Acı sıçramaları

Cihan Aktaş

Yazarlık hayatımın ilk on yılında hikâyeler ve romanlar yazma tutkumu bastırarak başörtüsü konusunu yazı gündemimin ilk sıralarında tutmak zorunda kaldım. Taşralı ve çoğunlukla da dar gelirli ailelere mensup genç kızların karlı kış günlerinde kapısından giremedikleri üniversitelerin etrafında bir açık kapı arayışıyla dönüp dolaştıklarına tanık olunca, başka türlüsü gelmezdi elinizden zaten. Kavram olarak tesettür olgusunu irdeleyen, kılık kıyafetin iktidarla ilişkisini ele alan, başörtülü öğrencilerin toplumsal kökenlerini anlamaya çalışan araştırma ve inceleme kitapları kaleme aldım.

Arkadaşlarınızın başörtüsü yasağı nedeniyle bir dayanma zemini edinebilmek umuduyla rasgele evlilikler yapmasına, bir amaç boşluğuna düşüp yas iklimine saplanmasına, bütün yeteneklerine karşılık kendi cemaat çevrelerinde bile ucuz işçi hatta amatör eleman muamelesi görmesine, ailelerince dışlanırken mütefekkir ağabeylerinin çözüm yolu olarak ve takvalı davranma adına mümin bir erkeğin ikinci eşi olmayı kabullenme şeklindeki öğütlerini benimsemesine, doktor arkadaşınızın kendine mesleki bir adres bulamayarak nihayet uzak diyarlara göç etme kararı almasına, saçının tek bir telini göstermesi durumunda diploma projesini teslim edebileceği bildirilen arkadaşınızın neticede onca emek verdiği projesini rafa kaldırmasına, işte bunlara benzer daha nice hikâyeye bir şekilde katıldıktan sonra, çok sonra, üniversitelerde başörtüsü yasağının bir bakıma doğaçlama bir şekilde hafiflediğini anlatan haberlere bakarak, kime bir şeyler kazandırmış oldu yasaklar, sözgelimi Türkiyeli kadınların uluslararası bilim literatürüne katkısı konusunda yasakların olumlu bir katkısından söz edebilir mi kimse, peki üniversiteyi bitiremeyip de komşu oğluyla evlenen taşralı kızın yaşadığı mahrumiyet, kısıtlanmışlık, kimi hangi sebeple ferahlatabilir, şeklinde uzayıp giden sorular üzerine düşüncelere dalıyorsunuz.

Başındaki örtüyü bağlama tarzına veya bu örtünün rengine bakılarak arkadaşınızın bir sokak ortasında saldırıya uğradığını, hamamböceğine, ninja kaplumbağalara, ilkçağ tapınaklarının kutsal fahişelerine benzetildiğini, sadece üniversitelerin değil, kültür merkezlerinin, galerilerin, kütüphanelerin, müzelerin yanına yaklaştırılmadığını, başları örtülü diye hastaların hastanelerin acil servislerinden bile geri çevrildiğini hatırlıyorsunuz ardından.

İlginçtir, sadece muhafazakâr kesimin değil, laik elitin de modern dünyada her şey değişiyorken Müslüman kadının –nasıl olabilecekse bu- değişmeksizin kalmasını istediğini ortaya koydu son “türban” tartışmaları. Üniversiteli kız başını örtecekse annesi, hatta anneannesi gibi örtsün! Bu temenniyi geçtiğimiz yıllarda “beyaz tülbent” kullanımı üzerinden iki usta yazar, Alev Alatlı ile Latife Tekin de gündeme getirmişlerdi.

Başını öyle değil, böyle örteceksin. Tavşankulağı şeklinde sarkıtacaksın önünde. Yükseklerde bir yere bağlılığını bildirmek üzere benimseyerek örttüğün başörtüsünü seni baskılayan bir kafes gibi taşımadığın için, muhayyel bir çağdaşlık hedefi adına cezalandırılacaksın. Modernleşmesini gerçekleştirme yolunda zoraki sınıflar icat etmek isterken seni paryalaştırmaya çalışan sistemin günah keçisi olmayı kendine yediremediğin için de terörist olmakla suçlanacaksın.

Yine de olgunlaşacaksın. Acı sıçramalarıyla gerçekleşen yolculuklar, melekuti âleme dönük bakışının derdiği iyilikleri güzellikleri yeryüzüne serpiştirecek.

Bütün bu yaşananlar tahripkâr bir öfkeye değil, toplumun diğer ezilen ve ayrımcılığa maruz kalan kesimlerini anlamaya, onlarla dayanışmaya ivme kazandıran bir hayat telakkisine dönüştüğü ölçüde değerli elbet. Kendi mazlumiyetinin sathında derinleşirken bu toplumun öteki yasaklılarını, hayatları yasaklar ve önyargılar nedeniyle kısıtlanan, hiçe sayılan, toplumsal mühendislik projeleri adına mevcudiyetleri yontulmak istenen kesimlerini fark ediyor, başörtülü kadınlar.

Başörtülü kadınlar şimdilerde, yaşadıkları coğrafyada bir şekilde mevcut olmuş kardeşlik bağları üzerine düşünüyor ve eskisine göre daha da tutarlı bir muhteva kazanabilecek şekilde, yeni bir kardeşlik bilincinin oluşumu üzerine yollar arıyorlar. “Acıyı bal eyledik” diyordu ya Hasan Hüseyin Korkmazgil... Öyle oluyor. Başörtüsü olgunlaşması, bir zamanlar sırf başını annesi gibi örtmediği için terörist olmakla suçlanarak vatandaşlık hakları elinden alınmış kadınlara bir halkın kardeşliğinin köklü sebeplerini öne çıkartacak şefkatli bir bakış, derin bir duyuş kazandırıyor.

TARAF