Mehmet Rakipoğlu/Fokusplus
Aksa Tufanı ile İsrail Ne Kaybetti?- II
Aksa Tufanı, işgalci İsrail’in fasit tarihindeki en ağır güvenlik kırılmalarından birini temsil etmektedir. Bu anlamıyla Kudüs ve İslam mukaddesatını koruma amacıyla icra edilen Aksa Tufanı operasyonu, İsrail’in 1948’den bu yana maruz kaldığı en ciddi eylem olmanın ötesinde, Siyonist rejimin güvenlik doktrinini ve toplumsal algı dünyasını sarsan bir şok üretmiştir. Ancak bu nicel şokun neden olduğu etki, yalnızca askeri karar alma süreçleriyle sınırlı kalmamıştır. Bu anlamda Aksa Tufanı, İsrail toplumunda uzun süredir inşa edilen “dayanıklı ulus” ve “sürekli tehdit altında yaşamaya alışkın toplum” anlatılarını da aşındırmıştır.
Kişi başına düşen ölüm oranı üzerinden yapılan karşılaştırmalar, Aksa Tufanı’nın İsrail toplumu açısından 11 Eylül’ün ABD’de oluşturduğu psikolojik sarsıntıya benzer, hatta bazı açılardan daha yoğun bir etki ürettiğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Aksa Tufanı İsrail için sadece askeri ve siyasi kayıplara değil, aynı zamanda ciddi insani ve psikolojik kayıplara da yol açmıştır. Özellikle İsrail ordusu mensupları arasında intihar vakalarında artış görülmesi ve savaş travmasının geniş toplum kesimlerinde derin izler bırakması, bu süreçte göz ardı edilemeyecek bir boyuttur. Dolayısıyla Aksa Tufanı ile İsrail, halihazırdaki psikolojik sorunlarına bir yenisini daha eklemiş; intihar vakalarında ciddi bir artış görülmüştür.
İntihar vakalarındaki artış ve nedenleri
Aksa Tufanı sonrası dönemde İsrail’in karşı karşıya kaldığı en az görünür fakat en derin kayıplardan biri, ordu mensupları ve rezerv askerler arasında ortaya çıkan psikolojik çöküştür. Nitekim İsrail merkezli raporlar, Aksa Tufanı sonrasında asker intiharlarının alışılmadık bir şekilde arttığını göstermektedir. İsrail ordusu içinde 2024 yılında 21 asker intihar ederek yaşamına son vermiştir; bu sayı son on yılın en yüksek yıllık intihar rakamıdır. Karşılaştırmak gerekirse, 2023 yılında intihar eden asker sayısı 17 idi ve bunların en az yedisi Aksa Tufanı sonrası meydana gelmiştir. Savaşın devam ettiği 2025 yılında da intihar trendi devam etmiş; Ekim 2025’e kadar en az 17 askerin intihar ettiği bildirilmektedir.
Daha geniş bir zaman aralığı incelendiğinde, Ocak 2024 – Temmuz 2025 döneminde toplam 36 İsrail ordusu mensubu intihar etmiştir. İntihar girişimleri de ilginç noktaları ortaya çıkarmaktadır: Aynı 18 aylık dönemde 279 asker intihar girişiminde bulunmuştur. Bu veriler, her bir gerçekleşen intihar vakasına karşılık yaklaşık yedi intihar girişimi yaşandığını ortaya koymaktadır. İsrail parlamentosu Knesset’e sunulan resmi raporlar, intihar eden askerlerin giderek daha büyük bir bölümünün muharip birliklerden geldiğine işaret etmektedir. Nitekim 2017-2022 arasında intihar eden askerlerin %42-45’i muharip sınıftanken, bu oran 2024’te %78’e çıkmıştır. Bu durum, özellikle savaşa aktif katılım gösteren rezerv askerlerde intihar vakalarının arttığını göstermektedir.
İsrail Savunma Bakanlığı’nın verileri, 7 Ekim sonrası dönemde yaşanan bu intihar artışının doğrudan savaş stresiyle ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. İsrail ordusu içinde yürütülen iç soruşturmalar, son dönemdeki intihar vakalarının çoğunun “savaşın yarattığı karmaşık gerçeklikten” kaynaklandığını ortaya koymuştur. Uzun süreli muharebe ortamında kalmak, dehşet verici sahnelere tanık olmak ve silah arkadaşlarını kaybetmek gibi etkenlerin, askerlerin psikolojik dayanıklılığını aşındırdığı ve intihara sürükleyebildiği belirtilmektedir. Nitekim Ağustos 2025’te İsrail ordusu tarafından yapılan bir incelemede, son intiharların büyük ölçüde savaş kaynaklı psikolojik travmadan ileri geldiği vurgulanmıştır; uzun süre cephede kalma, şiddet sahnelerine tanıklık etme ve arkadaş kayıpları, bu intiharların en önemli ortak paydalarıdır. Ordu içinde tabu olarak kabul edilen travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) meselesi de artık alenen tartışılmakta, “savaşın sonuçları vardır” söylemiyle bu vakalar açıklanmaya çalışılmaktadır.
Artan intihar vakaları İsrail kamuoyunda ve meclisinde de yankı bulmaktadır. Knesset üyeleri, son dönemde asker intiharlarında “alışılmadık” bir artış olduğunu dile getirerek acil soruşturma ve önlem çağrısında bulunmuşlardır. Knesset Araştırma Merkezi’nin hazırladığı bir rapor, 2023 başından 2025 ortasına kadar toplam 38 askerin intihar ettiğini ve yalnızca bir haftada 3 askerin peş peşe intihar ettiği not etmektedir. Bu rakamlar, 2014’te Gazze’de yaşanan son büyük çatışmaya kıyasla üç kattan fazla artış anlamına gelmektedir. Savaşın uzamasıyla birlikte bu sayının daha da yükselebileceğine dair endişeler dile getirilmektedir. Knesset’teki Hadash ve Ta’al partilerinin oluşturduğu ittifakı temsil eden milletvekillerinden üyesi Ofer Cassif, ordu içindeki “intihar salgınının” savaş bitiminde daha da artmasının beklendiğini söyleyerek, bunun önüne geçmek için kapsamlı destek sistemlerinin kurulması gerektiğini vurgulamıştır. Cassif’e göre “askerlerini savaşa gönderip onları sonuçlarıyla tek başına yüzleşmeye terk eden” bir hükümet, aslında onlara ihanet etmektedir. Bu sert eleştiriler, intihar vakalarındaki artışın İsrail toplumunda yarattığı tedirginliği ve Aksa Tufanı nedeniyle İsrail iç siyasetinde yaşanan gerilimleri ortaya koymaktadır.
Artan psikolojik travma ve klinik bulgular
Savaşın insani maliyeti yalnızca kayıplarla sınırlı kalmamış, çok sayıda İsrailli ve özellikle de askerlerde derin psikolojik travmalara yol açmıştır. İsrail Savunma Bakanlığı Rehabilitasyon Birimi yetkililerinin açıklamaları, 7 Ekim 2023’ten bu yana psikolojik rahatsızlık yaşayan asker sayısında eşi görülmemiş bir artış olduğunu ortaya koymaktadır. Rehabilitasyon Bölümü Başkan Yardımcısı Tamar Şamuni’nin verdiği bilgilere göre, Ekim 2023’ten bu yana bakanlık toplam yaklaşık 85 bin psikolojik vaka ile ilgilenmiş olup bunların 62 bini ordu mensuplarından oluşmaktadır. Şamuni bu artışı “emsali görülmemiş” şeklinde nitelendirirken, İsrail ordusu bünyesindeki askerlerin üçte birinin Aksa Tufanı sonrasında psikolojik sorunlarla mücadele ettiğine dikkat çekmektedir. Ordu mensuplarının büyük bölümünün travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), depresyon, anksiyete gibi sorunlar yaşadığı bildirilmektedir. Nitekim Aksa Tufanı öncesi ve sonrası İsrail toplumunda ruh sağlığı durumunu kıyaslayan akademik bir çalışma, TSSB, depresyon ve anksiyete görülme sıklığının olayların ardından neredeyse iki katına çıktığını ortaya koymuştur. Aksa Tufanı sonrasındaki birkaç hafta içinde İsrailliler arasında olası TSSB oranı %29’a, depresyon ve yaygın anksiyete bozukluğu oranları ise %42-44 bandına yükselmiştir. Bu oranlar, Aksa Tufanı öncesindeki seviyelerin yaklaşık iki katıdır ve 11 Eylül gibi olaylarda raporlanan psikolojik etki düzeylerinden bile belirgin şekilde yüksektir.
İsrail Sağlık Bakanlığı ile Savunma Bakanlığı’nın klinik verileri, savaşın özellikle asker nüfus üzerinde yarattığı travmayı somutlaştırmaktadır. Savunma Bakanlığı Rehabilitasyon Dairesi’nin Aralık 2025’te açıkladığı istatistiklere göre, 7 Ekim 2023’ten bu yana tedavi altına alınan 22 bin yaralı askerin %58’i TSSB veya diğer ruh sağlığı bozukluklarıyla mücadele etmektedir. Bu, savaşta fiziki yaralanma yaşayan askerlerin yarısından fazlasının aynı zamanda psikolojik yara da aldığını göstermektedir. Tedavi altına alınan bu askerlerin yaklaşık %63’ünün yedek birliklerden olması, travmanın özellikle sivil yaşantısından koparılarak yeniden silah altına alınan kesimleri etkilediğini işaret etmektedir. Rehabilitasyon Dairesi’nin halen bakım verdiği ‘gazilerin’ toplam sayısı 82.400’e ulaşmış olup, bunların 31.000 kadarı (%37) TSSB ve benzeri psikolojik rahatsızlıklar yaşamaktadır. Dahası, bakanlık 2026 sonuna kadar rehabilitasyon merkezlerine 10 bin kadar yeni gazinin başvuracağını ve bunların çoğunun TSSB veya diğer mental problemler yaşayacağını öngörmektedir. Bu öngörü, savaşın psikolojik etkilerinin uzun vadeye yayılacağına dair kaygıları teyit etmektedir.
İsrail basınında da ordudaki “psikolojik çöküntü” hali sıklıkla gündeme gelmektedir. Yedioth Ahronoth gazetesinin Kasım 2024 tarihli haberinde ülkede geniş çaplı bir ruh sağlığı krizi yaşandığı uyarısında bulunulmuş; uyuşturucu bağımlılığı vakalarının arttığı ve aralarında çok sayıda askerin de bulunduğu yaklaşık 2 milyon kişinin psikolojik desteğe ihtiyaç duyduğu ifade edilmiştir. Özellikle cephe hattından dönen askerlerin sivilleşme sürecinde ciddi uyum sorunları ve travma belirtileri gösterdiği, bu nedenle danışmanlık ve terapi taleplerinin patlama yaptığı belirtiliyor. İsrail Savunma Bakanlığı’nın Aralık 2024’te başlattığı askerler için psikoterapi destek programı da bu talebin ne denli büyük olduğunu ortaya koymaktadır. Yalnızca bir buçuk ay içinde bu programa başvuran asker sayısı 170 bine ulaşmıştır. Başka bir ifadeyle, toplam aktif ve yedek personeli birkaç yüz bin olan İsrail ordusunda on binlerce asker profesyonel psikolojik destek arayışına girmiştir. Bu başvuru sayısının beklenmedik düzeyde olması nedeniyle bakanlık talepleri karşılamakta zorlanmış; gelen başvuruların yoğunluğu karşısında program bünyesine ilave 150 terapist dâhil edilmiş ve uzaktan (çevrimiçi) ile grup terapisi uygulamalarına başlanmasına çalışılmıştır. Ordu Radyosu’na konuşan Şamuni de her bir askeri terapistin ortalama 750 danışana baktığını, bazı bölgelerde bu rakamın daha da yüksek olduğunu ve bu durumun ihtiyacı olan herkese yeterince hızlı ulaşılamaması sonucunu doğurduğunu belirtmiştir.
İsrail ordusu, personelinin psikolojik çöküntü içine girmesiyle oluşan krizi hafifletmek amacıyla çeşitli tedbirler almaya yönelmiştir. Daha önce pek dile getirilmeyen travma sonrası stres olgusu artık üst düzey yetkililer tarafından açıkça kabul edilmektedir. Ordu, ilk kez çatışma bölgelerine terapi ekipleri göndermeye, işgalci birliklere psikolojik ilk yardım eğitimi vermeye ve intihar vakalarını önlemek için yardım hatları oluşturmaya başlamıştır. Ayrıca, komutanların astlarındaki ruhsal bunalım belirtilerini erken fark edebilmesi için özel eğitimler planlanmış; aktif birliklere 200, yedek güçlere 600 yeni ruh sağlığı subayı atanarak psikolojik destek kapasitesi artırılmıştır. Bütün bu çabalar, psikolojik sorunların artık görmezden gelinemeyecek boyutlara ulaştığını ve kurumsal düzeyde ele alınmaya başladığını göstermektedir. Hatta ordunun, yoğun çatışma içinde bulunan askerlere moral depolamaları için kısa süreli izinler verdiği, bazılarının yurt dışında dinlenmeye (Hindistan gibi) gönderildiği yönünde haberler basına yansımıştır. Tüm bunlar, işgalci ordunun tarihinin belki de en ciddi moral ve motivasyon buhranlarından biriyle karşı karşıya olduğunu gösteren işaretler olarak değerlendirilebilir.
Sonuç olarak, Aksa Tufanı ile İsrail toplumunun ve ordusunun psikolojik çehresi radikal biçimde değişmiştir. On yıllardır güvenlik politikalarını besleyen kolektif dayanıklılık efsanesi, yerini travma, endişe ve ruhsal yaralanmışlık gerçekliğine bırakmaktadır. İntihar vakalarındaki artış ve on binlerce askerin profesyonel yardım arayışı, İsrail’in bu süreçte uğradığı görünmez kayıpların çarpıcı bir göstergesidir. Bu durum, Filistin direnişinin ve Aksa Tufanı’nın bir başka zaferine işaret etmektedir. Ayrıca Aksa Tufanı işgal, soykırım ve etnik temizlikle özdeşmiş Siyonist ordunun psikolojik olarak kaybettiğini, toplumsal dokusunun zarar gördüğünü de karşımızda durmaktadır. Yaşananlar, işgal rejiminin icra ettiği soykırıma rağmen Filistin direnişinin yalnızca cephe hattında değil, cephe gerisinde ve zihinlerde de uzun süre hissedilecek bir zafer kazandığını göstermektedir.