Allah'ın rahmetini sınırlama hadsizliği

MURAT KAYACAN

(Kâfirlere cennetlikleri göstererek)Allah'ın kendilerine rahmet etmeyeceğine yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı?’ (derler). (Sonra o zayıf görülen müminlere denilir ki:) Girin cennete! Size bir korku yoktur ve üzülmeyeceksiniz de!" (el-A`râf 7/49)

A`râf burçlarında (cennet ile cehennem arasındaki yüksek surlarda) bekleyenlerin, cehenneme sürüklenen mağrur zalimlere seslenerek onların dünyadaki güçlerinin ve kibrinin hiçbir işe yaramadığını yüzlerine vurmalarının (el-A'raf 7/48) ardından, Kur'an bu kez dikkatleri hor görülen müminlere çevirir. el-A'raf 7/49 ayetiyle dünyada iken o zalimlerin tahkir ettiği, dışladığı ve “Allah bunlara rahmet etmez.” diyerek alay ettiği zayıf müminlerden söz eder. Ayetin temel konusu, kibrin ahiretteki hüsranı ve ilahi merhametin insanların kurduğu önyargılı kalıplara sığmayacağı gerçeğidir.

Hor Görülenlerin Yükselişi

Müfessirler, Resûlullah (s) döneminde Allah’a ortak koşanların horladıklarının, zayıf müminlerden olan Selman, Bilâl, Habbâb ve Suheyb gibi kimseler olduğunu belirtir.1 Müşrikler dünyada iken bu kimselerin hak dini temsil edemeyeceğini savunuyor ve Allah'ın rahmetinin onlara asla ulaşmayacağına yemin ediyorlardı. Putperestler müminleri zayıf görmüş, değer vermemiş ve kimi zaman onları alaya almıştır. Nitekim yüce Allah, toplumun üst tabakasının bu küçümseyici bakışını ve bunun arka planındaki ilahi sınamayı şöyle beyan etmektedir: “İşte böyle ‘Aramızda Allah’ın kendilerine lütufta bulunduğu kimseler de bunlar mı?’ demeleri için onların bir kısmını diğerleriyle işte böyle imtihan ettik. Allah şükredenleri bilmez mi?” (el-En`am 6/53). Ancak ahirette durum tersine dönecek; dünyada kendilerini üstün görenler, küçümsedikleri bu insanların yüksek derecelere ulaştığını görünce büyük bir pişmanlık yaşayacaklardır. Bu manzara, onların üzüntü ve nedametini daha da artıracaktır.2

Rahmet Üzerinde Vesayet İddiası

Risalet dönemindeki Mekke aristokrasisi, zayıf müminlere Allah’ın rahmet (lā yenāluhumullâhu bi rahmetin /لَا یَنَالُهُمُ ٱللَّهُ بِرَحۡمَةٍۚ ) etmeyeceğine dair kendilerinden son derece emin bir şekilde yemin edebilecek kadar haddi aşıyordu. Bu sadece sosyolojik bir alay değil, doğrudan doğruya ilahi iradeye ipotek koyma cüretidir. Yüce Allah’ın “ilahi meşiet”ini (dileme) ve lütuf sırrını anlamayan, Allah’ın fiillerini insanın dar nedensellik anlayışıyla sınırlandırmaya çalışan her düşünce tevhid açısından problemlidir. Nitekim Allah resûlü, insanların değer ölçüleri ile yüce Allah'ın değer ölçüsünün aynı olmadığını şöyle ifade etmiştir: “Size cennet ehlini haber vereyim mi? Onlar, zayıf görülen ve horlanan kimselerdir. Öyle ki Allah adına yemin etseler Allah onların yeminlerini mutlaka gerçekleştirir (Yani Allah, dostlarıyla beraberdir. Onlara yardım eder ve yeminlerini boşa çıkarmaz.). Size cehennem ehlini haber vereyim mi? Onlar ise katı yürekli, kaba, malı ve gücüyle böbürlenen, kibirli kimselerdir.”3

Günümüzde de bu kibrin farklı silüetleriyle karşılaşıyoruz. Bazıları kendisini dindarlığın, entelektüelliğin veya belirli bir toplumsal zümrenin merkezine yerleştiriyor. Kendi ölçülerine uymayanları, hata yaptığını düşündüklerini ya da zayıf gördüklerini peşinen “hüsrana uğramış” kimse ilan ediyor. Oysa bu dışlayıcı bakış, özünde cahiliye dönemi kibrinin günümüze yansımasından başka bir şey değildir. Dünyada güç, statü ve servet gibi cahili bariyerler sebebiyle hak ettiği itibarı görmeyen nice samimi insan, ahirette Allah’ın rahmetine en yakın kullar arasında yer alabilir. Zira Allah katındaki üstünlük ve değer ölçüsü, insanların dünyada inşa ettikleri hiyerarşilerden ve üstünlük tasavvurlarından bütünüyle farklıdır.

Sonuç

Velhasıl, A`râf sûresi 49. ayette yankılanan bu sarsıcı diyalog, ilahi merhametin insan kibrine sığmayacak kadar engin olduğunu vurgular. Yeryüzünde insanları dış görünüşlerine, maddi zayıflıklarına, sosyal statülerine veya tökezlemelerine bakarak yargılamak; hele hele onların ahiret akıbetleri hakkında kesin hükümler verip “rahmet kapılarını” yüzlerine kapatmaya kalkışmak, insanın düşebileceği en feci körlüktür. İman, insanları cennetlikler ve apaçık inkârları dışında cehennemlikler diye sınıflandırma makamı değil; insanın kendi acziyetini fark ederek Allah’ın sonsuz merhametine sığınmasıdır. Nihayetinde kurtuluş; gösterişli kalabalıkların alkışına veya statü zırhlarına bürünenlerin değil, dünyada riyadan uzak bir şekilde hakikate tutunan o “hor görülen” asil yüreklerin olacaktır.


1- Muhammed Tâhir İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-tenvîr (Tunus: Dârü’t-Tunusiyye li’n-Neşr, 1984), 8b/146.

2- Fahruddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb (Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1420/1999), 14/251.

3- İsmâil Ebu Abdillah el-Buhârî, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ, thk. Muhammed b. Züheyr Nâsır en-Nâsır (Beyrut: Dâru Tavki’n-Necat, 1422/2001), “Tefsîr”, 68/1 (No. 4918).