Aile kurumunda zayıflayan bağlar, değişen roller!..

ZEHRA TÜRKMEN

Hızlanan hayat temposu, dijitalleşen ilişkiler ve dönüşen toplumsal roller… Modern dünyada aile, hem yapısal hem de duygusal düzeyde derin bir sınavdan geçiyor. Çoğu zaman “çözülme” ve “dağılma” söylemleriyle anılan bu süreç, aslında ailenin nasıl değiştiği ve kendini nasıl yeniden kurduğu sorusunu da beraberinde getiriyor.

Bu bağlamda Celalettin Vatandaş, aile kurumunun günümüzde karşı karşıya kaldığı sorunları ve dönüşüm dinamiklerini ele alan dört yeni çalışmasıyla kapsamlı bir perspektif sunuyor. Modern toplumda ailenin serüvenini farklı boyutlarıyla tartışmaya açan kitapların isimleri şunlar:

“Aile Durumu: Zayıflayan Bağlar ve Değişen Roller“,

“Aile Değeri: Köklerden Ufuklara: Aileyi Yaşatan İlkeler”,

“Aile Umudu: Değerin, Bağın ve Sevginin İzinde”,

“Aile Yorgunluğu: Tükenen Değerler ve Çözülen İlişkiler”.

Bu tanıtım yazısı, söz konusu eserler arasında yer alan “Aile Durumu: Zayıflayan Bağlar ve Değişen Roller“ adlı kitaba odaklanmaktadır. Bu değerlendirme, aile kurumunun sanayileşme ve dijitalleşme sürecinde geçirdiği dönüşümü, çözülme söylemlerinin ötesine geçen bir okuma imkânıyla ele almayı amaçlamaktadır. Önümüzdeki süreçte serinin diğer kitaplarını da benzer bir çerçevede değerlendirmeye çalışacağız.

AİLE DURUMU

Celalettin Vatandaş’ın "Aile Durumu: Zayıflayan Bağlar ve Değişen Roller" isimli çalışması, insanlık tarihinin en kadim ve temel hücresi olan ailenin, modernite ve küreselleşme çarkları arasında nasıl bir dönüşüm geçirdiğini sarsıcı bir dille ele alıyor. Yazar, kitabın birinci ve ikinci bölümlerinde aile kuramı” ve bu kuram bağlamında “ailenin çözülmesine yol açan nedenleri” ayrıntılı biçimde tartışmaktadır. Bu bölümlerde ele alınan tarihsel ve toplumsal çözülme dinamikleri, çalışmanın genel çerçevesini oluşturmaktadır. Bu çerçeve içerisinde değerlendirilen eser, aile kurumunun dönüşümünü sosyolojik bir perspektifle ele alan önemli bir çalışma olarak öne çıkmaktadır.

Vatandaş, kitabın bu bölümlerinde aileyi sadece biyolojik bir zorunluluk değil, bireyin varoluşsal serüvenindeki en güvenli liman olarak tanımlıyor. Yazara göre aile; "bir çocuğun ellerini uzattığında tutan ilk eller, ilk sözü dinleyen ilk kulak; ilk sevgiyi öğreten ilk kalptir". Ancak bu duygusal tanım, kitabın ilerleyen sayfalarında modern dünyanın getirdiği yapısal bozulmalarla tezat oluşturacak şekilde derinleştiriyor. Ailenin tarihsel süreçte üstlendiği biyolojik yeniden üretim, kültürel aktarım, ekonomik dayanışma ve psikolojik doyum gibi işlevler, günümüzde ciddi bir erozyonla karşı karşıyadır.

Ailenin tarihsel serüveninde en radikal kırılma, geleneksel tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişle yaşanmıştı. Geleneksel ailede ev, hem bir yaşam alanı hem de kolektif bir üretim merkeziyken; Sanayi Devrimi aileyi bir "üretim birimi" olmaktan çıkartıp "tüketim birimi" haline getirmişti. Geleneksel ailede eğitimden sağlığa, ekonomik üretimden manevi değerlerin aktarımına kadar her şey aile çatısı altında gerçekleşirken; modernleşme bu görevleri okul, hastane ve fabrika gibi dış kurumlara devretmiştir. Vatandaş, bu durumu ailenin işlevsizleşmesi olarak niteliyor.

Yazar, aile bağlarını koparan şeyin sadece ekonomik sıkıntılar değil, değerlerin, güvenin ve anlayışın sessizce erimesi olduğu gerçeğine dikkat çekiyor. Bu sürecin en önemli sonuçlarından biri de kadının çalışma hayatına kitlesel katılımıdır. Makineleşme ile birlikte kas gücüne duyulan ihtiyacın azalması, kadınları yoğun sektörlerde ucuz iş gücü haline getirmiş; bu durum kadının geleneksel "annelik ve ev içi hizmet" rollerini kökten sarsmıştır. Kadın artık hem ev içindeki sorumluluklarını sürdürmek hem de dış dünyadaki ekonomik sisteme eklemlenmek zorunda kalarak "çift mesaili" bir konuma sürüklenmiş, bu da aile içindeki geleneksel hiyerarşiyi ve rolleri yeniden tanımlamıştır.

Yazarın özellikle üzerinde durduğu "Bireyselleşme veya Yalnızlığa Uzanan Özerklik" kavramı, modern ailenin neden bir arada durmakta zorlandığını açıklıyor. Modern birey, özgürlüğünü kendi çıkarı ve hazzı üzerine kurarken, aileyi çoğu zaman bu özgürlüğün önünde bir engel olarak görmeye başlıyor. Vatandaş, bu durumu Almancadaki "dirsek toplumu" (ellbogengesellschaft) kavramıyla betimlemesine göre, insanlar kalabalıklar içinde başkalarına dirsek atarak ilerlemeye çalışırken, en yakınlarıyla olan bağlarını da kopartıyor. Bu bireyselleşme, evi sadece bir "barınak" haline getirmiş, aile üyelerini aynı çatı altında farklı dünyalara hapsetmiştir.

Kitapta yer alan çarpıcı bir tespitle, günümüzde aile; "aynı odada bulunan farklı dijital cihazlar aracılığıyla birbirine yabancılaşan" bir topluluk haline gelmiştir. Yazara göre, küreselleşme ile birlikte aile kurumu, sadece yapısal bir değişimle kalmamış, "kültürel melezleşme" (cultural hybridity) kavramıyla açıklanan bir kimlik karmaşasına da sürüklenmiştir. Melezleşme, küresel popüler kültürün yerel değerlerle karşılaşması sonucunda ne tamamen küresel ne de tamamen yerel olan, yeni ve çok katmanlı kimliklerin ortaya çıkmasıdır. Bu süreçte aile, geleneksel değerleri kuşaktan kuşağa aktaran bir köprü olma vasfını yitirmiş; yerel ahlak ve normlar, dijital platformlar aracılığıyla yayılan seküler ve küresel yaşam tarzları karşısında pasifleşmiştir. Sonuçta aile içinde kültürel bir süreksizlik baş göstermiş, genç kuşaklar ile ebeveynler arasındaki ortak anlam dünyası melezleşerek parçalanmıştır.

TÜKETİM KÜLTÜRÜNÜN AİLE ÜZERİNDEKİ YIKICI ETKİSİ

Kitapta bu başlık altında işlenen konu geniş yer buluyor. Vatandaş’a göre modern dünyada ebeveynlik, çocuğa sunulan maddi imkânlar ve bir "performans" ilişkisine indirgenmiştir. Ebeveynler çocuklarına ayırdıkları vaktin kalitesinden ziyade, satın aldıkları oyuncaklar veya sundukları konforla vicdanlarını rahatlatmaktadır. Yazar bu durumu, "çocuğa sahip olmak, aileyi tamamlayan manevi bir lütuf olmaktan çıkıp, ebeveynlerin kendi hayat planlarında rasyonel bir tercih veya bir yük haline gelmiştir" şeklinde değerlendirir. Ayrıca evliliğin kutsal bir "ahit" olmaktan çıkarılıp, her an feshedilebilir bir "kontrat" olarak görülmesini de, ailenin duygusal derinliğini yok eden bir diğer sekülerleşme belirtisi olarak görmektedir.

Ekonomik belirsizlikler ve geçim kaygıları da ailenin geleceğini tehdit eden önemli unsurlar olarak sunulur. Modern kapitalist düzende aileyi kurmak, artık rasyonel bir maliyet hesabına dönüşmüştür. Vatandaş, özellikle genç neslin ekonomik riskler ve işsizlik korkusu nedeniyle evliliği ertelediğini veya tamamen vazgeçtiğini vurguluyor. Kitabın bu bölümlerinde sunulan analizler, ailenin sadece değerler bazında değil, sistemik bir zorlama altında da parçalandığını kanıtlar niteliktedir.

CİNSELLİĞİN SEKÜLERLEŞMESİ

 Geleneksel toplumda cinsellik, dini ve ahlaki normlarla çevrelenmiş, evlilik birliği içinde meşruiyet kazanan kutsal bir "ahit" iken; modern dünyada bu kutsallık zırhı parçalanmıştır. Sekülerleşme ile birlikte cinsellik, toplumsal ve ahlaki sorumluluklardan koparılarak bireysel bir haz, performans ve tüketim nesnesi haline getirilmiştir. Evlilik artık ömür boyu sürmesi beklenen manevi bir bağ değil, bireysel mutluluk beklentisi karşılanmadığında kolayca feshedilebilen seküler bir "kontrat" olarak görülmeye başlanmıştır. Bu durum, aile bağlarının dayanıklılığını azaltmış; sadakat ve fedakârlık gibi değerlerin yerini pragmatik çıkarların almasına yol açarak aileyi her an dağılmaya meyilli, kırılgan bir yapıya dönüştürmüştür.

Kitapta modern dönemde konut tipolojilerinin küçülmesi ile yaşanan daralma sadece bir mimari tercih olarak değil, aile içi etkileşimi doğrudan belirleyen sosyolojik bir değişim olarak ele alınmaktadır. Özellikle stüdyo ve 1+1 dairelerin yaygınlaşması, geleneksel aile rollerinin ve nesiller arası ilişkilerin sürdürülebilirliğini zorlaştırmaktadır.

Bireyselleşme ve toplumsal izolasyon, dijital teknolojilerin evin mahremiyetine sızması, aile üyelerinin fiziksel olarak bir arada olmalarına rağmen duygusal bir kopuş yaşamalarına neden olmaktadır. Yazara göre, “İnsanlar artık iletişimi zamanlayabilmek, kontrol edebilmek ve istedikleri biçimde sürdürebilmek istemektedir. Yüz yüze iletişimdeki belirsizlik, anlık tepki verme zorunluluğu ya da duygusal yük yerine, çevrim içi iletişim aracılığıyla daha kontrollü, daha yüzeysel ve riskten uzak ilişkiler tercih edilmektedir." Yüz yüze iletişimin riskli veya yorucu algılanması, bireyleri daha kontrollü ancak yüzeysel olan dijital etkileşimlere yöneltmektedir.

Yazar, göç olgusunun getirdiği sorunlar, ekonomik krizlerin getirdiği sosyal yük gibi problemler profesyonel uzmanlığa duyulan ihtiyacı da beraberinde getirdiğinin altını çizmektedir. Modern aile, geleneksel dayanışma ağlarından koparken, sorunlarını çözmek için aile büyükleri yerine profesyonel destek mekanizmalarına (terapi, koçluk vb.) yönelmektedir. Bu durum, mahremiyet anlayışındaki rasyonelleşmeyi ve "uzman akla" duyulan güveni simgelemektedir.

Yazar, “Modern birey için artık akrabalara danışmak bir çözüm değil, çoğu zaman özel alana müdahale, yanlış yönlendirme ve hatta bir mahremiyet ihlali olarak görülmektedir. Profesyonel bir destek almak çok daha güvenli ve rasyonel bir seçenek olarak değerlendirilmektedir” vurgusunu yapmaktadır.

AİLE KURUMUNUN GÜNCEL SORUNLARI

Kitabın bu başlığı altında işlenen üçüncü bölümünde ailenin tarihsel süreçte geçirdiği yapısal ve işlevsel dönüşümleri, modern hayatın getirdiği karmaşa ve kırılganlıklar eşliğinde kapsamlı bir şekilde analiz edilmektedir. Yazara göre günümüzde aile, neoliberal piyasa ideolojisi ve dijitalleşmenin etkisiyle aidiyet ve sadakat gibi temel değerlerini kaybetme riskiyle karşı karşıyadır.

“Evliliğin Değersizleşmesi” ara başlığında evliliğin sadece biyolojik devamlılık değil, aynı zamanda nesillerin sosyalleştiği ve geniş bir hısımlar ağının kurulduğu temel bir toplumsal kurum olduğu hatırlatılmaktadır. Ancak günümüzde, özellikle medya ve televizyon dizilerinin yarattığı gerçeklikten uzak romantik beklentiler ve "özgürlük" adı altında sunulan alternatif yaşam tarzları, evliliğin kurumsal niteliğini sarsmaktadır. Modern birey, Anthony Giddens’ın belirttiği gibi, evliliği artık kolektif bir sorumluluktan ziyade bireysel bir haz ve kişisel doyum aracı olarak görmeye başlamıştır.

“Erotizmin Egemenliği” başlığında haz kültürü ve cinsellik konusunda da önemli vurguların yer aldığı eserde, cinselliğin mahremiyet alanından çıkarak toplumsal bir kimlik ve tüketim nesnesi haline gelişi incelenmektedir. Michel Foucault ve Jean Baudrillard’ın teorilerine atıfta bulunularak, cinselliğin artık doğal bir eylemden ziyade medya yoluyla üretilen bir "simülasyon" haline geldiği vurgulanmaktadır. Zygmunt Bauman’ın "akışkan aşk" kavramıyla paralel olarak, günümüz ilişkilerinin kısa süreli ve kolayca tüketilebilir bir nitelik kazandığı belirtilir.

Şiddet olgusu üzerinde de duran yazar aile içindeki şiddeti Galtung’un "doğrudan, yapısal ve kültürel şiddet" kuramlarıyla derinlemesine inceliyor. Bandura’nın deneyleriyle de sabit olduğu üzere şiddet, gözlem yoluyla öğrenilen bir davranış haline gelmiştir. Aile içindeki en savunmasız gruplar olan “kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve engellilerin” maruz kaldığı ihmal ve istismar, toplumsal bir yara olarak verilerle ortaya konmaktadır.

Aile içinde ki hukuki ve fiili çelişkilerin de gözler önüne serildiği kitapta yasada "tek eşli" görünen ancak fiilen "çok ilişkili" olan modern yaşamın çelişkisi tartışılır. Geleneksel hukuk ile modern bireycilik arasındaki gerilim, "dini nikâh" kavramının günümüzdeki sosyolojik karşılığı ve toplumsal meşruiyet arayışındaki rolü üzerinden analiz ediliyor. Evlilik dışı ilişkilerin yaygınlaşması ve normalleşmesi, partner değişimini ahlaki bir sorun değil, bireysel bir yaşam tarzı tercihi olarak konumlandırmakta; bu da sadakat, mahremiyet ve bağlılık gibi kurucu değerlerin erozyona uğramasına yol açtığı vurgulanmaktadır.

ERKEKLİK KIRİZİ

Yazar modernleşme dalgasının toplumsal yapının en küçük birimi olan ailede ve bu yapının tarihsel direği olan "erkeklik" kimliğinde yol açtığı sarsıntıları da mercek altına almaktadır.

Erkeklik krizi üzerinde duran Vatandaş, erkekliğin sadece biyolojik bir gerçeklik değil; tarihsel, kültürel ve toplumsal olarak inşa edilen performatif bir kimlik” olduğunu vurgulamaktadır. Modern dünya ile birlikte, erkeğin yüzyıllardır süregelen "mutlak otorite" ve "tek geçim sağlayıcı" anlayışının yaslandığı “kavvam” algısının konumu sarsılmıştır. Kadınların iş gücüne katılımı ve değişen ekonomik yapı, erkeği yerleşik sembollerini kaybetmekle yüz yüze bırakmış; bu durum literatürde "erkeklik krizi" olarak tanımlanan çok boyutlu bir toplumsal bunalımı beraberinde getirmiştir.

Kitap, sanayi sonrası toplumda babanın ev içindeki konumunu çarpıcı bir şekilde analiz ediyor. Eskiden ailenin merkezinde bir "üretici" olan baba, modernleşmeyle birlikte yalnızca dışarıdan kaynak sağlayan bir "ziyaretçiye" veya "figürana" dönüşmüştür. Modern toplum erkekten duygusal emek ve empati beklerken, geleneksel kodlarla yetişen erkekler bu yeni roller karşısında bir "yetersizlik" hissi yaşamakta ve aile içinde bir tür kimliksel yabancılaşmaya sürüklenmektedir.

Fedakârlıktan çıkar ilişkisine evrilen aile yapısı üzerinde duran yazar, Tönnies’in "cemaat" ve "cemiyet" kavramları üzerinden ailenin geçirdiği büyük evrimi gözler önüne sermektedir. Eskiden sadakat, sabır ve fedakârlık temelli bir "cemaat" olan aile; günümüzde bireysel haz, rasyonalite ve karşılıklı çıkarlara dayalı bir "sözleşme" modeline evrilmiştir. Bu yeni yapıda çocuk dahi rasyonel bir yatırım, maliyet-fayda analiziyle kurgulanan bir "proje" olarak görülmeye başlanmıştır. Aile geleneksel "biz" bilinci ile modern "ben" arzusu arasında sıkışmış “hibrit bir yapı” sergilemektedir. Gençlerin bir yandan özerklik isteyip diğer yandan ekonomik nedenlerle aileye bağımlı kalması, aile bağlarını duygusal bir birliktelikten ziyade, kuralları belirlenmiş bir "mali sözleşmeye" dönüştürmektedir.

AİLEYE ALTERNATİF OLUŞUMLAR

Kitabın dördüncü ve son bölümü, Sanayi Devrimi’nden günümüze ailenin geçirdiği yapısal dönüşümü, geleneksel çekirdek ailenin dahi çözülmeye başladığı bir perspektiften ele almaktadır. Antropolog Peter Murdock’un çekirdek aile için tanımladığı cinsel ihtiyaçların karşılanması, neslin devamı, ekonomik iş birliği ve çocukların eğitimi gibi temel işlevlerin, küreselleşme ve bireyselleşme ile nasıl farklı formlara evrildiği detaylandırılmaktadır.

Bu bölümlerde yeni alternatifler olarak sunulan temel başlıklar ve kapsamlarını şöyle aktarabiliriz:

a) Tek Ebeveynli ve Çocuksuz Aileler: Boşanma, ölüm veya evlilik dışı doğumlar gibi nedenlerle sayıları hızla artan tek ebeveynli aileler, özellikle OECD verilerine göre Batı dünyasında %20-32 bandına ulaşmıştır. Türkiye’de ise bu oran yaklaşık %9,8 düzeyindedir ve bu ailelerin büyük çoğunluğunu anneler oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra, kadın emeğinin yaygınlaşması ve kariyer odaklı yaşamın bir sonucu olarak, bilinçli bir tercih olan "çocuksuz yaşam” (childfree) eğilimi ve çocuksuz aile modelleri, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla incelenmektedir.

b) Üvey Aileler ve Birlikte Yaşama: Boşanma sonrası yeniden evlenmelerle kurulan “üvey aile” yapısı, "postmodern aile" olarak tanımlanmakta ve bu yapıda biyolojik bağlardan ziyade sosyal ve duygusal bağların nasıl müzakere edildiği üzerinde durulmaktadır. Ayrıca, evliliğe yasal bir alternatif olarak görülen “birlikte yaşama”  (cohabitation) pratiği, özellikle gençler arasında sorumluluklardan kaçınma veya bir "deneme evliliği" olarak popülerleşmektedir.

c) Bekâr Kalma ve Kayıtlı Birliktelikler: Modern dünyada bekârlık, bir geçiş dönemi olmaktan çıkıp bireysel özgürlük ve ekonomik bağımsızlık temelli bir yaşam biçimine dönüşmüştür; öyle ki 2030 yılında Fransa’daki hanelerin %46’sının tek kişilik olması öngörülmektedir. Bu süreçte, evliliğe alternatif olarak geliştirilen “Kayıtlı Birliktelikler” (PACS gibi) ve eşcinsel birlikteliklerin hukuki statüsü de bölümün önemli tartışma konuları arasındadır.

d) Türler Arası Aile (İnsan-Hayvan Birlikteliği): Modern insanın yalnızlaşması ve duygusal boşluklarını doldurma arayışı, evcil hayvanların "yardımcı" statüsünden çıkıp "aile üyesi" veya "evlat" olarak kabul edildiği türler arası aile modelini doğurmuştur. Bu durum, post-hümanist bir yaklaşımla, insan ile hayvan arasındaki ontolojik sınırların bulanıklaşması olarak yorumlanmaktadır.

e) Sanal ya da Dijital Aile Modeli: Burada, internet ve dijital teknolojilerin aile yaşamını nasıl dönüştürdüğünü merkeze alan, günümüz toplumunu anlamak için kavramsal çerçeve sunulmaktadır. Yazar, aile içi etkileşimlerin artık yalnızca fiziksel mekâna bağlı olmadığını; WhatsApp, Zoom, Instagram gibi dijital platformlar üzerinden yeniden şekillendiğini sosyolojik bir bakışla ele almaktadır.

Küreselleşme, göç, yoğun çalışma temposu ve pandemi gibi nedenlerle fiziksel olarak bir arada olamayan ailelerin, dijital araçlar sayesinde duygusal bağlarını nasıl sürdürdüğünü incelerken; bu yeni iletişim biçiminin sunduğu imkânlarla birlikte taşıdığı sınırlılıkları da görünür kılıyor. Dijital yakınlığın, bedensel temasın ve ortak fiziksel deneyimlerin yerini ne ölçüde doldurabildiği; yüzeysel aidiyet hissi ve duygusal derinlik kaybı gibi riskler, kitapta eleştirel bir yaklaşımla tartışılmakta.

Eserde ayrıca sosyal medyada sergilenen “ideal aile” imajı ile gündelik hayatta yaşanan aile deneyimleri arasındaki gerilim mercek altına alınıyor. Mutluluk performansının, aile kimliğini nasıl performatif bir yapıya dönüştürdüğü; bunun bireylerde yarattığı baskı, yetersizlik ve kaygı duyguları çarpıcı örneklerle ele alınıyor. Mahremiyetin dijital ortamda yeniden tanımlanması, ebeveyn denetimi, gözetim pratikleri ve “sharenting” olgusu (ebeveynlerin çocuklarına ilişkin içerikleri sosyal medyada paylaşması) ise aile içi güven ve sınırlar bağlamında ele alınmaktadır.

f) Göçmen Aileler ve Dik Fasulye Ailesi: Modern aile yapısındaki dönüşümün temel itici gücü olarak “küresel göç olgusu”nun merkeze alınması halidir. Küreselleşme ve neoliberal politikalar, özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerden yüksek gelirli ülkelere doğru iş gücü göçünü hızlandırmış; bu süreç aileleri yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda duygusal ve yapısal açıdan da derinden etkilemiştir.

Ekonomik zorunluluklar nedeniyle gerçekleşen “emek temelli göç”, ailelerin mekânsal olarak parçalanmasına ve “ulusötesi / transnasyonal aile” yapılarının yaygınlaşmasına yol açmıştır. Bu aile tipinde ebeveynler ve çocuklar farklı ülkelerde yaşamakta; ebeveynlik, bakım ve duygusal bağlar fiziksel birliktelik yerine uzaktan sürdürülmektedir. Göç, bu anlamda aileyi coğrafi olarak bölerken, ilişkileri sınır aşan bir nitelik kazandırmaktadır.

Yazara göre, göçün aile üzerindeki en çarpıcı etkilerinden biri, “bakım emeği” üzerinden ortaya çıkmaktadır. Özellikle kadınların gerçekleştirdiği “bakım göçü”, literatürde “bakım çelişkisi” kavramıyla açıklanmaktadır. Kadın göçmenler, başka ülkelerde yaşlı, hasta veya çocuk bakımında düşük ücretli ve güvencesiz işlerde çalışırken; kendi çocuklarından ve eşlerinden uzun süre ayrı kalmaktadır. Böylece kadınlar, başkalarının bakımını sağlarken kendi aile bakımından mahrum kalmaktadır.

Göç eden annenin yokluğunda çocuk bakımının büyükanne, teyze veya diğer akrabalara devredilmesi ise bakım zincirlerinin oluşmasına neden olmaktadır. Bu zincirler, göçle birlikte çekirdek ailenin çözülerek bakım sorumluluğunun aile içinde yeniden dağıtıldığını göstermektedir. Ancak bu geçici çözümler, çocuklar açısından önemli psiko-sosyal riskler barındırmaktadır. Uzun süreli ebeveyn yokluğu; çocuklarda aidiyet duygusunun zayıflaması, duygusal yabancılaşma, ebeveyn-çocuk ilişkisinde mesafe ve akademik başarıda düşüş gibi sonuçlar doğurabilmektedir.

Kitapta, ayrıca göçle bağlantılı bu bakım düzenlemelerinin demografik dönüşümlerle birleşerek yeni aile modellerini güçlendirdiğini vurgulamaktadır. Düşük doğurganlık oranları ve yaşam süresinin uzamasıyla ortaya çıkan “dik fasulye ailesi” yapısı, göç nedeniyle zaten zayıflamış olan bakım ağları üzerindeki baskıyı artırmaktadır. Bu bağlamda, hem göçün hem de demografik değişimin ortak sonucu olarak “sandviç kuşağı” ortaya çıkmaktadır.

Sandviç kuşağı, göç etmiş ya da göç nedeniyle bakım ağları daralmış ailelerde; hem yaşlanan ebeveynlerin bakımını hem de ekonomik bağımlılığı süren çocukların sorumluluğunu aynı anda üstlenmektedir. Yazar, bu çok katmanlı bakım yükünün büyük ölçüde kadınlar tarafından taşındığını ve bunun feminist literatürde “görünmez emek” ya da “çifte yük” olarak tanımlanan yapısal toplumsal cinsiyet eşitsizliğini derinleştirdiğini ortaya koymaktadır.

SONUÇ OLARAK

Bu kitapta Celalettin Vatandaş, ailenin sanayileşme ve dijitalleşme süreçleriyle birlikte yok olacağı yönündeki yaygın öngörülerin aksine, kurumun yapısal küçülme ve işlevsel uzmanlaşma yoluyla kendini yeniden inşa ettiğini ortaya koymaktadır. Modernleşme süreciyle birlikte aile birçok geleneksel işlevini devlet kurumlarına ve piyasa aktörlerine devretmiş olsa da; sosyalleştirme, duygusal destek ve psikolojik bakım gibi temel alanlarda ikame edilemez bir role sahip olmaya devam etmektedir.

Yazar, aileyi sadece sevgi ve güvenin odağı olarak değil, aynı zamanda tüketim kültürünün, dijitalleşmenin ve değişen toplumsal cinsiyet rollerinin şekillendirdiği dinamik bir "müzakere alanı" olarak tanımlıyor. Dijital çağda mahremiyetin kamusallaşması ve ailenin bir "gösteri" nesnesine dönüşmesi gibi risklere dikkat çeken yazar, Freyer'in vurguladığı gibi, hiçbir dış kurumun ailenin sunduğu "organik bütünlüğü" üstlenemeyeceğini belirtiyor.

Kitabın sonunda vurgulanan en çarpıcı gerçek şudur: Eğer aile kurumu, bireylerin duygusal bütünlük arayışlarına cevap verme becerisini kaybederse, toplum yalnızca "kopuk ve yalnız bir yığın" haline gelecektir. Bu nedenle ailenin geçirdiği dönüşümü doğru okumak, yazar için sadece sosyolojik bir merak konusu değil; doğrudan insanlığın geleceğine dair kültürel, etik ve ontolojik bir sorumluluktur.