Ahirette nimetlere hasret kalmak

MURAT KAYACAN

(Cehennemlikler de cennetliklere, “Sudan veya Allah’ın size verdiği rızklardan bize de verin.” diye seslenirler. Onlar da “Allah onları kâfirlere haram etmiştir.” der. (el-A`râf 7/50)

Sahip olduğu her nimeti; kendi aklının, statüsünün veya gücünün doğal bir getirisi kabul etme yanılgısıyla hareket eden insanoğlu;1 A’râf sûresinin 50. ayetini okuduğunda o dehşetli feryatla sarsılır. Varlık sahnesinin bu görkemli buluşmasında, cennetliklerle cehennemlikler arasındaki o aşılmaz sınırda yankılanan bir çığlıktır bu. Dünyada iken her türlü nimete fütursuzca uzanan, fakirleri ve zayıfları hor görenlerin, şimdi ötelerin o zifiri karanlığından başlarını uzatarak biraz su için yalvardıkları an... İnsanın dünyadaki en ucuz, en sıradan ve en kolay ulaşılabilir gördüğü nimetin, ahirette ulaşılamaz bir hasrete dönüştüğü bu sahne, günümüzün israf, bencillik ve mülkiyet kibrine yöneltilmiş dikkat çekici bir uyarıdır.

Nimetin Kadrini Bilmek

Cehennem ehlinin müminlerden talebine ilişkin kelime seçimi, bu durumun bir zillet olduğunu bütünüyle ortaya koyar. Ayet-i kerimede yer alan efîdû (أَفِيضُوا / (bize) verin) fiili, mahza bir su ve yiyecek isteme eylemi değil; aynı zamanda aşağıda, çukurda ve mutlak bir düşkünlük içinde olmanın etkili bir ifadesidir. Cehennem ehlinin söz konusu talebinin psikolojik ve fiziksel boyutu, Zâdü'l-Mesir tefsirinde yer alan Zeccâc'ın tespitinde somutluk kazanır: “Yüce Allah âdemoğluna şunu bildirmiştir ki o azap içinde olsa bile yiyeceğe muhtaçtır”. İnsan fıtratı, cehennemin o kavurucu ateşinin ortasında dahi açlık ve susuzluk gibi temel insani zaaflarından kurtulamamaktadır. Süddî'nin de isabetle belirttiği üzere, ateş ehlinin cennetliklerden istedikleri rızık doğrudan doğruya “yiyecek”tir.2 Dünyada iken zayıfları, fakirleri ve inananları hor gören mütekebbirler, ebedî âlemde en temel gereksinimleri için bir zamanlar küçümsedikleri o insanlardan medet umar hâle gelmişlerdir.

Bu ilahi adalet tablosu, sahih bir hadis-i şerifte çok çarpıcı bir biçimde özetlenmiştir. Ebû Hureyre'den (r) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s) şöyle buyurmuştur: “Cennet ile cehennem kendi aralarında tartıştılar. Cehennem, ‘Bana kibirliler ve zorba kimseler giriyor.’ dedi. Cennet ise ‘Ne oluyor ki bana ancak insanların zayıfları ve toplumda hor görülenleri giriyor?’ dedi.”3 İşte dünyada iken zorbalık taslayan ve cehennemi dolduran o kibirliler, o dehşetli günde, cenneti dolduran zayıf ve yoksullara boyun bükerek yalvaracaklardır.

Cennet Nimetlerinden Mahrumiyet

Cennet ehlinin cehennemliklere verdiği “Allah onları kâfirlere haram etmiştir.” cevabı ise bir intikam çığlığı değil, mutlak adaletin soğukkanlı bir ilanıdır. Rûhu'l-Beyan tefsirinin ifadesiyle Allah cennetin yiyecek ve içeceklerini kâfirlere kesin olarak yasaklamış, onların bu nimetlere ulaşma yolunu tamamen kapatmıştır. Buna karşılık kâfirlerin içeceği, karınlarındaki organları ve derilerini eriten kaynar su; yiyeceği ise dârî‘ (diken) ve zakkumdur.4 Dünyada iken kalplerini merhamete kapatan, rızkı ve suyu haksızca gasp edenler, ilahi lütuftan yine kendi iradeleriyle mahrum kalmışlardır.

Sonuç

Görüldüğü üzere A'raf sûresi 50. ayetinin çizdiği bu dehşetli manzara, ahirette yaşanacak salt bir yoksunluk tablosu değil; aynı zamanda günümüzde yeryüzündeki nimetlerle olan hastalıklı ilişkimizi sorgulatan sarsıcı bir ahlak ikazıdır. Bugün dünyamızda tatlı su kaynaklarını vahşice sömüren, israfı bir yaşam biçimi haline getiren ve yoksulun feryadına sağır kalan modern bencillik; aslında ötelerde kendisine “haram” kılınacak olan o serinliğin faturasını bugünden hazırlamaktadır. Nitekim Kur’an, kendilerine “Allah’ın size verdiği rızıktan infak edin.” denildiğinde bunu reddedenlerin, “Dilese Allah’ın doyuracağı kimseleri biz mi besleyeceğiz!” (Yâsîn 36/47) diyerek sorumluluktan kaçtıklarını haber vermektedir. Dünyada paylaşmayı reddedenlerin, ahirette bir yudum suya muhtaç hâle gelmeleri ilahî adaletin dikkat çekici tecellilerinden biridir. Kurtuluş, ateşin ortasından yukarıya doğru bir miktar su için feryat etmek değil; bugünden tezi yok elimizdeki nimetleri bir dava bilinciyle mazlumlarla paylaşmak ve yeryüzünde şefkatin, merhametin şahidi olmaktır.


1- Modern psikoloji literatüründe bu tutum, bireyin başkalarına nazaran daha fazla ödül, imkân ve ayrıcalığı hak ettiğini düşünmesini ifade eden “psychological entitlement” (kendinde hak görme eğilimi) kavramı çerçevesinde ele alınmaktadır. Campbell ve arkadaşları, hak edilmişlik duygusu ile kendinde hak görme eğilimi arasındaki ayrıma dikkat çekerek, “Hak edilmişlik, kişinin kendi çabası veya karakteri karşılığında bir ödül beklemesini ifade eder.” tespitinde bulunurlar. Bk. W. Keith Campbell vd., “Psychological Entitlement: Interpersonal Consequences and Validation of a Self-Report Measure”, Journal of Personality Assessment 83/1 (2004), 31.

2- Ebü’l-Ferec Cemâlüddîn ʿAbdurraḥmân b. ʿAlî b. Muḥammed el-Bağdâdî İbnü’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr fî ʿİlmi’t-Tefsîr, thk. ʿAbdurrezzâḳ el-Mehdî (Beyrut: y.y., 1422/2001), 2/125.

3- İsmâil Ebu Abdillah el-Buhârî, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ, thk. Muhammed b. Züheyr Nâsır en-Nâsır (Beyrut: Dâru Tavki’n-Necat, 1422/2001), "Tefsiru’l-Kur’an", 4850.

4- İsmâil Hakkı Bursevî, Rûḥu’l-beyân (Beyrut: Dâru’l-Fikr, ts.), 3/171.