağı Türkiyenin iddia ettiği gibi uluslararası hava sahasında düşürmüş olsalar 'özür dilemek'ten çekinmeyeceklerini' de belirtiyor ve 'iki ülke arasında ikisinin de zarar göreceği bir sıcak çatışmaya dönüşmesine izin vermeyeceğiz.'(...) Erdoğan hükümeti ne yaparsa yapsın Türkiye sınırına yığınak yapmadık ve yapmayacağız. Türk halkı dostumuzdur ve bizi anlayacaktır. Türkiye hükümetinin Suriyeye düşman olmasının bir önemi yok. Eğer Türk halkı düşmanlık beslemeye başlarsa işte o zaman sorun var demektir.' diye ekliyordu..

*

Esed, bu arada, Türkiye makamlarıyla ve TSK'yla hiçbir irtibat kanalının kalmadığını iddia ediyor, ama, -eğer, tercümede bir yanlış aktarım yoksa- kendi sözleriyle çelişkiye de düşüyor: Çünkü, 'Türkiye'nin bir uçağının kaybolduğıunu açıklamasından sonra, bizim düşürdüğümüz uçağın Türkiye'ye aid olduğunu anladık' diyor ve 'hemen Türkiye tarafını haberdar ettiklerini'  söylüyor.. Demek ki, bir  irtibat kanalı varmış..

*

Esed'in sözlerindeki bir diğer tutarsızlık da;  'Burada çok bilinmeyen önemli bir nokta var. O da şu: Türk uçağının geldiği güzergâh İsrail uçaklarının daha önce 3 kez hava sahamıza girmeye yeltendiği güzergâhtır. Dolayısıyla o taraftan gelen bir uçak, Suriye askeri açısından İsrail uçağı olarak algılanıyor. Düşman uçağı olarak kabul edildi ve hızlı biçimde tepki gösterildi, ateş edildi.' şeklindeki sözleri..

İsrail rejimi savaş uçaklarının Suriye hava sahasında sadece uçuş değil, bombardımanlara bile giriştiği bilinirken, Esed, Türkiye'ye aid bir savaş uçağını İsrail uçağı zannederek vurduk derken, geçmişte, hangi İsrail uçağına, ateş açtıklarını iddia ve isbat edebilir mi?

Esed'in, 'Uçağın hiçbir ön uyarı yapılmadan vurulması, hangi uluslararası hukuk kuralıyla bağdaşır?- Silahsız bir keşif uçağıydı. Buna rağmen neden vurdunuz?- Hava sahanıza girişi radarlarınızda nasıl göremezsiniz?' şeklindeki sorulara verdiği karşılıklar da, ipe un sermek kabilinden, mazeret olarak iyi hazırlanmış ve  sorumluluğu sadece o uçaksavar bataryasındaki askerlere bırakan zoraki bir savunma çabası mahiyetinde. olup, 'Bu kesinlikle siyasî bir karar değildir. (…) Eğer bu bir İsrail uçağı olsaydı tabii ki mutlu olabilirdim.'  sözleri, geçmiş uygulamalara bakıldığında, pek inandırıcı gözükmüyor..

*

TAYYİB ERDOĞAN'IN MÜSLÜMANLARLA İLGİLENMEK SUÇU!!

Beşşar Esed'in Tayyîb Erdoğan'la henüz iki sene öncelere kadar çok iyi ilişkiler kurduğunu hatırlayan bazıları, bugün böyle bir noktaya nasıl gelindiğini anlamakta zorlandıklarını  söylüyorlar..

Bu konuya, önce, Şubat-2012'de, Türkiyeli bazı gazetecilerle yaptığı sohbette, Suriye Dışbakanı Velîd Muallim açıklık getirmiş ve Erdoğan'ın, Suriye içindeki İslamcı kesimlere, İkhwan'ul- Muslimîyn'e daha geniş hareket alanı açılmasını istediğini, asıl soğukluğun buradan kaynaklandığını açıklamıştı..

Beşşar Esed'in son mülâkatında söylediklerinin 4 Temmuz günü yayınlanan bölümünde de bu konuya değiniliyordu..  O bölümden bazı kısımlar göz atalım:

*

- Siz ve Başbakan Erdoğan ailelerinizle birlikte tatil yapacak kadar yakındınız. Ne oldu da bu hale geldiniz?

- Bunu anlamak için sorulması gereken şudur: Kim değişti? Ben mi, o mu? (…) Onun ve ekibinin kafasındaki proje daha büyük bir proje. Suriye’den daha büyük. Hatta benim pozisyonumu da kapsayan bir proje. Kendi özel ajandası var. Teröristlerin Suriye’de özgür olmasını, onlara baskı yapılmamasını, tutuklanmamalarını, kendimizi onlara karşı savunmamamızı istiyordu. Bunları yapsak çok da mutlu olacaktı.

- Kimden bahsediyorsunuz? İhvan (Müslüman Kardeşler) hareketi mi?

- İhvan bunlardan bir bölümü. İlk görüşmelerimizden beri Suriye’deki Müslüman Kardeşler hareketi konusunda hep çok heyecanlıydı. Onlarla o kadar çok ilgiliydi ki, Türkiye-Suriye ilişkilerinin gelişmesine onların sorunlarına verdiği önemi göstermezdi. Müslüman Kardeşler’e yardım etme ve onları savunma içgüdüsü, Erdoğan’ın izlediği Suriye politikasının gerçek çıkış ve dayanak noktasını oluşturmuştur. Elbette biz bu konuda ne Erdoğan’a ne de başka birine izin verdik, vermeyeceğiz.

- Söylediklerinizden Erdoğan değişti anlamı çıkıyor? Tam olarak neydi değişen?

- Aslında Erdoğan’dan çok koşullar değişti. Ve bu yeni koşullar Erdoğan’ın gerçek yüzünü ortaya çıkardı. Şu örneklerle anlatayım: İsrail, Gazze’ye saldırdığında Erdoğan’ın tavrını hepimiz biliyoruz. Ancak benzer bir saldırıyı aynı İsrail 2006 yılında Lübnan’a yaptığında Erdoğan aynı tonda tepki göstermedi. Oysa hem Gazze hem de Lübnan’dakiler tek düşman olan İsrail’e karşı savaşıyor. İsrail iki tarafta da neredeyse eşit sayıda, yaklaşık 1600 kişi öldürdü. Neden işin içinde Hamas olunca Gazze’ye sahip çıkıyor, bağırıp çağırıyor da, konu Hizbullah’ın bulunduğu Lübnan’a gelince hiç sesi çıkmıyordu?

- Size göre neden?

- Mezhepsel dürtülerle hareket ediyor da onun için. Bu çıkışlar hep zihninin arkasını yansıtıyor. Çünkü Hamas ile Hizbullah arasında mezhepsel farklılık var. Örneğin ikiyüzlü biçimde Suriye halkı için ağlıyor da neden Körfez ülkelerinde öldürülenler için ağlamıyor? O ülkelerin demokrasi sorunlarına neden karışmıyor?

*

(Burada da, Beşşar Esed'in ve Suriye Baas rejiminin hangi inanç grubuna dayandığı hatırlanmasa da, Esed'in asıl yanıltıcı sözleri,  İsrail rejiminin Güney Lübnan'a karşı giriştiği ve 34 gün süren saldırı dönemine aid..  Çünkü, o zaman, Tayyîb Erdoğan'ın özel çabasıyla, Kuala Lumpur'da toplanan İslam Konferansı Teşkilatı toplantısına arab rejimlerinden Cumhurbaşkanı, Kral veya Başbakan seviyesinde hemen hiç kimse gibi,   Esed de gelmemişti..  Orada, Tayyîb Erdoğan, bu ilgisizlik karşısında açıkça, 'Yarın hepiniz aynı tehlikeyle karşılaşabilirsiniz.. ' diye eleştirilerde bulunmuştu..)

*BEŞŞAR ESED, KENDİ AÇISINDAN, SAMİMÎ DE SÖYLÜYOR OLABİLİR Mİ?

Beşşar Esed'le yapılan bu mülakat sırasında sorulan bazı sorular ve cevabları da ilginçti.. Meselâ:

'- Görevi hangi koşulda bırakırsınız? Bu süreç yeter ki işlesin, gerekirse ben görevi bırakırım. Ben olmasam da olur diyebiliyor musunuz?
-
Evet tabii ki. Benim kalmam ve gitmemle halkım ve ülkem kurtuluyorsa niye tutunayım ki. Bir gün bile kalmam. (...)

- Ölene kadar bu koltukta oturacak mısınız?

-Asla koltuk merakım olmadı. (...) insanlar benden rahatsız oluyorsa çeker giderim de. Ülkemde de milyonlarca insan beni istemediğinde tabii ki giderim. İstenmediğim yerde niye oturayım?

- Siz Türk hükümeti ile halkı ayırmaya çalışıyorsunuz, ama Türk halkı, yönetiminiz altında Suriye’de işlerin yanlış gittiğini düşünüyor. Bu ülkede onlarca masum insan, çocuk ölüyor her gün. Bu acı görüntüyü nasıl bitireceksiniz?

- İran Şahı Pehlevi’yi hatırlar mısınız? Bölgenin en önemli ülkesinin başındaydı, güçlü ordusu vardı, tüm dünya tarafından destekleniyordu. Peki halkının önünde durabildi mi? Hayır. Ben de aynı durumda olsaydım yani arkamda halk olmasa ben de dayanamazdım. Devrilirdim. Ben nasıl duruyorum hâlâ? 15 aydır Suriye’de söylediğiniz şeyler yaşanıyor. Herkes benim kısa sürede düşeceğimin hesabını yapıyordu. Bütün hesaplar şaştı.

Herkes şunu anladı ki bu Suriye içinde bir olay değil. Dışarıdan desteklenen bir oyun... Birçok Arap ülkesinden radikal İslamcı kişi Suriye içine sokularak terör eylemleri yaptırılıyor. Bu teröristlerin sınırlardan kaçırılan gelişmiş silahları var. Dışarıdan gelen çok da para var. Ülkemde belki birçok kişi yönetimimden mutlu değil. Ama bu dış destekli terör eylemlerini gördükçe devletlerine sahip çıkıyorlar.

Devrimden söz ediyorlar. Devrim asla silahlı çetelerle olmaz. Yapacaksa halk yapar. Hiçbir güç ne kadar güçlü olursa olsun gerçek halk devrimini yenemez. Ancak biz şu anda halkla değil, terörist gruplarla savaşıyoruz. Savaşacağız da. Çünkü kendimizi ve halkımızı korumamız gerekli.

Siz benzer durumda kendinizi savunmaz mıydınız? Terörist gruplara izin mi verirdiniz? Türkiye ülkesinin güneydoğusunda terörle mücadele adı altında silahla mücadele yaparken, biz niye yapmayalım? Biz de sizin için “Türkiye, halkını öldürüyor” mu diyeceğiz? Türkiye teröristlerle mücadele ediyor. Aynısı bizim için de geçerli. O yüzden de bize yönelik eleştirilerde çifte standart var. Bu da kabul edilemez.'

*

Beşşar Esed'in burada da, sanki doğru sözler söylediği sanılabilir, bazılarınca..

Ama, Türkiye Hükûmeti, silahlı kişi, gruplarla veya örgütlerle kişilerce mücadele ederken,  geçmişte yapılmışsa da, bugün, sivil, savunmasız kitleleri ve şehirlerini bombardıman etmiyor..

(Sadece, Aralık-2011'in son günlerinde, Uludere civarında, Irak sınırından Türkiye'ye girmek üzere oldukları belirlenen kaçakçıların ve katırlarının  PKK'lılara aid olduğunun sanılması üzerine, sınırın 200 metre kadar Irak tarafı,  bombalanmış ve Roboski Faciası meydana gelmiş, 34 kişinin parçalandığı yaşanmıştı, ama, o zaman bile, hükûmet o konunun bir hata sonucunda olduğunu meydana geldiğini kabul etmiş ve o yarayı daha da iltihablandırmamak için, normal dışı iyileştirici tedbirlere başvurmuştu..)

İkinci bir husus da şu ki, Beşşar Esed, halkı tarafından, seçilmiş birisi değildi..  Babası Hâfız Esed'in 30 yıllık kanlı diktatörlüğünün sonunda ölümü üzerine, Baas ideolojisinin öngördüğü üzere ve mensub olduğu inanç grubunun azlık diktatöryasına dayalı bir yönetim piramidinin tepesine oturtulmuştur.. Ve Suriye'nin müslüman halkı, hâlâ da o zorbalığın vesayeti altındadır.. Gerçi, T.C. rejimi de, 90 yıla yaklaşan ömrü boyunca kemalist-laik tahakkümün vesayeti altındadır, ama, bu tahakküm zincirinin en azından son 8-10 yıldır, büyük çapta kırılmaya çalışıldığı, herhalde halkımız tarafından da görülüyor..

ARKAMDAKİ HALKI ÖLDÜRÜR MÜYÜM?’ SÖZÜNDEKİ GİZLİ İTİRAF

Devam ediyor, Beşşar'la konuşma:

-Geçen yıl ilk demokrasi protestolarını silahla bastırdığınız için pişman mısınız?

Tabii sonuçta biz de insanız. Hatalar yapabiliyoruz. Şu olmasaydı da şu olsaydı denebilir ve bu gayet normal. Ancak burada temel kriter içerideki hatalarla dış faktörlerin birbirine oranıdır. Dış müdahalelerin rolü bizim hatamızdan fazla ve daha zararlı. (…)

- Söylediğiniz gibi isyancılarla savaşıyorsanız bunca masum sivil ve çocuk ölümünü nasıl izah ediyorsunuz? Bu tabloda sizin hiç mi sorumluluğunuz yok?

- Benim için “Beşşar öldürüyor” diyenlere şunu soruyorum: Benim yanımda olan halkımı ben neden öldüreyim ki? Herkes biliyor ki iktidara geldiğim günden bu yana bu halk benden yana. Halk benim bu çizgimi savunmasa ben stratejik kararlar alabilir miydim? Örneğin İsrail ile barış görüşmelerine oturabilir miydim? Filistin ve Lübnan’ı destekleyebilir miydim? Benim gücüm halktan geliyor. Öyleyse çıkıp halkımı öldürerek arkamdaki desteği ortadan kaldırmam ne kadar mantıklı olur ki? Ben asıl öldürürsem bu halkı kaybetmiş olurum. (...) Ben halkım sayesinde ayaktayım.'

*

Evet, Beşşar Esed'in sözleri arasından bu cümleler, dikkat çekici.. Kendisi bunlara inanıyor da olabilir..

Ama, o, 'arkamdaki halkı öldürür müyüm?' derken, 'arkamda olmayanı öldürürüm'  diye bir itirafta da bulunmuş olmuyor mu ve Esed Hanedanı'nın ve Baas rejiminin son 40 küsur yıllık diktatörlüğü  ve hele de 1982 - Hama Keatliâmı bu konuda zâten yeterince açık değil mi?

*

GECENİN EN KARANLIK ÂNI, ŞAFAĞIN EN YAKIN OLDUĞU ÂNDIR!

Bütün bunlardan sonra..

Suriye Buhranı'nın ve arab kemalizmi (veya kemalizmin arabî versiyonu) diye tercüme edilebilecek olan Baas ideolojisi diktatörlüğünün daha çok kan akıtabileceği, Türkiye'deki 80 küsur yıllık gizli-açık diktatörlüğün yaptıklarına bakılarak da anlaşılabilir..

Ama, gecenin en karanlık ânı, şafağın sökmesine en yakın olan ândır..

Yenilmez sanılan nice güçler, kudretler, şahlar, padişahlar, imparatorlar gelip geçti ki, bu dünyadan, hepsinin sonu, bir varmış- bir yokmuşa döndü..

Yeter ki, herbirimizi, stratejik veya sair menfaat hesablarıyla, tarihin yanlış tarafında yer almıyalım..  Bizi şu veya bu kafir gücün yanında yer almakla suçlayanlar olabilir.. Bu, hele de bugünün dünyasında kaçınılmaz bir şey.. Her birimizin yanına şu veya bu emperyalist ve şeytanî güç yaklaşabilir.. Bu gibi yanaşmalardan ne kadar uzak durursak duralım, onlardan birilerini yanımızda veya karşımızda bulabiliriz.. Hele de dış siyasette..

Asıl mes'elemiz,  zulüm düzenlerinin, diktatörlerin, zâlimlerin, kan içicilerin, Allah'ın hür olarak yarattığı insanları, halkları  esir etmek ve köle yapmak isteyen zorbaların yanında değil;  mazlûmların, mustaz'afların (hakları gasbedildiği için zayıf hale düşürülmüş olanların), haklıların yanında yer almak olmalıdır..

Biz Suriye'nin mazlum ve müslüman halkının yanındayız; yanımızda veya karşımızda birilerinin olup olmaması temel mes'elemiz değildir.. Bugün bu dikkatle mazlumların, mustaz'afların yanında, haklıların yanında yer alışımızı kendi hedeflerine, şeytanî emellerine çarpıtmak isteyenler olursa, bugünkü temel ve aslî ölçülere bağlılığımız ve bu bağlılıktan kaynaklanan iradî tavırlarımız ve hattâ reflekslerimizle, o gibi kötü niyetlilere karşı da daha güçlü tepkiler verebiliriz.. Ama, basit stratejik veya ideolojik kurnazlık hesablarıyla, zâlimlere, kan dökücülere destek verirken, Allah karşısında da, gelecek nesiller karşısında da zelîl duruma düşmez miyiz?