Ahmedinejad’la söyleşinin perde arkası

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ile röportaj gerçekleştirmek istediğimizi söylediğimizde… Bir liste gösterildi; tam 176 gazete ve dergi sıradaymış.

Bizdeki “kartel”den de birkaç adet var. Şöyle bir göz attım; The New York Times, La Figaro, The Guardian , Corri ere della Sera, Allgemine Zeitung, Yomıurı Shimbun, Newsweek...

Evet;

“İran lideriyle söyleşi gerçekleştirebilmek için bu kadar gazete, dergi sıraya girmiş... Size ne zaman sıra gelecek” yollu bakışların üzerimizde toplanmasına müsait bir tablo.

Böyle düşünen kendini frenler… Niçin Vakit olmasın?..

Hangi gazetenin Vakit’ten ne üstünlüğü var?..

Hem sözlü, hem de yazılı müracaatlarda bulunduk ilgili yerlere.

Tabiî, takip de gerek:

“Ne oldu, ne olmadı?..

Sayın Cumhurbaşkanı’nın eline ulaştı mı?..”

Tahran’daki Dışişleri görevlileri, Cumhurbaşkanlığı protokolünün önde gelenleri, bıktılar mı bilmem… İşim bu olmasa, inanın kimseyi yormak, hele bıktırmak istemem.

Sonunda, öğrendik ki talebimiz Cumhurbaşkanı’nın eline ulaşmış…

Bundan sonrasında bizim yapabileceğimiz bir atraksiyon kalmamış…

Beklenecek…

Sayın Cumhurbaşkanı “seçerse” gidilecek…

O gün telefonu kapatmışız nasıl olmuşsa…

Yardımcımız Mustafa Akbak telâş içinde, bize ulaşmaya çalışıyor. Oraya buraya bıraktığı notlardan biri önümüze gelince, “Hayırdır inşallah” diyerek döndük Mustafa’ya…

“Abi” dedi: “Sayın Ahmedinejad söyleşi talebini kabul etmiş… Hemen Büyükelçiliğe müracaatınız gerekiyordu ama geç olmuştur belki!..”

Yani olacak iş mi?.. Bu cep telefonuna mahkûm muyuz biz...

Filan diyerek, evrakları tamam ettik… Vize tamam, ver elini Tahran…

Hemen belirtelim de, gürültüye gitmesin:

Tahran’a tamamen kendi imkânlarımızla gittik, uçak, havaalanı, otel arası taksi paralarına, otel ücretine ve bahşişlere kadar hepsi Vakit’ten.

İranlı yetkililer sağolsunlar, büyük bir misafirperverlik örneği göstererek, “Havaalanında sizi karşılayacağız, otele yerleştireceğiz, söyleşi saatinde de gelip alacağız” deseler de...

Prensip meselesi; biz daha ısrarcı olduk ve her bir ihtiyacımızı münferiden görmeyi güç bela kabul ettirdik.

Oralardaki gözlemlerimizi, haberlerimiz aracılığıyla yansıtmıştık…

İlave edilmesi gereken;

Daha doğrusu altı kalın kalın çizilmesi gereken, İran’da öyle “kafes arkası kadın tipi” yok. Bu tamamen kartel uydurması.

Kadınlar tesettürleriyle sosyal hayatın taaa merkezinde.

Hem de Tahran’ın o, en yaman İstanbulluyu bile Ankara şoförüne döndüren fevkalade karışık ve de sıkışık trafiğinde cayır cayır direksiyon sallayan dünyanın hanımını gördüm.

İran’ın çok düşmanı var malûm; özellikle de Siyonizm diş biliyor.

Özellikle Tahran’da düzenlenen “rejim karşıtı” gösterilerin arka plânında ABD’nin olduğu biliniyor; 2010 bütçesinden 50 milyon doların sırf “İran’ı karalamak için” ayrıldığını da yazmıştık.

Ülke tehdit altında; dolayısıyla güvenlik önlemlerinin zaman zaman sabrı zorlayan düzeylerde cereyan etmesi normal.

“Devlet görevlilerinin” refakat etmesini istemediğimizden, Ahmedinejad ile söyleşi anına kadarki çalışmalarımızı kendi imkânlarımızla gerçekleştirmeye çalıştık…

Böyle olunca da, zırt pırt fotoğraf çekmemizden işkillenen güvenlikçiler, nazikçe yanımıza gelerek “ne iş yaptığımızı” sordular.

Birileri, “Buradaki çarşaflı hanımları çekip Türkiye medyasında sergiliyorlar” diyerek, niçin rahatsız olduklarını anlatmaya çalıştı.

Bu durumlarda çantamızdaki Vakit gazetelerinden birkaçını çıkartıp gösterdik.

Baktılar ki; o gazetelerde müstehcenlik yok, ahlâksızlık yok…

Sıkı aramaların ardından, buradaki gazetecilerin ulaşamadığı mekânlara buyur ettiler.

“Ulema”yla birlikte Cuma namazı kıldık, orada büyük ayrıcalık.

Ve Cumhurbaşkanlığı Sarayı… İster zengin ol, ister fukara…

Muamele aynı; müthiş bir hassasiyetle aranıyorsunuz, en az dört kapıda (Aslında beş de olabilir, tam olarak hatırlamıyorum) ince elemeden geçirildikten sonra, Sayın Ahmedinejad’ın geleceği yere ulaşıyorsunuz.

Saray fevkalade güzel, personel nazik.

Cumhurbaşkanı’nın burada bulunduğu esnada bir aksilik çıkmaması için sergilenen büyük özenin yol açtığı bir gerginlik var… Onu da, “Serdaaaar, Serdaaaar” takılışlarıyla dağıtıyorlar.

Bizim isim Farsça malûm, “Başkomutan” anlamına geliyor…

“Aman” dedik selam çakışlarına karşılık;

“Başbuğ” mânâsına gelmesin de!..

Derken… Sayın Cumhurbaşkanı girdi içeri.

Ben bu lideri beğendim, rahat adam.

Beyninde kuyrukları teğet kırk tilki dolaştıran politikacı tiplerine alışık bünyeme biraz ters gelse de, sevdim.

Hele mesajları… Okudunuz işte:

Erbakan’ın Siyonizme ve diğer meselelere ilişkin mesajlarını Erdoğan kıvamında attı önümüze.

Konuşmasının her paragrafında bir “manşet” vardı.

Bir de Vakit’i tercih etmesindeki sebepleri sıralarken kullandığı övgü dolu ifadeleri not almışız…

Bu da Vakit’in bağımsız gazeteciliğinin karşılığıydı.

Hoş bir program oldu; sıkı hatıralarla birlikte döndük ülkemize…

Ha bu arada… Saraydan çıkarken dendi:

Belki günün birinde The New York Times’a da randevu vermeleri söz konusu olabilirmiş…

Onlar, 12. sıradaymış!..

VAKİT