Ağlama Duvarı!

Türkiye’nin tamamı, “Ağlama Duvarı!..” Dindarımız laikimizle yıllardır ağlıyoruz...

Dindar kesim “Filistin” diyor, ağlıyor; “Başörtüsü” diyor, ağlıyor; “İmam-hatipler” diyor, ağlıyor!

Laik kesim, “Atatürk” diyor, ağlıyor; “devrimler” diyor, ağlıyor; “bölünme” diyor, ağlıyor!

Arada bir “Cem Garipoğlu Olayı” gibi olaylar çıkınca, göz birliği, söz birliği edip ağlaşıyoruz!

Ramazan boyunca ekranda Peygamber Efendimiz’le ashabının hayatını anlatan hocaefendiler ağlıyor...

Kitap reklamlarına bile gözyaşı karıştırılıyor: “Okurken gözyaşlarınızı tutamayacaksınız!”

Siz istediğiniz kadar, “Kitap ağlatmak için değil, bir şeyler anlatmak için yazılır” deyin, vız geliyor, tırıs gidiyor!

Gözyaşı bu ülkede prim yaptığı kadar hiç bir ülkede prim yapmıyor...

Hatta “Gözyaşı geceleri” adı altında doğrudan gözyaşı ticareti bile yapılıyor bu ülkede.

Çözüm üretmek için kılını kıpırdatmayan gruplar, “ah”lar, “enin”lerle ömür geçiriyor!

“Ah Atatürk”, “vah vah başörtüsü”, “eyvah Cem Münevver kız!”

Cem Garipoğlu ve Münevver gibi çocuklar yetiştiren şartları sorgulayan yok.

Olaylar üzerine spekülasyon yapmak, “Ahlı-vahlı” programlar üretmek gazetecilerle televizyoncuların da işine geliyor, zira onlar da işin kolayına kaçıyorlar...

Onlarda da çözüm üretecek bir performans yok zira; kolayından kazanıp keyiflerine bakıyorlar.

Çünkü ezberciyiz...

Sorgulamacı değiliz...

Meraklarımızı “neden”lere, “niçin”lere, “nasıl”lara doğru yaymıyoruz. “Olay”ın detayında kendimizi boğuyoruz. Üste çıkıp “sebep-sonuç” ilişkisini sorgulamıyoruz.

Garipoğlu olayında da garip bir biçimde “kim” ve “kimler”e takılıp kaldık. Televizyonlar günlerden beri “Ahmet kim”, “Arka bahçedeki kim?” diye bağırıp duruyor!

Oysa bu sırrı çözmek polisin işi...

Polisiye çözümler geleceğe katkı yapmaz. Sadece günü kurtarır.

Geleceğe katkı yapacak çözümler araştırmacıların işi. Yani gazeteciler işe daha derin, eski deyişle “efradını câmi, ağyarını mani” bakmalıdırlar.

Bu, ne bu konuda ne de başka konularda olabiliyor. Çünkü kolaycı yetişmişiz. Ya bizatihi kendimiz spekülasyon üretiyor, ya da olayları derinlemesine kuşatmayan sathi meraklarımızla spekülasyon üretilmesini sağlıyoruz.

Tam da bu ortamda, Milli Eğitim Bakanı, okulların açılışı münasebetiyle verdiği demeçte, “Öğrencilere bilgi edinmeyi öğreteceklerini” söylüyor...

Peki, bunu nasıl yapacaksınız sayın devletlüm?

Ülke demokratikleşmeden böyle bir uygulamayı başlatabilir misiniz?

Şunu soruyorum: “Mevlana Hazretleri buyuruyor ki...”, ya da “Atatürk diyor ki...”yi rafa nasıl kaldıracaksınız?

Bu “ideolojik devlet” ve “tefekkürsüz millet” yapısında, “Falan böyle, filan şöyle diyor, ama onlar geçmişte kaldı, günümüzün çağdaş bilimi bu konuda bize şunu şunu söylüyor” noktasına nasıl geleceksiniz?

Hadi geldiniz diyelim, geldiğiniz noktada “Atatürk ilkeleri tartışılıyor!.. Laiklik elden gidiyor!.. İrtica hortladı!..” spekülasyonunu nasıl aşacaksınız?

Gördüğünüz gibi, öncelikle insanımızın gerçek anlamda çağdaşlaşmaya ihtiyacı var...

Bunu nasıl başaracağımızı doğrusu ben de bilmiyorum, ama öncelikle takıntılarımızı gözden geçirmemiz ve zaman içinde her türlü tabudan kurtulmamız lâzım.

Görmüyor musunuz hepimiz çok takıntılıyız...

Bir taraf, yanlış veya doğru, başörtüsünü tartışmaya açsa, karşı taraftan “Din elden gidiyor!..” çığlıkları kopuyor...

Diğer taraf, “Vesayetlerden kurtulalım” yollu konuşsa, laik çevreler hemen babalanmaya başlıyor: “Uzanan elleri kıracağız!.. Uzanan dilleri koparacağız!”

Muhalif söylemler kesilince, Türkiye düzelecek mi? Daha önemli bir soru: Muhalif sese izin vermeyen bir toplumsal yapıda demokrasi nasıl gelişecek?

Taraflar alışkanlıklarını gözden geçirmeli bence...

Sadece alışkanlıklarını değil, korkularını ve endişelerini de gözden geçirmeli...

Mesela şu “bölünme” sendromunu iyice bir gözden geçirmeliyiz.

Türkiye’nin bölünme ihtimali konusunda aşırı bir hassasiyet içinde olduğunu bildiğimiz TSK’nın başındaki komutanın “Öyle bir ihtimal yok” anlamına gelen garantisine muhalefetin gösterdiği tepkiyi de doğru analiz etmeliyiz.

TSK’nın zirvelerinden “Bizden yana” bir söz gelince, dört elle sarılmak olmaz...

Bu durumda bile “Asker neden siyasi beyanat veriyor?..” sorusunu sormaya devam etmemiz lâzım. Ancak o taktirde “dürüst” oluruz...

Ve “dürüstlük” iki tarafın da pek umursamadığı bir kavram maalesef!

VAKİT