Allah’ın Sembolleri ile Kalplerin Takvası..

SİNAN ÖN

İnsanların ahiret yurduna yolculuğunda durakları vardır. Nefes alıp yol azığı hazırladığı, enerji depolayıp yeniden yola koyulduğu duraklar. Allah’ın bizlerden istediği kulluk bilincini kuşanabilmek bu duraklardan nasıl istifade edebildiğimizle de alakalı. Yönünü kaybetmiş, rehberini unutmuş yolcuların, karanlık dehlizlerde kaybolması kaçınılmaz tehlikelerden. Bu yüzden Allah hidayet kavramını ‘çöl rehberlerine’ verilen hadi kökünden türetiyor. Çölde yolunu kaybetmiş Ademoğlu’na çölde yolunu bulma fırsatı sunuyor.

Tüm nimetlere sahip, alabildiğince cazip bir hayatta, bilim ve teknolojinin yol göstericiliğinde kendini arayan insan, yine çölün rehberine muhtaç kalmakta ve yollara düşmekte! Etrafı kuşatılmış, yüksek binalar ve renkli neonlarla sönük bırakılmaya çalışılmış çölün ortasında bir Mabed! Ebrehe’nin başaramadığını daha sinsi, daha zalim ve acımasızca yapmaya çalışanlara rağmen onlara da değerlerini takdim eden kutlu Mabed!

‘Ben insanları ve cinleri bana kulluk etsinler diye yarattım’ (51/56) diyen Rabbe karşı müstağnileşen insan, bu yolculuğu arınma, kendini hatırlama ve Rabbine ahdini tazeleme konusunda başlangıç noktası kılmalıdır.

Bilindiği üzere bu beldeye yolculukta hedef, Allah’ın sembolleridir. Rabbinin emri ile ‘insanları hacca çağıran’ Hz.İbrahim (22/27) onlardan ‘Allah’ın sembollerine saygı’ göstermelerini bekler. Çünkü bu ‘kalplerin takvası’ ile alakalıdır. (22/32) Bu sembolleri küçümsemek, saygı göstermemek ya da aşırı anlam yüklemek, ne anlama geldiklerini bilmemekle alakalıdır.

Çağrı tüm insanlığadır ancak icabet edenler sadece teslim olanlardır. Hz.İbrahim Kabe’yi her türlü şirk unsurundan temizlemiş, Rabbi anmaya, tevhide ve takvaya davet etmektedir. Bu çağrıya şirk bulaşmamalı, halis olarak icabet edilmelidir. Çünkü; ‘Yoluna gücü yetenlerin Kabe’ye gelerek haccetmeleri, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır.’ (3/97)

Çağrıya ‘lebbeyk’ diyerek yanıt vermek, son derece özel olan bu davete icabet etmek, Allah’ın seçkin davetlileri arasında olunduğu bilinci ile hareket etmek, iman edenlere yakışan bir davranıştır.

Her yolculukta olduğu gibi yol azığı hazırlanır. Bu yolculuğun en önemli azığı ise ‘takvadır.’ (2/197)  Sabrın sınandığı, belki de ilk tüketildiği yer yolculuktur. Heyecan, stres ve çilesi olan bu yolculuk meşakkatli bir sürecin işaretidir. Takva azığını sağlam alanlar bu yolculukta diğer ihtiyaçların esiri olmazlar. Düne kadar kızgın çöllerde, her türlü cefa ve sıkıntı yanında, tehlikelerle dolu yapılan yolculuklardan, bugün birkaç saat süren konforlu yolculuklara insanlar pek alışamamış gözüküyor! Ne kadar da az şükrediyoruz!

İslamı ‘daima bir yol’ olarak zikreden Hz.Muhammed’in, ‘dünyada gurbetteymiş gibi davranmamız gerektiği’ tavsiyesini bilen yolcu, gideceği yolun sonunda ‘esenlik yurdunu’ hedeflemelidir. Yol azığını takva ile hazırlayanlar, Hz. İbrahim ile başlayan, Hz. Muhammed ile devam eden geçmişin izlerini takip edip, geleceğe dair umutlarını tazelerler.

Artık buluşma vakti gelmiştir. ‘Musa mikatımıza gelip de Rabbi onunla konuşunca; Rabbim! Bana kendini gösterde sana bakayım! dedi.’ (7/43) Arapça vakit kelimesinden türeyen mikat, tayin edilen vakit, buluşma vakti anlamlarına gelir.

Haklarında hüküm verilecek olan büyük günde yani kıyamette, ‘insanların Allah’a kavuşma vakti’ (mikat) olarak anılmaktadır. (78/17) Her randevunun belirli bir zamanı olduğu gibi belirli bir yeri de vardır. Mikat bu buluşma yeri ve zamanını belirtir. Dolayısı ile bu sınıra gelindiği zaman Rab ile buluşmanın, O’na kavuşmanın, heyecanı yaşanır. Mikat sınırlarına giren yolcu kendini ‘Tur dağına Allah ile konuşmaya giden Hz.Musa’ gibi hissetmelidir.

Mikatı geri dönüşü olmayan iyi ile kötü, hak ile batıl ayrımının yapıldığı ‘yevmü’l fasl’ denilen ahiretteki hüküm günü olarak görmek ve o güne hazırlık yapmanın bilincine varmak olarak değerlendirmek gerekmektedir.

Başlangıç önemli olmakla beraber asıl olan buluşma sonucunda elde edilecek nimettir. Niyet, sabır, gayret, samimiyet başlangıçta var olduğu gibi sonuçta da hedeflenmelidir. Çünkü yolcu üzerine takva elbisesini giymiş ve Rabbinin rızasını kazanmanın yollarını aramaktadır.

Bu takva elbisesini ise İhram sembolize eder. (7/26) Yasak olmayan bazı fiiller artık yasaktır. Namaza başlandığı vakit ya da oruca niyetlenildiği zaman olduğu gibi. İki parça basit, dikişsiz havlu makamdan, mevkiden ve tüm imtiyazlardan vazgeçmenin simgesidir. Sosyal ve ekonomik tüm statüler bir kenara bırakılıp, Allah katında herkesin eşit olduğu kabul edilir.

Dış örtüsünü eşitleyenlerden kalplerdeki kibri, müstağniliği, ayrımcılığı, sınıf farklarını da eşitleyip takva elbisesini kuşanmaları beklenir. Harem bölgesinde dünyevi kudret, makam, mevki ve varlığın bir anlam ifade etmediği, Hz.Adem’in yaratılış zamanı saflığına sahip bir anlayışla olunmalıdır.

İhram ayrıca ölen her müslümanın giyeceği kefenin sembolüdür. ‘Ölmeden önce ölme’ bilincini yaşayan her müslüman, yeniden dirilişin provasını yapar. Müslüman dünyada iken ölüm elbisesini giyer, mahşer gününe gidiyormuşcasına kefenlenir. O ana kadar kıymetli bilinen herşey ihramın beyazlığı içinde erir ve sadece Rabbe kul olunduğu hatırlanır.

Artık ‘kötü söz, çirkin davranış, günaha sapma ve kavga yoktur.’ (2/197) Kur’an İhram yasaklarını üç ana katagoride toplar. Bunlar; rafes adı verilen, cinsel arzularla alakalı konuşmada dahil şehevi yasaklar, fısk ve fücur adı verilen, her türlü günah, kötülük ve suçlar ve cidal adı verilen, başkaları ile kavga, kapışma, tartışma, sövüşme ve dövüşme gibi olumsuz davranışlardır.

İnsanı şehvetine, nefsine ve başkalarına karşı korumaya dönük olan bu yasaklar dışında, Hz. Muhammed’in fiili uygulamaları da uyulması gereken kurallardandır. Yolculuğun bu kısmında yolcu kendine ve kendi dışında olan tüm aleme karşı sorumludur. Sıkıntı vermez, sıkıntılı durumu ortadan kaldırmakla yükümlüdür. Öfkelenmez, kimseyi incitmez, güler yüzlüdür, böylece imtihanı kazanmanın yollarını arar.

Hedef, Allah’ın saygın evi Kabe’dir. ‘Kabe insanlar için ayakta kalma sebebidir’ (5/97) Ayakta kalma, canlanma, dirilme, ümmet olma, nimete sahip çıkma anlamlarını taşır. Ayakta kalmanın sembolü, yüzyıllardır her türlü yıkıma, doğal afete, darbeye, saldırıya karşı ayakta kalan Allah’ın evidir. Yönümüzün merkezi, ibedetlerimizin menzilidir. Allah’ın evim diye şereflendirdiği, kalpleri titreten ilk ibadet yeri, Hz.İbrahim’in mirası, Hz.Muhammed’in arınma mekanıdır. Ümmetin birliği, dirliği ve kurtuluş umududur. İstikamet için, birleştirici ve bütünleştirici olmak için Kabe’yi anlamak gerekmektedir. Çünkü ‘orada apaçık belgeler, İbrahim’in makamı vardır. Kim oraya girerse güvende olur.’ (3/97) Kabe, İnsanlığın ortak kelimesi ve tüm insanlığın kurtuluş reçetesidir.

Kabe’ye her gidişte sukünet ve huşu içerisinde olmak, Kur’an okumak, dua, istiğfar, tesbih ve tekbirlerle Allah’ı anmak, başkalarını rahatsız etmemek, geçiş yerlerinde oturarak veya namaz kılarak izdihama sebep olmamak, ‘meclislerinizde kardeşlerinize yer açın’ ilkesi gereği saflarımızda müslümanlara yer açmak sorumluluklarımızdandır. Kısa bir süreliğine Rabbine misafir olan yolcu, ev sahibine ve diğer misafirlere karşı adap kurallarını unutmamalıdır.

Kabe bir semboldür. Bu sembole yaklaşırken asıl ölçülmesi gereken, Allah’a olan olan yakınlığımız olmalıdır. Bunun en güzel yolu ise kulluk bilincini hayatın tamamını kuşatacak şekilde taşımakla olur. ‘Nefsimizin bizlere fısıldadığını dahi bilen’ (50/17) Allah’ın huzurunda bağırarak, yüksek sesle terennüm ederek dua etmek bu yönü ile sorgulanmaya muhtaç bir davranıştır.

Kabe’ye özel yapılan ibedetlerden en önemlisi Tavaf’tır. (22/29) Evrende maddenin en küçük parçası atomdan, en büyük galaksilere kadar herşey tavaf halindedir. ‘Her biri bir yörüngede seyretmektedir.’ (36/40) Kabe’nin etrafında tavaf eden müslümanda çekim alanına girmeli, yörüngeye kendini bırakmalıdır. Müminler denizinde bir damla olabilmenin zevkine ulaşabilmelidir.

Tavaf kainatın ve yaratılışın özeti, teslimiyetin ve ilahi taktire boyun eğişin sembolüdür. Hz. Muhammed’in buyurduğu gibi; ‘Allah bizim görünüşümüze, malımıza, mülkümüze bakmaz, yalnızca kalplerimize ve amellerimize bakar.’  Bu yüzden Kabe ile insanın kalbi arasında sıkı bir ilşiki vardır ve insanın kalbi Kabe tarafında kalacak şekilde tavaf yapılır.

Tavafta müminler takva dışında eşitlenip, tevhidin simgesi birlik olurlar. Bu dönüş Allah’ın emrine amade olup, O’na yürekten bağlandığımızı, yolunda herşeyi feda edebileceğimizi, yalnızca O’na yönelip, yalnızca O’nun huzurunda eğileceğimizi ve O’dan başkasına ibadet ve kulluk etmeyeceğimizin göstergesi olmalıdır. Mümin tavaf sırasında Allah’ın huzurunda olduğunun farkına varmalı, O’na yaraşan tazim ve hürmet ile korku ve umut arasında bir muhabbet beslemeli ve döne döne iman evini, gönül evini, kalbini yeniden inşa etmelidir.

Say, Arafat, vakfe, Şeytan taşlama, Zemzem gibi herbiri kendi başına bir yazının konusu olan sembolleri, yazının hacmi dolayısı ile hatırlatarak geçerken bir tanesine değinmeden geçemeyeceğim. O da Hacer-i Esved! Tavafın başlama noktasını göstermek gibi pratik bir faydası olan bu sembol, bugün müslümanların durumunu göstermesi açısından ibret verici bir işleve sahip!

Hacer-i Esved’i selamlama, Allah’a verilen ahdi yenileme anlamına gelir. Hz. Peygamber müsaitse öper, değilse eliyle veya bastonuyla selamlayarak tavafa başlardı. O, güçlü kuvvetli Hz. Ömer’i, zayıf bünyeli kimselere eziyet verebileceği gerekçesi ile uyarmış, kalabalık ise uzaktan istilam etmesini söylemiştir.(ibn Hanbel Müsned I-28) Yine Ata b. Ebi Rebah; ‘Hacer-i Esved kalabalık olduğu zaman kimseye eziyet verme! Eziyet de çekme, geç!’ (İbn Ebi Şeybe, Musannef, Hac 69) tavsiyesinde bulunmuştur.

O zamanlar şimdiki kadar kalabalık olmamasına rağmen izdiham olmaması adına alınan tedbirler dikkat çekicidir. Bugün ise, sünnete uyma adına kardeşine eziyet veren bencil ve egoist davranışlar asla tasvip edilemez! Ki burada sünnet olan öpmek değil, selamlamaktır.

Bunun yanında asıl olan taşın kendisi değil Hz.Peygamber’in sünneti ve örnek davranışıdır. Mümin; ‘Allah’ım, Kitabını ve Peygamberlerini tasdik ederek sana geldim’ diyerek tavafa başlar ve Hz. Ömer’in sözünü unutmaz; ‘Biliyorum ki, sen bir taşsın. Ne zarar ne de fayda verirsin. Eğer Resülüllah’ın sana dokunduğunu görmeseydim sana el sürmezdim.’

Ümmetin hali ortadayken, zulüm, sömürü, ifsad, sapkınlık, savaş, katliam, tecavüz, fahşa had safhaya ulaşmışken bunları hatırlamayıp, dünya egemenlerinin tahakkümünden kurtulabilmek için Allah’tan yardım istemeyi düşünmeyip, Allah’ın sembollerine, sembollerin sahibinin önüne geçirerek tazim göstermek, en hafifi ile basiretsizliktir. Bu yüzden Allah’tan öncelikle istenmesi gereken; ‘Allah’ım müslümanlara izzet, iffet ve basiret nasip et, tekrar nimetine sahip çıkan toplulukları aramızdan çıkar, sen hikmetli gören ve hikmetli davrananların en hayırlısısın, bizlere de hikmetli davranmanın yolunu göster’ olmalıdır. Allah, amellerimizi zayi edecek değildir, yeter ki kendi ellerimizle heba etmeyelim...