Abdullah Gül Cumhurbaşkanı: Sevinelim mi, üzülelim mi?

Şükrü Hüseyinoğlu

Epey sancılı bir süreçten sonra Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçildi. Özellikle Nisan ayından itibaren tam bir siyasi krize dönüşen, laikçi-ulusalcı çevrelerin “Çankaya’da eşi başörtülü birini istemezük” yaygaralarıyla darbe çığırtkanlığı yaptığı, geniş katılımlı mitingler tertipleyip Çankaya’nın yollarına barikat kurmaktan söz ettiği sancılı bir süreçten sonra cumhurbaşkanlığı seçimi çıkmaza girmiş ve seçimlerle Meclis’in yenilenmesi kaçınılmaz hale gelmişti. 22 Temmuz’da yapılan seçimlerden Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ezici bir üstünlükle çıkınca Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığının da önü açılmış oldu. Zaten seçimler bir yönüyle de Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı için bir referandum niteliği taşımaktaydı.

Seçimin sonucu bir bakıma “Abdullah Gül cumhurbaşkanı olsun” şeklinde tezahür etmişti ve AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bile bir ara uzlaşmadan filan söz etmesine rağmen Gül’ü yeniden aday göstermekten başka çıkar yol bulamadı. Neticede 28 Ağustosta yapılan 3. tur oylamada Gül cumhurbaşkanı seçildi.

Bu durumda bizlerin tavrı ne olmalıdır, bir Müslümanın, İslam dışı ölçü, kural ve kanunlarla işleyen bir sistemin en üst düzey yöneticisi olmasına sevinmeli miyiz, üzülmeli miyiz?

Duygularımızla, hislerimizle yaklaştığımız zaman, şu ya da bu ölçüde İslami hassasiyetler taşıdığını düşündüğümüz bir kişinin yaşadığımız coğrafyada en üst düzey yönetici olması şüphesiz ki heyecan verici bir durum olarak beliriyor. Fakat inandığımız ölçü ve ilkeler açısından da bu böyle mi? Bunu ciddi olarak masaya yatırmalı ve tavrımızı hislerimizden bağımsız olarak ilke ve ölçü eksenli olarak belirlemeliyiz diye düşünmekteyim.

Mevcut sistemin üzerine kurulu bulunduğu dünya görüşü ve işleyiş tarzı göz önüne alındığında, İslami hassasiyetler taşıyan kimselerin bu sistemi işleten konumunda bulunması doğrusu epey tartışılması, sorgulanması gereken bir nitelik arz ediyor.

Alemlerin Rabbi yüce Allah’a açık bir tuğyan temelinde yükseltilen ve Allah’ın dinini hayattan dışlamayı esas alan laik bir dünya görüşüyle, batıdan ithal ölçü ve kanunlar üzerine bina edilen mevcut sistemin işleyişi baştan sona İslami ölçü ve ilkelere aykırı bir özelliğe sahip. Adeta, alemlerin Rabbi (azze ve celle) insanlara neyi yapın diyorsa bu sistem onu yapmayın demekte, neyi yapmayın diyorsa bu sistem onu yapın demektedir. Mesela, Kur’an’da “Allah’a ve Rasulüne savaş ilanı” olarak nitelendirilen faiz, bu sistemin işleyişinin temel unsurları arasında bulunmaktadır. Rabbimizin yasakladığı kumar, bu sistemin bizzat eliyle oynatılmakta, içki bu sistemin “sembol”leri arasında sayılmakta, fuhuş hem sistem eliyle teşvik edilmekte hem de resmi genelevler aracılığıyla işletilmektedir. İslam, yüce Allah’tan başkalarına tazim göstermeyi yasaklamaktadır, fakat bu sistemin işleyişinde putçuluk önemli bir yere sahiptir.

Şimdi, yüce Allah’ın dinine teori ve pratikte tabiiyet akdi bulunan bir insanın (Müslümanın) böyle bir sistemin yöneticisi/işleticisi konumunda bulunması ne kadar doğru ve meşru olabilir? Bunu ciddi olarak sorgulamak gerekir.

AKP Hükümeti tarafından TMSF’nin başına getirilen Ahmet Ertürk’ün, (kendisi Muhammed Esed’in Kur’an Mesajı adlı meal-tefsir çalışmasını Türkçeye çevirenlerden biridir), TMSF’nin başında bulunması hasebiyle, bir süre el konulan Cine 5 adlı fuhuş kanalının “patronluğunu” yapmak durumunda kalması bu konuda bir misal olarak zikredilebilir.

Evet, Hz. Yusuf Mısır’da üst düzey yöneticilik yapmıştı, fakat Kur’an Hz. Yusuf’un Mısır’da dilediği gibi hareket ettiğini (Ve böylece Yusuf'a orada dilediği gibi hareket etmek üzere ülke içinde yetki verdik. Biz dilediğimiz kimseye rahmetimizi eriştiririz. Ve güzel davrananların mükafatını zayi etmeyiz. [Yusuf, 12/56])  ve babası Hz. Yakub’a indirilen Rabbani ölçülerle hüküm verdiğini (Bkz. Yusuf 12/74-76) bildirmektedir.

Türkiye’deki mevcut sistemin işleyişinde ne Cumhurbaşkanının ne de Başbakanın dilediği (inandığı) gibi hareket etmesi ve Allah’ın kanunlarına göre hükmetmesi söz konusu değildir. Sadece bu sistemin işleyişi içerisinde bazı palyatif inisiyatifler kullanmaları ve kısmi tasarruflarda bulunmaları mümkün olabilmektedir. Onun dışında mevcut sistemin birer icracısı ve “memuru” olmak durumunda bulunmaktadırlar. Kullandıkları bazı “inisiyatif”ler ise şunlardır: Faiz sistemiyle çalışan kamu bankalarının, piyango ve tekel gibi yine haram işlerle meşgul olan kurumların yönetimine alnı secdeli bürokratlar atamak!

Bana göre bir Müslümanın İslam dışı sistemlerin yöneticiliğine soyunması İslami ilke ve ölçülere bağdaşan bir tutum değildir. Müslümanın yapması gereken, İslami ilke ve ölçülerin apaçık şahitliğini yapmak, yaşadığı coğrafyada ve tüm yeryüzünde tuğyana karşı Nebevi hareket metodu uyarınca mücadele edip İslam’ın hakimiyeti için çalışmaktır. Çizgilerin belirginleşmesi ve hakla batılın insanların seçebileceği ölçüde açık olarak ortaya çıkması ancak açık, net, İslam ahlakına ve Müslüman vakarına uygun bir hareket yönteminin benimsenmesiyle mümkündür. Hakla batılın harmanlandığı, insanların olduğu gibi görünmemek için kırk takla attığı, kaleyi içten fethetmek adına inanılan ölçü ve ilkelerden ödün üstüne ödün verilmek durumunda kalındığı yöntemler İslam’ın amaç ve hedeflerine uygun değildir.