1 Kasım’a Doğru

NEHİR AYDIN GÖKDUMAN

7 Haziran Genel Seçimlerinden bu yana ülke olarak zor günler geçiriyoruz. Seçim sonrası ortaya çıkan netice, koalisyon çalışmalarını beraberinde getirdi ve siyasi partiler arası yapılan diyalogun ardından en nihayetinde erken seçim kararıyla bugüne gelinmiş oldu.  Fakat 7 Haziran Seçiminde açıkça oylarını bölüştüklerini, birbirlerinin meclisteki yerini sağlamlaştırmak ve AK Parti’nin tek başına iktidara gelmesine engel olmak adına emanet oylarla birbirlerini desteklediklerini açıkça beyan eden HDP ve CHP kısmen de olsa hedeflerinde başarı sağlamalarına rağmen, elde ettikleri sonucu yine yeterli bulmamış olacaklar ki memleketin seçim sonrası düşürüldüğü terör ortamından rahatsız olmak yerine durumu kullanma cihetine gittiler. Bilakis HDP seçim öncesinde her daim barış ve siyasette uzlaşma çağrıları yaparken, seçim sonrası çatışma ve şiddeti destekleyen hatta aktive eden konumuna geçmeyi tercih etmiştir.    

 Aslında seçimden önceki zamanlarda da defalarca kez, (hatta AK Parti hükümete geldiği günden beri)  memleket her seferinde bir sonrakinin provası yapılırcasına provakatif eylemlere sahne olup durdu.  İlk yıllarda Askeri Vesayet derken, Gezi Ayaklanması,  17-25 Aralık Operasyonları, 6-8 Ekim Olayları gibi sürekli dışarıdan desteklenen çevreler ve taşeron örgütlerce, ülkenin asayişi ve halkın emniyeti tehdit edildi. Türkiye’nin son on üç yıldır siyasi, sosyal, iktisadi ve özgürlükler düzleminde gösterdiği gelişmeleri hazmedemeyen kapitalist baronlar ve onların sözcüleri bazı medya grupları tarafından da bu muhalif süreç beslendi ve güçlendirildi. Halkın refah ve huzurundan ziyade kendi bencil varlıklarını ve çıkarlarını önceleyen ve bu memleketi bütün kaynaklarıyla yalnızca kendilerine layık gören sözde vatansever çevrelerce benzer provakatif olaylarla gündem sürekli sabote edildi. Memleketteki her çeşit güzel gelişme görmezden gelindi, hatta topa tutuldu. Maalesef dış ve iç destekli bu hain mihraklar ülkede vicdansızca kaos ortamı oluşturarak, her ne pahasına olursa olsun hükümeti devirmek için teoriler üretip durdular.

AK Parti’nin seçimden yüzde 40’ın üzerinde bir halk desteğiyle 1. Parti olarak çıkmasını sindiremeyen aynı çevreler ve siyasi partiler yeni hükümet yapılanmasında ya da gidilecek erken seçimde de memleketin âli menfaatini gözetmeyeceklerini açıkça beyan ettiler. Güya demokrasinin her daim hamiliğini yapan ve insan hakları bağlamında mangalda kül bırakmayan bu çevreler, iş kendilerinin istediği gibi gitmediğinde demokrasiye uymayan her çeşit hukuksuzluğa başvurmaktan ya da AK Parti’nin mukavemetini kırmak ve halk nezdindeki itibarını zedelemek için insanlık dışı provakatif eylemleri bile desteklemekten geri durmadılar.

 HDP,  “Emanet oylarla girdik.” dediği meclis çatısı altında ilk kez kendini aşan bir oy potansiyeli yakalamasına rağmen bu durumu siyasi aktivasyonunu geliştirmede kullanmak yerine hem ülkeyi karıştırmak isteyen dış güçlerle hem de seçim müttefiki CHP’yle işbirliği yaparak, Doğu’daki çatışmaları adeta savaş çığırtkanlığıyla alevlendirdi. 6-8 Ekim olaylarında halkı direnmek için sokaklara davet eden Selahattin Demirtaş, onlarca gencin ölmesine sebep olduğu bu olayların baş müsebbiplerinden biri olarak aynı tavrını Suruç hadisesinde de göstermekten imtina etmedi. Onlarca sivilin hayatını kaybettiği bu hunharca katliamın sorumlusu olarak hükümeti gösterip halkı yine sokaklara dökülmeye ve direnmeye davet etti. Ve o günden bu yana da ne yazık ki ne terörün önü kesilebildi ne de gencecik asker ve polislerin akan kanı durdurulabildi.

İşte böyle garabet bir üç ayın ardından erken seçime niyetlenmiş bir ülkenin vatandaşları olarak ne yazık ki oldukça ciddi ve karışık bir tabloyla karşı karşıyayız. Görünen o ki, AK Parti’nin iktidara geldiği günden beri yaptığı olumlu icraatlarıyla birçok İslam ülkesine rol modeli olması, Ortadoğu ve mazlum halklar için umut kaynağı sayılması, zalimlere ve bencil dünya otoritelerine karşı onurlu bir duruş gösterebilmesi küresel çapta bir hazımsızlığı da beraberinde getirdi.

 Hal böyle olunca dünya üzerinde kendilerinden başka söz sahibi istemeyen Batılı Ülkeler ve ABD bazen açıktan çoğu zaman ise üstü kapalı Türkiye’ye karşı geliştirdikleri hamlelerle niyetlerini tescil ettiler. Yapmak istedikleri son derece netti. 13 senedir iktidarda kalmasına rağmen istedikleri oranda yıpratamadıkları AK Parti gerçeğini alt edebilirlerse Türkiye’nin önünü kesmeyi başarabileceklerinin fevkalade bilincindeydiler.  Bu bilinçle ellerinden geleni de yapıp durmaktalar.   

Şu durumda, AK Parti’ye karşı kolektif bir mücadele içerisinde bulunan bu küresel dayanışmaya mukabil Türkiye toplumu olarak, topyekûn bir bilinci ve direnişi geliştirmek de bu ülkedeki her aklıselim insanın üstüne düşen bir görevdir. Özellikle biz bu memlekette yaşayan ve dini kimliğinden dolayı yıllarca baskı ve yasaklamalara maruz kalmış Müslümanlar olarak bu ciddi tabloyu görebilmeliyiz.  Mesele ne sadece AK Parti sevdası ne de her ne olursa olsun iktidarda kalma sorunudur. Burada açıkça yapılmak istenen İslam’ın ve Müslümanların aktif siyasetteki rolünü bitirmek, memleketin yönetimindeki tasarrufuna ket vurmaktır. Yaşananlar, Müslümanların hiçbir alanda aktifliğini kabullenemeyen dünya müstekbirlerince tezgâhlanan senaryoların ürünüdür.  Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Oyun içinde oyun var.” diyerek, yaşadığımız bunca olumsuzluğun tek perspektiften yorumlanamayacağını ve kurulan hile ve tuzakların her boyuttan değerlendirilmesi gerektiğini vurgulaması da bu yüzdendir. 

Bundan sonraki süreçte, Seçime kadar ve de sonrasında, vatanını seven ve iyiliğini isteyen her vatandaşın görevi; ülkesinin üzerinde oynanan bu oyunları görmek ve 1 Kasım günü ülkenin selameti için doğru tercihte bulunmaktır. Elbette AK Parti de bu seçim sürecini iyi değerlendirmeli,  13 yılık geçmişinin bir kritiğini yaparak, eksik ve zaaflarının üzerine gitmelidir.  Mesleğim gereği 7 Haziran seçimleri öncesinde Doğu ve Güneydoğu illerine epey ziyaretlerde bulunmuş biri olarak, oradaki birçok sağduyulu insandan dinlediğim ortak şikâyet:  AK Parti’nin bu seçimde gösterdiği adayların halk nezdinde kabul görmemiş kişilerden oluştuğuna dairdi.  Adaylar kimlik ve güvenilirlik açısından sorunlu bulunuyordu. Hiç şüphesiz bir partiyi oluşturan kişiler o davaya gönül vermiş insanlardır. İşte bu insanlar o Partiyi temsil ederler ve kimlikleri çoğu zaman bu siyasi hareketle iç içe geçer.  İnsanın olduğu yerde elbette hata vardır. Ancak iktidara geldiği günden beri 3 Y (Yolsuzluk, Yoksulluk, Yasaklar) ile mücadeleyi dillendiren ve bu alanda çaba gösteren AK Parti’nin bu kıstaslara uyacak kişileri seçmede de aynı titizliği en başından göstermesi gerekmektedir.  

Bir diğer önemli nokta ise, Selahattin Demirtaş’ın barış (!) konuşmalarında bile sıkça yaptığı gibi halka “Sokağa dökülün!” çağrısını değersizleştirmek; bunun için de ciddi halk projeleri gerçekleştirebilmektir. Özellikle eğitim ve kültür alanında yapılacak işlerle halkın bilinçlendirilmesi ve gençliğin kazanılması elzemdir. Yapılan hiçbir hayırlı iş, boşuna çıkmaz ve yıllardır taşeron bir terör örgütünün sultasında yaşam mücadelesi veren bir halkın vicdanını uyandırmak çok da zor değildir.  

Ayrıca Türkiye bu hassas döneminde, dünya güçleri tarafından bölgede aktifleştirilmiş DAEŞ gibi örgütlere karşı da mesafeli olmalıdır. Başımızda yeterince düşman varken, Türkiye’yi Suriye’deki savaşın içine çekmek için DAEŞ’i kullanan dış güçlere prim verilmemeli, savaş hamlesi sayılabilecek girişimlerden de uzak kalınmalıdır.

Dilerim 1 Kasım, bütün hile ve desiselerin alt edildiği, hem ülkemizin hem de tüm dünya mazlumlarının yüzünün güldüğü bir gün olsun.