ABD, Ürdün’ü İsrail İçin Bölgesel Bir Caydırıcılık Üssü Haline Getiriyor
Shady Ibrahim / Fokus+
ABD, stratejik ve hesaplanmış bir yeniden konumlanmayı yansıtan bir hamleyle, son iki ay içinde Ürdün’deki Muvaffak es-Salti Hava Üssü’ndeki askeri hava varlığını güçlendirdi. Bu adım, üste rutin askeri konuşlanma çerçevesini aşarak, İsrail’in doğu cephesinde ve İran’la bağlantılı gerilim sahalarıyla doğrudan temas hattında kapsamlı bir caydırıcı güç oluşturmayı amaçlıyor.
New York Times gazetesinin yayımladığı uydu görüntüleri, üste yaklaşık 60 ila 70 savaş uçağının bulunduğunu gösteriyor. Bu sayı, olağan seviyenin neredeyse üç katına karşılık geliyor. Bunlar arasında beşinci nesil, görünmezlik ve hassas taarruz kabiliyetine sahip F-35A savaş uçakları, derin darbe görevleri için tasarlanan F-15E’ler, çok amaçlı F-16’lar ve kara operasyonlarına destek veren A-10 uçakları yer alıyor. Ayrıca F/A-18 uçaklar da tespit edilirken, açık kaynak istihbarat (OSINT) değerlendirmeleri bunlar arasında elektronik harp versiyonu EA-18G’lerin de bulunabileceğine işaret ediyor.
Bu durum, düşman savunma sistemlerini devre dışı bırakma kapasitesini artırarak, yüksek yoğunluklu bir operasyon ortamına hazırlık olduğunu ortaya koyuyor. Söz konusu takviye yalnızca ekipman ve taarruz uçaklarıyla sınırlı kalmadı, kısa süre içinde en az 68 stratejik nakliye uçağı da konuşlandırıldı. Bu durum, personel, mühimmat ve destek teçhizatını kapsayan yoğun bir lojistik hazırlığa işaret ediyor. Ayrıca üste insansız hava araçları ve helikopterler de görüntülendi, bu da keşif, gözetleme ve esnek taktiksel müdahale katmanını güçlendiriyor.
Savunma düzeyinde ise bataryalarıyla birlikte gelişmiş hava savunma sistemleri konuşlandırıldı. Bunlar arasında, olası füze tehditlerine karşı üssü korumak amacıyla en gelişmiş Amerikan sistemlerinden biri olan THAAD bulunuyor. THAAD sisteminin önemi, kısa, orta ve uzun menzilli balistik füzeleri yüksek irtifada imha etmek üzere tasarlanması, kamyon üzerine monte edilmiş altı fırlatma platformu ve toplam 48 önleyici füze içermesinden kaynaklanıyor. Uzun menzilli Patriot hava savunma sistemleri ise ikinci katman olarak konuşlandırıldı, böylece her iki sistem birlikte üs ve çevresi üzerinde çok katmanlı bir savunma kalkanı oluşturuyor. Sahadaki tüm bu gelişmeler, Ürdün’ün mevcut bir savunma anlaşması kapsamında yaklaşık 3 bin ABD askerinin konuşlandırıldığı önemli bir hava ve füze savunma merkezi haline geldiğini gösteriyor. Bu gelişmeler, ABD güçlerinin Doğu Suriye’deki bir dizi ana askeri üsten, özellikle de yaklaşık bin ABD askerinin bulunduğu stratejik “Kasrak Üssü”nden çekilmesinin ardından geldi. Söz konusu adım, daha önce bazı üslerden yapılan çekilmeleri takiben Suriye’den tam çekilmeye doğru bir yönelime işaret ediyor.
ABD’nin Ürdün’e yaptığı yardım ve hibeleri nasıl okumalıyız?
Ürdün, 2025 yılında ABD’den 593 ila 600 milyon Ürdün dinarı (yaklaşık 830 ila 840 milyon dolar) arasında değişen bir hibe aldı. Ürdün’ün 2026 yılı devlet bütçesi de, devam eden ABD-Ürdün yardım anlaşması kapsamında 2026 yılına kadar yıllık nakit transferleri ve proje finansmanının devam edeceğini varsayarak, aynı seviyede ABD hibeleri öngörüyor.
2022 yılında imzalanan ve yedi yılı kapsayan mutabakat zaptı uyarınca ABD, Ürdün’e 2029’a kadar yıllık 1 ila yaklaşık 1,45 milyar dolar arasında değişen ekonomik ve askeri yardım sağlamaya başladı. Bu yardımlar, Ürdün’ün istikrarını desteklemeyi amaçlıyor. Reuters’a göre Trump yönetiminin yardım programlarına yönelik yürüttüğü gözden geçirmeler sonrasında hibe ve yardımlarda kesinti yapılabileceğine dair Ürdün yönetiminde kaygılar oluştu. Buna rağmen, Washington, savunma, su ve doğrudan bütçe desteği alanlarındaki temel yardım hatlarının korunacağı yönünde Amman’a gizli güvence verdi. Ürdünlü yetkililer bu mesajları siyasi destek olarak değerlendirdi.
Bu çerçevede, ABD’nin Ürdün’deki askeri konuşlanmasındaki artış, ABD’nin İsrail’i destekleyen bölgesel güvenlik mimarisinde Ürdün’ü kalıcı bir stratejik dayanağa dönüştürme sürecinden bağımsız okunamaz. Ürdün’e yönelik cömert mali yardımlar ve 2029’a kadar uzanan mutabakatlar yalnızca kırılgan bir ekonomi için destek işlevi görmüyor. Aynı zamanda, Washington’a ve dolayısıyla İsrail’e, İsrail sınırları yakınında çok katmanlı bir hava ve füze savunma yapısını kalıcı biçimde yerleştirme imkanı sağlayan, siyasi ve güvenlik manevra alanını fiilen satın alma aracı olarak kullanılıyor.
Bu anlamda Ürdün, ABD’nin İran’a yönelik caydırıcılık ihtiyaçları ile İsrail’in doğuda gelişmiş bir savunma şemsiyesine duyduğu ihtiyaç arasında bir bağlantı halkasına dönüşüyor. Bu şemsiye, İsrail’in iç cephesini korurken, geniş çaplı bir çatışmada doğrudan müdahalenin maliyetini azaltmayı hedefliyor. Tüm bu tablo, söylem ve diplomasi düzeyinde yalnızca “Ürdün topraklarının savunulması” başlığı altında sunulsa da, teorik olarak Ürdün’ün bölgede İsrail dışında bir düşmanı bulunmuyor. İsrail ile de bir barış anlaşması imzalanmış durumda.
İran ile bir çatışma artık sadece zaman meselesi mi?
Ürdün’de ve bölgedeki diğer bazı askeri üslerde gerçekleştirilen bu artan konuşlanma, yalnızca siyasi bir mesajı yansıtmıyor. Aynı zamanda bölgesel gerilimin İran ve bölgesel müttefikleriyle açık bir çatışmaya sürüklenmesi halinde caydırıcılıktan fiili harekata hızla geçebilecek operasyonel bir altyapının inşa edildiğine işaret ediyor. Bu durum, Ürdünlü yetkililerin konuşlandırmaların yürürlükteki savunma anlaşması çerçevesinde yapıldığı, yalnızca Ürdün topraklarını korumaya yönelik savunma amaçlı olduğu ve başka ülkeler adına saldırı operasyonlarına hazırlık anlamı taşımadığı yönündeki açıklamalarına rağmen dikkat çekiyor.
ABD’nin Ürdün’de kurduğu altyapının, genişletilmiş mühimmat depoları, lojistik ekipman ve ikmal altyapısıyla yoğun bombardıman operasyonlarına hazırlandığı görülüyor. Buna karşın Ürdün’ün diplomatik açıklamaları, ABD’nin olağan konuşlanmasının üç katı, hatta daha fazlası olarak değerlendirilen bu konuşlanmayı gerekçelendirmekte yetersiz kalıyor. Burada sorulması gereken asıl soru şu: ABD ve İran arasında bir çatışmada muhtemel senaryo nedir?
Müzakerelerde kaydedilen ilerlemeye rağmen, ABD’nin bölgedeki genel askeri konuşlanması, ABD ordusunun sınırlı saldırılarla yetinmeyeceğini gösteriyor. Daha geniş ve karmaşık senaryolar ise, beklenen İran saldırılarının yoğunluğu karşısında dayanabilecek ve kuvvetler ile askeri varlıklardaki muhtemel kayıpları azaltabilecek “güçlü bir savunma şemsiyesi” gerektiriyor. Bu savunma takviyeleri, bölgede daha önce yaşanan tecrübelerin ardından geliyor. Önceki çatışmalarda, İran’ın füze saldırılarının püskürtülmesinde hava savunma sistemleri önemli rol oynamıştı.
Ancak, yüksek mühimmat tüketimi mevcut yeteneklerin sınırlarını ortaya koydu ve belki askeri yetenekler ve savunma altyapısının iki katına çıkarılmasının ardındaki temel neden budur. Öte yandan Trump’ın İran’a karşı kapsamlı güç kullanımına mı yoksa sınırlı saldırılara mı karar vereceği henüz netleşmiş değil. Ancak kesin olan, Washington’un tüm ihtimallere hazırlık yaptığıdır. Buna karşılık, bu karmaşık denklemin en zayıf halkası Ürdün halkı olmaya devam ediyor.
Ekonomik yükler, yüksek işsizlik oranları ve birikmiş toplumsal baskılar altında ezilen bir ülke, bugün kendisini bölgede en hassas çatışmalardan birinin en ön saflarında buluyor. Üstelik Ürdün, topraklarının İsrail için gelişmiş bir askeri altyapıya dönüştürülmesi kararında gerçek bir söz hakkına sahip değil. Bu politikaların en tehlikeli yönü ise, Ürdün halkını İran ya da müttefikleriyle yaşanabilecek herhangi bir çatışmada potansiyel bir hedef haline getirmesidir. Ürdün halkının günlük öncelikleri ile Washington ile stratejik ortaklığın gereklilikleri arasındaki uçurum giderek büyüyor. Bu fark, “ABD-İsrail caydırıcılık duvarının” Ürdünlülerin yaşamı ve güvenliği için fiili bir tehdit kaynağına dönüşmesi halinde, iç gerilimi tetikleyebilecek bir unsura evrilebilir.