HAKSÖZ-HABER
ABD ve İsrail şer ortaklığının 28 Şubat günü İran'a başlattığı hukuksuz ve gayrı insani saldırılar sıcaklığını sürdürürken bölgede günden güne bir kriz büyüyor.
Bir yandan Siyonist İsrail'in beka sorunları diğer yandan ABD'nin bölgede güç arayışı konuları masada dururken, ABD'nin Çin ile olan mücadelesi de konuya bir başka boyut kazandırıyor.
Venezüela'nın ardından İran ile de Çin'in petrol kaynaklarına bir darbe daha vurma arayışında olan ABD, bu şekilde İran saldırıları ile bir taşla birden fazla kuşu katletme çabası güdüyor.
Muhammed Okçu, Çin penceresini Haksöz için değerlendiriyor.
ABD-Çin Geriliminde İran - Muhammed Okçu
28 Şubat süreciyle birlikte “şer ittifakı” olarak da nitelendirilen ABD-İsrail ikilisinin İran’a yönelik saldırıları, günümüzde küresel ölçekte önemli bir tehdit unsuru hâline gelmiştir. Bu saldırganlık, başta enerji akışına vurduğu darbe aracılığıyla dünya ticaretini sarsmakta; aynı zamanda ahlaki çözülmeyi derinleştirerek “hukukun üstünlüğü” kavramını içi boş, romantik bir slogana indirgemektedir.
ABD-İsrail saldırganlığının iç dinamikleri ve küresel çıkarları dikkate alındığında, söz konusu gelişmelerin dar bir coğrafyada gerçekleşen sınırlı bir hesaplaşmadan ziyade, geniş bir coğrafyada güç dengelerini yeniden şekillendirme girişimi olduğu görülmektedir. Trump yönetiminin saldırgan tutumu, uluslararası sistemi adeta bir baskı mekanizması altına alırken; atılan her hukuksuz adım bir sonraki ihlalin normalleşmesine zemin hazırlamaktadır. Washington yönetiminin Kanada çıkışından Grönland ve Venezuela süreçlerine kadar uzanan hamleleri, mevcut küresel düzenin zaten kırılgan olan dayanaklarını daha da zayıflatırken büyüyen bir tehdidi de gözler önüne sermektedir.
Trump’ın iktidara gelişinin ilk dönemlerinde dünya kamuoyunda barışa yönelik bazı beklentiler oluşmuş olsa da bu girişimlerin büyük ölçüde retorik düzeyinde kaldığı görülmüştür. 2022’den bu yana devam eden Ukrayna savaşını sona erdireceğini, Gazze’yi yeniden imar edeceğini ve bölgesel aktörleri (Hamas ve Hizbullah gibi) etkisiz hâle getireceğini vaat eden Trump yönetimi, bu hedeflerin hiçbirini gerçekleştiremediği gibi mevcut krizlerin derinleşmesine de katkı sağlamıştır.
Özellikle Gazze bağlamında, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) tarafından suçlanan İsrail Başbakanı Netanyahu’ya verilen koşulsuz destek, uluslararası hukukun işlevselliği konusunda ciddi soru işaretleri doğurmuştur. Trump yönetimi, Netanyahu’yu yalnızca UCM’ye karşı korumakla kalmamış, İsrail iç hukukuna yönelik eleştiriler karşısında da savunma girişimlerinde bulunmuştur. Yolsuzluk davalarında Netanyahu hakkında suçlayıcı kararlar veren İsrail mahkemelerini dahi tanımayan Trump, Netanyahu’yu affetmediği gerekçesiyle İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’u sert biçimde eleştirmiştir. Bu durum, uluslararası siyasette hukuki normların giderek daha fazla araçsallaştırıldığını göstermektedir.
Trump yönetiminin bu sert ve zaman zaman öngörülemez politikalarının arka planında, son yıllarda göreli olarak gerileyen ve Çin karşısında rekabet gücü zayıflayan ABD ekonomisinin bulunduğu ileri sürülebilir. Londra merkezli PwC başta olmak üzere çeşitli kurumların raporları, günümüzde dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumunda bulunan ABD’nin 2050 yılına gelindiğinde üçüncü sıraya gerileyebileceğini öngörmektedir.
2005 yılında küresel sermayenin yaklaşık %19’u ABD’de, %10’u ise Çin’de bulunurken; 2025 yılı itibarıyla bu oranların sırasıyla %15 ve %20 şeklinde yer değiştirdiği görülmektedir. Özellikle yüksek üretim maliyetleri nedeniyle Çin ile rekabette zorlanan ABD’ye karşılık, Çin düşük iş gücü maliyetleri ve artan üretim kalitesi sayesinde küresel piyasalarda güçlü bir konum elde etmiş ve ABD açısından stratejik bir rakip hâline gelmiştir.
ABD’nin Çin ile yürüttüğü ekonomik rekabet sürecinde, geleneksel müttefikleri olan Avrupa ülkelerini dahi potansiyel bir rakip olarak değerlendirmeye başladığı görülmektedir. Trump yönetiminin Danimarka’ya bağlı Grönland adasını ilhak etmeye yönelik girişimleri bu stratejik yaklaşımın önemli bir örneğini oluşturmaktadır. Fransa ve Almanya başta olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri bu girişime tepki göstermiş olsa da artan gümrük tarifeleri ve İran krizi gibi gelişmeler, Avrupa’nın politik konumunu yeniden değerlendirmesine neden olmuştur.
Grönland’ın zengin maden kaynakları ve turizm potansiyeli üzerinden uluslararası kamuoyuna sunulmasının ardındaki temel motivasyonlardan biri, Çin’in kuzey ticaret yolları üzerindeki etkisini sınırlama arzusudur. Benzer şekilde Panama Kanalı üzerinde kurulan baskı da ABD’nin küresel ticaret yollarını kontrol altında tutma stratejisinin bir parçası olarak değerlendirilebilir.
Trump yönetiminin Venezuela’ya yönelik müdahalesi de enerji politikaları bağlamında değerlendirilmelidir. Çin’e uygun fiyatlarla petrol tedarik ettiği gerekçesiyle Venezuela Devlet Başkanı Maduro’ya yönelik gerçekleştirilen operasyon, uluslararası kamuoyuna “demokrasi ve uyuşturucu ile mücadele” söylemiyle sunulmuştur. Ancak bu süreçte yaşanan yönetim değişikliğinin Venezuela’daki siyasal yapı üzerinde sınırlı bir etkisi olmuş; asıl değişim ülkenin devasa petrol rezervlerinin kontrolünde meydana gelmiştir.
Benzer şekilde ABD’nin Afrika kıtasına yönelik artan ilgisi de Çin ile yürütülen küresel rekabet bağlamında değerlendirilebilir. Nijerya’da IŞİD saldırılarını gerekçe göstererek gerçekleştirilen askeri müdahaleler ve Somaliland’daki ayrılıkçı yönetimle kurulan ilişkiler, ABD’nin bölgedeki jeopolitik etkisini artırma çabasının göstergeleri olarak yorumlanabilir. Özellikle Çin’in Afrika’da gerçekleştirdiği büyük ölçekli altyapı yatırımları ve maden işletmeleri, ABD açısından stratejik bir rekabet alanı oluşturmuştur.
Bu bağlamda İran’a yönelik saldırılar da daha geniş bir jeopolitik çerçevede değerlendirilmelidir. İran, Çin’in petrol ihtiyacının yaklaşık %20’sini karşılayan önemli bir enerji tedarikçisi olmasının yanı sıra, ABD karşıtı politikaları ve stratejik konumu nedeniyle Pekin açısından kritik bir müttefik olarak görülmektedir. Özellikle Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolü, İran’ı küresel enerji ticaretinin merkezlerinden biri hâline getirmektedir.
Hürmüz Boğazı’ndan günlük yaklaşık 20 milyon varil petrol geçişi gerçekleşmekte ve yalnızca 2025 yılı içerisinde yaklaşık 110 milyar metreküp LNG bu güzergâh üzerinden taşınmıştır. Bu LNG ihracatının %80’den fazlasının Asya ülkelerine yönelmesi, bölgenin küresel enerji güvenliği açısından önemini daha da artırmaktadır.
Dolayısıyla İran’da meydana gelebilecek geniş çaplı bir çatışmanın, özellikle Asya enerji piyasalarında ciddi arz dalgalanmalarına yol açması muhtemel görünmektedir. Bununla birlikte söz konusu kriz yalnızca Asya ile sınırlı kalmayıp Avrupa enerji piyasalarını da etkilemektedir. Nitekim pazartesi günü LNG fiyatlarında kaydedilen %43’lük artış, enerji piyasalarındaki kırılganlığı açık biçimde ortaya koymaktadır. Enerji fiyatlarındaki bu yükseliş, Avrupa ekonomileri açısından da ciddi bir risk oluşturmaktadır