MESUT ŞİMŞEK / HAKSÖZ HABER
‘‘Onlar bizim öğretmenlerimiz değiller.’’
Aliya İzzetbegoviç’in, Bosna savaşının en karanlık günlerinde, nefretin ve intikamın birer siyasi enstrümana dönüştüğü bir iklimde dile getirmiş olduğu bu cümle, sarsıcı bir hikâyenin omuzlarında yükselir. Sırp çetelerinin barbarca yöntemlerine karşı aynı vahşetle mukabele etmek isteyen gençlere Aliya’nın verdiği karşılık, ahlaki bir manifesto niteliğindedir. Maruz kalınan her türlü gayriinsani saldırıya rağmen düşmanına benzemeyi reddeden bilge lider, ‘‘Onlar bizim öğretmenimiz değil, düşmanımızdır’’ diyerek ahlaki zemini terk etmemiştir. Bu sarsıcı itiraz, sanıldığının aksine herhangi bir askeri stratejiyi ifade etmez. Bu cümle dayanılması zor şartlar altında olsa dahi insan onuruna sımsıkı sarılan bir iradeyi ve en yüksek ahlaki mertebenin somut bir tecellisini ifade eder. Zira Aliya, bu ifade ile siyasetin sadece bir kazanma sanatı olmadığını, ruhu lekesiz muhafaza etmenin kirli bir zaferden daha mukaddes olduğunu tüm dünyaya ilan etmiştir.
Söz konusu ahlaki ve psikolojik zıtlığı tüm çıplaklığıyla kavrayabilmek adına meseleyi daha geniş bir perspektiften temellendirmek ufuk açıcı olacaktır. Bu bağlamda, Siyaset bilimci Nuran Pir,‘‘İki Lider, İki Miras: Onarıcı ve Yıkıcı Liderlik Bağlamında Aliya İzzetbegoviç ve Slobodan Miloseviç’’ başlıklı çalışmasında, kriz dönemlerinde toplumların ya uçuruma ya da kurtuluşa sürüklenişine dair kavramsal bir anlatı sunar. Pir, liderlik fenomenini siyasi bir makamın dar sınırlarından çıkarıp kitlelerin psikolojisini ve kimliğini şekillendiren bir katalizör olarak konumlandırırken, bu modelleri yıkıcı ve onarıcı şekilde iki temel ayrımla tasnif eder. Yıkıcı modeller, kitlelerin ilkel korkularını, bastırılmış öfkelerini ve seçilmiş travmalarını sömürerek düşmanlığı kurumsallaştıran narsisistik bir patolojiyi temsil eder. Karşı kutupta konumlanan onarıcı liderler ise grubun özsaygısını ötekini şeytanlaştırmadan ayağa kaldıran, krizin en hiddetli anlarında dahi hukuku ve ahlakı merkeze alan istisnai karakterlerdir. Aliya İzzetbegoviç ile Slobodan Miloşeviç’in aynı tarihsel kesitteki karşılaşması, onarıcı bir bilgenin kitleyi sağduyuya nasıl meczettiği ile yıkıcı bir narsistin koca bir coğrafyayı kanlı bir enkaza nasıl çevirdiğinin örneğini teşkil eder.
Düşmanına benzemenin savaşı kaybetmek olduğunu idrak eden Aliya, kötülüğün pedagojiye dönüşmesine izin vermeyen bilge bir duruşu temsil eder. Tecavüze tecavüzle, yakana yakmakla, sivili öldürene katliamla cevap verildiği takdirde düşman kendi vahşi metodolojisini bir rehber pozisyonuna geçirmiş olacaktır. Bu durum düşmanın kurallarıyla oynamayı reddeden düşmanlık ruhuna teslim olmayan bir liderin onur manifestosudur.
Bugünün dünyasına bakıldığında, Aliya’nın sergilemiş olduğu ahlaki tavrın, yerle yeksan olduğunu, küresel siyasetin koca bir karanlığa gömüldüğünü görüyoruz. İçinde bulunduğumuz çok kutuplu dünyanın kaos ikliminde, kimsenin fark etmediği, fark etse dahi göz ardı ettiği bir gerçeklik yüzümüze çarpıyor. Bu gerçeklik, yerkürenin dört bir yanına sirayet eden kriz ve çatışmalara neşter vuracak ve onu onaracak bir lider eksikliğidir. Yerel yada küresel siyasetlere bakıldığında, siyasetin artık inşa etmekle, yaraları ya da toplumları ortak bir refah zemininde buluşturmakla bir derdi kalmamış gibi görünüyor. Bunun aksine yıkıcı bir narsizmin pençesinde, toplumların primordial korkularını besleyen, travmalarını kaşıyan ve düşmanlığı bir kimlik haline getiren liderlik modeli küresel norm haline gelmiş durumda. İşte tam da bu noktada, Aliya’nın temsil ettiği olgun, derin ve onarıcı liderliğe ekmek gibi, su gibi ihtiyaç duyuyoruz.
Sözü edilen yıkıcı narsizmin ve liderlik patolojilerinin en somut yansıması, bugün Netanyahu ve Trump figürlerinde tüm çıplaklığıyla tezahür ediyor. Netanyahu ve temsil ettiği geleneğin on yıllardır Filistin ve Kudüs meselesini varoluşsal tehdit ve kalıcı düşmanlık üzerinden okuması, toplumu sürekli bir kuşatılmışlık psikolojisiyle yönetmesi, aslında Slobodan Miloseviç’in Balkanlarda sergilediği meşum stratejinin daha ileri ve daha teknolojik bir versiyonudur. Miloseviç, Sırp halkının tarihsel travmalarını kullanarak nasıl bir kan gölü yarattıysa, Netanyahu da benzer şekilde kolektif korku mekanizmasını diri tutarak kendi siyasi bekasını halkının ve komşu halkların felaketi üzerine kuruyor. Trump’ın da gerek ‘Önce Amerika’ perspektifi gerekse 7 Ekim 2023 sonrası Netanyahu’nun Gazze’de yaptığı kitlesel katliama sunduğu destek yıkıcı liderliklerinin resmidir. Dahası, İran’a belirli periyotlarla yapılan saldırılarda koçbaşı rolünü sahiplenmesi, bölgesel ve küresel sahada yarattığı yıkıcı liderlik manevralarıdır.
***
Yıkıcı liderliklerin ortak yönü incelendiğinde, siyasetin teolojik ve politik bir düzlemde kurgulanan mutlak düşmanlık algısına sığındıkları görülür. Nitekim bu yaklaşım, bugünün siyasi iklimini anlamamızda anahtar bir kelime olarak karşımıza çıkar. Bu bakış açısına göre düşman, sadece sınırın ötesindeki rakip değildir. O teolojik bir zeminden beslenen, mutlak bir kötülük olarak kodlanan ve ne yapıp edilip yok edilmesini gereken bir öteki inşasıdır. Bu kurgu, siyaseti, uzlaşı arayışlarının hiçliğini tarif eden bir sahaya iterek cadı avına dönüştürür.
Düşman figürünün tarihsel süreçte nasıl icat edildiğini ve bu icadın toplumları kontrol etmek için nasıl bir aygıta evrildiğini dikkatle deşifre etmek gerekir. Netanyahu ve Miloseviç gibi figürler tamda bu teolojik derinliği kullanarak, siyasi karşıtlarını insanlık dışı bir düzleme yerleştirir. Ve tatbiki onları yok edilmeyi bekleyen birer hedef haline getirir. Düşmanını tanımlayan her parametre kendi iktidarının sınırlarını ve kutsallığını tayin eden bir ölçüte dönüşür. Söz konusu bakış açısı, Aliya’nın öğretmenlerimiz değiller diyerek reddettiği karanlık pedagojinin, aslında ne kadar köklü ve sistematik bir düşmanlaştırma tarihine yaslandığını anlamamızı sağlar.
Çatışmaların psikolojik tarihi temellerine bakıldığında ise yıkıcı liderlerin, kitleleri nasıl bir regresyona, yani çocuksu bir gerilemeye maruz bıraktığı açıkça görülür. Miloseviç, 1389 Kosova Savaşı’nın yasını 600 yıl sonra bir intikam ateşine dönüştürerek Sırpları çocuksu, ilkel saldırganlık evresine geri götürmüştü. Bugün Netanyahu ve Trump da benzer bir psikolojik gerilemeyi tetikliyor. Halklarına ‘Biz kurbanız ve hayatta kalmak için ezmeliyiz’ mesajını kodluyorlar. Oysa onarıcı liderlik bu travmaları rehabilite etmeyi hedefler. Siyaset psikolojisi çalışmaları gösteriyor ki onarıcı lider, kendi grubunun özsaygısını artırmak için başka bir gruba ihtiyaç duymaz, grubun iç dinamiklerini iyileştirmeye, barışı ve uzlaşmayı tesis etmeye odaklanır.
Pir’in analizlerinde ortaya koyduğu onarıcı liderlik pratiği, Aliya’nın şahsında ve mücadelesinde tam karşılığını bulur. Pir’e göre bu liderlik biçimi sadece bir barışseverlikten ibaret olmayıp, kriz anlarında toplumun psikolojik bütünlüğünü koruma başarısıdır. Aliya’nın liderliği, grubun özsaygısını katledilen canlar üzerinden bir intikam ayinine dönüştürmek yerine, onları etik bir üstünlükte birleştirmiştir. Miloseviç’in narsistik tarzı Balkanlar’ı bir enkaza çevirirken, Aliya’nın sınırlı imkanlarla yürüttüğü etik mücadele Bosna’nın ruhunu kurtarmıştır. Çalışmadaki veriler, bugünün popülist yıkıcılığına karşı tek panzehirin, liderin kendi narsizmini toplumsal bir onarıma feda edebilmesi olduğunu kanıtlar niteliktedir. Bu noktada onarıcı liderlik, toplumun dağılan parçalarını adalet ve vakarla birbirine iliştiren görünmez bir iğne vazifesi görür. Onarıcı liderin motivasyonu, toplumsal hınçları merkeze almaktan ziyade sağduyuyu bir siyaset biçimi haline getirerek grubun ruhsal direncini bir kalkana dönüştürür.
Sonuç olarak, Aliya Izzetbegoviç’in mirası bugün sadece Bosna için değil, Trumpizmin, Netenyahu’nun ya da daha başka otoriter lider politikalarının, milliyetçi ve etnosentrik yaklaşımların ve son kertede yükselen aşırı sağın kuşattığı dünya için bir pusuladır. Eğer dünya, düşmanına benzemeyi reddeden, vakur duruşu tekrar hatırlamazsa, siyaset, yaraları kaşımak yerine sarmayı amaçlayan onarıcı bir zemine tahvil etmezse, her coğrafya kendi kanlı Miloseviç’ini yaratmaya devam edecektir. Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç’in bize öğrettiği üzere, en büyük zafer, savaştan sonra ellerimizin temiz kalmasıdır. Bugün ihtiyacımız olan şey, duvarlar ören, nefret kusan, toplumsal fay hatları üreten liderler değildir. Yıkılan gönülleri ve toplumları, yara almış hafızaları ve benlikleri, adaletin ve ahlakın onarıcı gücüyle yeniden inşa edecek bilgelerdir. Çünkü ancak onlar, bizim gerçek öğretmenlerimiz olabilirler.