Zülkarneyn Kıssasının Kur’an Perspektifinden Anlaşılması -4

Cengiz Duman

Kur'an'daki Ayetlerde Yecüc-Mecüc

“Sonra yine bir yol tuttu. Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu."1 Kehf Suresi’nde Zülkarneyn'in yaptığı son sefer anlatılmaya başlanırken vardığı coğrafya şöyle tarif edilmektedir: “Nihayet iki dağ arasına ulaştığında…”

Kur'an'ın bize bildirdiği bu tespit önemlidir. Neden? Eğer daha sonra anlatılacak olan olaylar sembolik veya efsanelerden kurgulanan bir olay olmuş olsaydı, böyle bir coğrafi tarifin yapılmasına gerek olmazdı. Hele ki Araplar gibi çöl coğrafyasına tabi insanlara dağlık bir coğrafyayla ilgili örnek verilmesine hiç gerek kalmazdı.

Kur'an'ın verdiği bu coğrafya tarifinden hareketle, müfessirler bu tarife uyan topografyayı; Arabistan yarımadasının kuzeyinde yer alan engebeli, dağlık fiziki yapıya sahip Kafkasya, Ural ve Hazar bölgesi ve etrafındaki bugünkü Ön Asya (Anadolu), Avrasya, Kafkasya olarak adlandırılan bölgelerde aramışlardır.

Müfessirlerin bu çıkarımlarının isabetli olduğu kanaatini taşımaktayız. Kur'an'ın muhataplarına verdiği örneklerde muhatap toplumun arka planını göz önüne aldığını; yani onlara, balinalardan, foklardan, Amerika'dan, Avustralya'dan, kutuplardan; onların haberdar olmadığı şeylerden örnek vermemiş olduğunu göz önüne aldığımızda; müfessirlerin tahminlerinin oldukça yerinde olduğunu müşahede etmekteyiz.

Kur’an, coğrafya tarifinden sonra, o coğrafyanın halk popülâsyonu hakkında bilgi vermektedir. “Onların önünde, hemen hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu.”2 Müfessirler “hemen hiçbir sözü anlamayan” ifadesini; Zülkarneyn'in konuşarak anlaşma sağlamakta zorlandığı; onların Zülkarneyn'i, Zülkarneyn'in de onları anlayamadığı şeklinde anlamışlardır.

İşte bu noktada Kur'an'ın kıssaya başlarken verdiği coğrafya tarifindeki ayrıntılar gündeme gelmeye başlamıştır. Müfessirlerin üzerinde durduğu Arabistan’ın kuzeyinde yer alan engebeli, dağlık bir topografyaya sahip Kafkasya, Ural ve Hazar bölgesi; özellikle Kafkasya, Asya kıtasından, Anadolu ve Avrupa’ya, Arabistan ve Afrika'ya doğru, ilk geçiş yollarının yer aldığı önemli bir kavşak bölgesidir.

Bu yüzden günümüzde bile bu bölgenin popülâsyonu ‘halklar mozaiği’ olarak nitelendirilmiştir. Dağlık bir bölge olması; nüfus yapılarının artmaması; kıtalar arası geçişlerde topluluklara yerleşim için geçici de olsa misafirlik yapması; bölge halkının bölgenin yapısının verdiği bir tabiat gereği sert mizaçlı olması; medeni ve ticari ilişkilerde yalnızlaşarak, bu bölgenin demografik yapısının karışık bir popülâsyonda oluşmasına sebep olmuştur.

Tabiidir ki bu karışık ortam, medeni toplumlara yabancılaşmış bu bölge insanının dillerinin de karmaşık olması sonucunu doğurarak Zülkarneyn'in karşılaştığı kavimde de dil sorununu oluşturmuştur. “Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Yecüc ve Mecüc burada fesat çıkarıyorlar. Sana bir ücret verirsek, aramıza bir set yapar mısın?”3

Zülkarneyn'in karşılaştığı kavmin Zülkarneyn'den bir istekleri vardır. Yecüc ve Mecüc denen saldırganlara karşılık, kendilerine onlardan korunmak için bir yapı istemektedirler. Bu noktada şu sorulabilir: Zülkarneyn'i nasıl biri gördüler ki ondan bu şekilde bir yardım istemektedirler? İlginç olan; Zülkarneyn'den, Yecüc ve Mecüc'ün saldırganlığını savaşla önlemesini istemek yerine, aralarına bir set yapılmasını istemeleridir. En son olarak ulaştığı bu bölgede, saldırganlığı önlemek için savaşmak yerine; tekniği kullanarak yaptığı set ile caydırıcılık unsurunu içeren savunma hattını güçlendirerek, sulhu sağlamak cihetine gittiğini görüyoruz.

Aynı zamanda Zülkarneyn'in, kendinden yardım isteyen bu topluluğa maddi karşılık beklemeden yaptığı set inşası faaliyeti ile krallığının -yöneticiliğin- muharebe ve ganimet, vergi gibi ekonomik tarafına, maddiyata önem vermeyen tavırlarını müşahede etmekteyiz.

Müfessirler Kur'an'daki “Burada fesat çıkarıyorlar.” “Aranıza aşılmaz bir set…” “Artık onlar onu ne aşabildiler ne de bir delik açabildiler.” ifadelerinden hareketle; Zülkarneyn'in karşılaştığı toplumun şikâyet ettiği Yecüc ve Mecüc'ün; saldırgan, yeryüzünde karışıklık çıkaran, saldırganlığı basit savunma mekanizmaları ile önlenemeyen bir topluluk olduğuna hükmetmişlerdir.

Tarif edilen bu saldırgan kavmin beyan edilen vasıflarını baz alan müfessirler, bu kavmi; Arabistan yarımadasının kuzeyinde yer alan, engebeli, dağlık bir topografyaya sahip Kafkasya, Ural ve Hazar bölgesi ve etrafındaki tarih kaynaklarınca M.Ö 700-350 yılları arasında yaşadığı kabul edilen, İskit–Saka kavmine izafe ederek müşahhas hale getirmeye çalışmışlardır. “Yecüc ve Mecüc ise Kafkas dağlarının doğusunda yaşayan Tatar-İskitlerdir.”4 Mevdudi, şu tespiti yapar: “İsrailli tarihçi Josephus'a göre, Yecüc ve Mecüc, İskitlerdi ve ülkeleri Karadeniz'in kuzey ve doğusuna dek yayılmıştı. Jerome'ye göre Mecüc ülkesi Hazar Denizi'nin yakınında Kafkasya'nın kuzeyindeki toprakları kapsıyordu.”5

Derveze, Yecüc ve Mecüc'ün; lugavî anlamı, etimolojisi ile kimlik ve bulunduğu coğrafya hakkında önemli gördüğümüz şu yorumları nakletmektedir: “Bazıları ‘Yecüc’ ve ‘Mecüc’ kelimelerinin Arapça asıldan geldiğini, ateşin tutuşup alevlenmesi anlamında olduğunu söylemişlerdir. Veya bunlar, yabancı kelimeler olup Arapçalaştırılmıştır. (…) Çağdaş tefsirlerden olan Kasimî'nin tefsirinde ‘bazı araştırmacılara’ nispet ederek ayetlerin tefsirinde şunlar nakledilmiştir: ‘Dağıstan bölgesinde Araplar arasında Kaf Dağı diye bilinen Kafkas dağlarından birisinin arkasında iki kabile bulunmaktadır. Birisinin ismi Âkûk, diğerinin İse Mâkuk'dur. Araplar bunları Yecüc ve Mecüc diye Arapçaya çevirmişlerdir. Bu iki kabile, birçok toplum tarafından bilinmekte ve Ehli Kitab’ın kitaplarında da anlatılmaktadırlar. Bu iki kabileden Rusya ve Asya'daki birçok kuzey ve doğu kavimleri üremiştir.’ ‘Sed’ ise Dağıstan bölgesinde Derbent ile Hazar şehirleri arasındaki dar boğazda bulunmakta ve şimdiki demir kapı, Sed adıyla anılmaktadır. Bu iki dağ arasındaki dar boğazda eski demirden seddin izleri bulunmaktadır.”6

Bir kısım müfessir; Kur'an-ı Kerim'de Kehf Suresi içerisinde anlatılan Zülkarneyn kıssasında geçen Yecüc ve Mecüc'ün; Eski Ahit'in Hezekiel ve Yeni Ahit'in vahiy bölümünde geçen Gog ve Magog olduğu kanaatindedirler. Bu konudaki Tevrat ve İncil'de geçen ifadelere göz atalım: “Ve Gog İsrail diyarına karşı geldiği zaman, Rab Yehovanın sözü, o günde vaki olacak ki, ateş püsküreceğim.”7“Ve Magog üzerine ve adalarda emniyette oturanlar üzerine ateş göndereceğim.”8“Ve de: Rab Yahova şöyle diyor; Roşun, Meşekin ve Tubal'ın beyi Gog, işte ben sana karşıyım”9“İşte ey İsrail evi uzaktan üzerinize bir millet getireceğim, Rab diyor; o zorlu bir millet, eski bir millettir ki, sen onun dilini bilmez ve ne dediklerini anlamazsın. Güvenmekte olduğun duvarlı şehirlerini kılıçla vurup yıkacaklar.”10“Bin yıl dolunca, şeytan zindanından çözülecektir ve yerin dört köşesinde olan milletleri, Gog ve Magog'u, saptırmak ve onları çenk için bir araya toplamak üzere çıkacaktır. Onların sayısı denizin kumu gibidir.”11

Tevrat ve İncil’de geçen bu anlatımlar; Gog ve Magog denilen kavim veya kavimlerin inkârcı, saldırgan, savaşçı yapısına temas etmektedir ki bu anlatımlar, Kur'an-ı Kerim'de yer alan Ye'cûc ve Mecüc'ün niteliklerine uymaktadır.

Müfessirler, Yecüc ve Mecüc'ün tek mi iki ayrı kavim mi olduğu üzerinde durmuşsa da bu ikisinin aynı kavim olduğu düşüncesine varmışlardır. Ayrı kavimler olarak kabul edilse bile konunun anlaşılması üzerinde herhangi bir etkisi olmayacaktır. Tevrat'taki Gog ve Magog'un iki ayrı kavim olarak alınmış olması, belki Yecüc ve Mecüc'ün iki ayrı kavme delalet edebileceğini kabul ettirse bile; bu noktada önemli olan Allah'ın kıssa içerisinde verdiği tarifte yatan özellik; “Burada fesat çıkarıyorlar.” anlamının her iki veya tek kavimde tecelli ediyor olmasıdır.

"‘Bana demir kütleleri getirin.’ dedi. Getirdikleri kütleler dağlarla aynı seviyeye gelince ‘Körükleyin!’ dedi. Sonunda demir yığını tavlanınca: ‘Erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim.’ dedi. Artık onu ne aşabildiler, ne de delik açabildiler."12 Zülkarneyn'nin demir kütleleri ile set yapma olayı anlatımının benzeri bir vakıanın, Eski Ahit'in Hezekiel kitabında da geçtiğini görmekteyiz: "Ve kendine demir bir saç al ve demir bir duvar olsun diye kendinle şehir arasına onu koy ve yüzünü ona çevir ve onun çevresi sarılacak."13

Burada üzerinde durmak istediğimiz bir husus vardır. Zülkarneyn, Yecüc ve Mecüc'e karşı korunma gayesiyle bir set yapmaktadır. Müfessirlerin ekserisi bu seddin muhtemelen kadim toplumlarda, düşman saldırı ve istilâlarından korunmak gayesi ile yapılan kale tipi surlu yapılardan olduğu kanaatindedirler. Bu görüşlerin isabetli olduğu kanaatindeyiz.

Üzerinde durulması gereken bir diğer mevzu da Zülkarneyn’in savaşçı ve maddiyatçı bir yönetici olmadığı mesajıdır. Eğer Zülkarneyn savaşçı ve maddiyatçı bir yönetici olsaydı, her iki tarafı da savaş veya ezici gücü ile hâkimiyeti altına sokar ve onlardan ganimet veya vergisini alır isteklerini zorla dikte ettirirdi.

Seddin yapımını başka bir açıdan yorumladığımızda; tarihçilerin verilerine bakarak, arabalar içinde, binekleri üzerinde hayat süren, göçebe ve hareketli İskit-Saka savaşçılarını, kendi düzenli ordularıyla yenemeyecek olan veya Yecüc ve Mecüc orduları ile savaşmak için karşılaşma imkânı bulamayan Zülkarneyn'in; bu saldırganlara karşı, kendisinin o bölgeden ayrılmasından sonra, yardım isteyen kavmin yerleşme alanını surlarla çevirerek ya da her iki halk arasındaki teması sağlayan bir geçide Kur'an'da bildirilen seddi inşa ederek savunmalarını muhkem hale getirmiş, böylece Yecüc ve Mecüc'ün tacizlerini engellemiş olabilir. Nitekim "Artık onu ne aşabildiler ne de delik açabildiler."14 ayeti ile Zülkarneyn sonrasında, Yecüc ve Mecüc saldırılarının yapılan set vasıtası ile artık engellenmiş olduğu sonucunu çıkarmak mümkündür.

Kafkasya topografyası hakkında bilgi veren coğrafyacılar, Kafkasya'nın iki önemli geçidi olduğunu bildirmektedirler: Derbent ve Daryal geçitleri.15 Bunun yanı sıra daha az önemli olarak; Avar, Mamison, Sol, Karayan geçitleri bulunmaktadır. Nitekim 20. yüzyıldaki müfessirlerin bazıları, bu geçitlerin bulunduğu yerlerdeki kalıntılar üzerinde durarak, Zülkarneyn seddinin Daryal veya Derbent geçitlerinde inşa edildiği kanaatine varmışlardır.

Bizim kanaatimiz ise İslam ilahiyatı içerisinde kurulacak “Kıssa Arkeolojisi” veya “Kıssa Tarihi” ilim veya disiplinlerinin araştırmaları ile Zülkarneyn kıssasında geçen anlatımların, maddi verilerine ve kıssanın tarihsel bazda yeni açılımlarına vesile olabileceğidir. Müfessirlerin bütün ilim dallarında ihtisas sahibi olamayacağı göz önünde bulundurulduğunda, derlemeci/eklektik anlayış ve kıssadaki boşlukları indi yorumlarla doldurma yoluyla varılan sonuçlar kapsayıcı olmayacaktır.

Nitekim şimdiye kadar gerek Zülkarneyn gerekse diğer kıssaların anlaşılması üzerinde yapılan tefsirlerde bu derlemeci, eklektik anlayış yüzünden kısır döngüler oluşmuştur. Eğer disipliner anlayışla Zülkarneyn ve benzer kıssalara yaklaşmazsak; çabuk sonuca ulaşılacak ve sembolizm gibi felsefi açmazlarla işi daha da belirsiz bir mecraya götürmek zorunda kalacağımız açıktır. Bunun somut bir ifadesini alıntılayalım: “Mesela Kur’an’a göre, Hz. Zülkarneyn ‘güneşin battığı yer’e ve ‘güneşin doğduğu yer’e kadar gitmiştir. Bu ibareleri coğrafi veya astronomik terimler olarak algılarsak Kur’an-ı Kerim’e bilimsel yanlışlar izafe etmekten kendimizi kurtaramayız. Edebî bir anlatım sanatı olarak algılamamız halinde ise hiçbir problem kalmaz.”16

“İşte bu, Rabbimin rahmetidir. Rabbimin vaadi geldiğinde onu yerle bir eder. Çünkü Rabbimin vaadi haktır.”17 Ne zaman ki Zülkarneyn'in yaptığı set ile koruma altına alınan toplum Allah'ı tanımaz, zulümlere başlar, Allah'ın istemediği tutumlara döner, o vakit Allah'ın vaadi gerçekleşir. İşte o vakit Allah'ın Zülkarneyn'in eli ile yaptığı set vasıtası ile rahmetinin eseri olarak saldırganlara karşı yaptığı koruma kalkar, Allah'ın azabı azgın topluma ulaşır.

Yecüc ve Mecüc veya benzer başka bir saldırgan toplum onlara musallat edilerek, aşılamayan delinemeyen set delinir. Böylece Allah'ın, zulüm yapan, fesat çıkaranlar hakkındaki vaadi gerçekleşerek inkârcı topluma azap ulaşır ve o toplum helâk olur. Aslında Allah'ın aşılamaz-delinemez olarak nitelediği, maddi malzeme ile yapılan set değil; seddi yapan ve uyulması istenilen mantalite; yani, tevhid, buna dayanan salih amel, adalet; yani Allah'a, Allah'ın istediği gibi bir kulluktur. Bunları yerine getiren topluma, Allah'ın sözü gereği zalimler ulaşamaz, engelleri aşamazlar. Verilmek istenen mesaj budur. “Yecüc ile Mecüc aslında her çağda yaşamaktadırlar. (…) Birlik içinde iman ve salih amel üzere olan bir topluluk, kötülüğün, fesadın, kokuşmuşluğun, kargaşanın her köşeyi sarması, toplumun hercümerç olmasıyla yani Yecüc ile Mecüc’ün ortaya çıkmasıyla giderek çöker. Bu, Allah’ın verdiği bir çöküş yasasıdır.”18

Nitekim müfessirlerin bir kısmı, Allah'ın vaadini, bu meyanda yorumlayarak; tarihteki Moğol istilâlarının Allah’ı ve emirlerini dikkate almayan toplumlara Allah’ın azabının ulaştığını, uğradıkları zulümlerin buna delâlet ettiğini beyan etmişlerdir. Burada kastedilen bir diğer mesaj ise şudur: Yeryüzünde hiçbir fâninin yapıtı ilânihaye duramaz. Her eserin mutlak bir sonu vardır. Bu yıkılmaz sanılan eserler, sizi Allah'ın büyüklüğünden uzaklaştırıp, bu yapıtların yapımına vesile olanlara, Allah'ın vasıflarını yükletmesin. Yani, Allah'a, O’nun kullarını ortak koşarak şirke yanaşmayın mesajını işlemektedir.

Günümüzde dünya üzerinde, Çin seddinden başka ayakta kalmış bir set bulunamamıştır. Bu demektir ki, "İşte bu, Rabbimin rahmetidir. Rabbimin vaadi geldiğinde onu yerle bir eder. Çünkü Rabbimin vaadi haktır."19 ayetinde, Zülkarneyn'in yaptığı set ne olursa olsun yıkılamaz yollu kutsanmamış; bilakis Allah'a kulluk edenlerin, tevhid ehlinin ayakta durabileceği mesajı verilmiştir.

Yok, bu set manevidir, görünmez; zamanı gelince ortaya çıkar anlayışına sahip iseniz; işte size tasavvufi bir tefsir anlayışı… İstediğiniz kadar maddi yorum yaparak Yecüc ve Mecüc'ün de ölmediğini veya evrenin bir kenarında kıyameti beklediğini vs. İslam dışı hurafe şeyler icat edebilirsiniz.

Yecüc ve Mecüc konusundaki geniş bir incelememiz, Haksöz20 dergisinde yayınlanmıştır. Buradaki bilgiler ile beraber gözden geçirilmesinin Kur’an perspektifinde Yecüc ve Mecüc konusunun daha iyi idrak edilmesine vesile olacağı kanaatindeyiz.

Zülkarneyn Kıssasının Tarihselliği Üzerine Bir Değerlendirme

Buraya kadar Kur’an-ı Kerim’de zikredilen Zülkarneyn kıssasının doğru anlaşılması gereğince, kıssanın anlatılan tüm unsurları üzerinde ayrıntılı olarak durduk. Şimdi bir hülasa yapmak istiyoruz. Kur’an’ın, Kehf Suresi’ndeki Zülkarneyn ile ilgili ilk ayetinde yer alan Zülkarneyn hakkında sorulan soru üzerinden başlattığımız bu incelememizde anladık ki; Rasûlullah’a (s) bilinmeyen bir olgu üzerinden değil, bilakis bilinen bir vakıa ile ilgili soru sorulmuştur. Kıssanın, sebeb-i nüzul rivayetine göre; her ne kadar soru soranlar Mekke müşrikleri olsa da onları bu hususta yönlendirenler ya da akıl verenler Medineli Arap Yahudilerdir. O halde Rasulullah’a bu yönde soru sorduracak kadar Zülkarneyn hakkında bilgileri olup, Mekke müşriklerini bu hususta Hz. Peygamber’i sınamaya tabi tutturanların nezdinde, Zülkarneyn ile ilgili mezkûr malumatı veya kaynağını aramak veya niteliğini öğrenmeye çalışmak gerekmektedir.

Bu metodu izlediğimizde, Medine Yahudilerinin ellerindeki yazılı kitapları olan Tevrat’ın, Kur’an’daki, Zülkarneyn kıssası anlatımları veçhesinde araştırılması elzem hale gelmektedir. Çünkü Kur’an’daki Zülkarneyn kıssasının inişine sebep olan soru, bize bu sorunun tek bilgi kaynağı olan Tevrat’ı incelemeye yöneltmektedir. Bu konuda Mekke cahiliye arka planında başvurulacak veya araştırılacak başka kaynak olmadığını incelememizde gördük.

Tevrat’taki, Kur’an perspektifinden Zülkarneyn anlatımları ise bizi; Babil’e sürülen İsrailoğullarına, onların kutsal mabedi Süleyman Mabedi’ne, kutsal kitaplarının yeniden derlenmesine, kutsal Ahit Sandığı eşyalarının bulunuşuna ve İsrailoğullarının yaşayan peygamberlerine yardımları dolayısıyla Med ve Pers kralları olan Darius (Dârâ) ve Kuruş üzerinde yoğunlaştırmakta ya da yoğunlaştırması gerekmektedir.

Hâl böyle olduğunda Kur’an’da zikredilen Zülkarneyn’in İran/Pers kökenli krallar olduğu dolayısıyla yine Kur’an’da belirtilen “güneşin battığı” ve “güneşin doğduğu” istikametteki yerler ile “iki dağın arası” coğrafyalarını; bu kralların yaşadığı İran’ın doğu, batı ve kuzey istikametlerinde aramak gerekmektedir. Bunun yanı sıra kıssada geçen halklar ve Yecüc-Mecüc bu coğrafyalardaki topluluklar içerisinde aranmalıdır.

Vardığımız bu sonuç, Kur’an perspektifinden bakıldığında olumlu ve mantıklı gelmektedir. Bunu şöyle izah edebiliriz: Her şeyden önce Kur’an’da beyan edilen kıssalar ile Tevrat’ta yer alan kıssaların; Kur’an’ın kendisinden önce nazil olan Tevrat’ı ve İncil’i doğrulaması ve onlar içerisindeki kıssaların benzerlerini anlatması dolayısıyla aralarında tarihsel bir bağ vardır. İkinci olarak Kur’an-ı Kerim, verdiği örneklerde hep Arap cahiliye arka planında var olan vakıalara değinmiştir. Dolayısıyla Zülkarneyn kıssası ile Kur’an; Medine Yahudilerinin ve onlardan etkileşim vasıtasıyla müşriklerin kültürel planında kıt ve zanni de olsa yer alan Zülkarneyn olgusunu, tarihteki asli yerine irca edecek şekilde tevhid ve hidayet ağırlıklı olarak anlatmıştır. Üçüncü olarak Kur’an’da zikredilen Zülkarneyn kıssası, nüzul dönemi ve sonrasında polemik konusu olmaması, kıssanın ilk muhataplar nezdinde anlaşıldığı veya Kur’an’da beyan edilen Zülkarneyn kıssasının, en azından Arap, Mekke-Medine cahiliye arka planı ile uyuştuğu anlaşılmaktadır ki; bu da Zülkarneyn’in Tevrat anlatımlarındaki beyanlarla çelişmediğini ihsas etmektedir. Eğer böyle olmamış olsa, en başta Mekke müşrikleri ve onların –“Sizin söylediğinizi Muhammed yalanlıyor!” gammazlamasıyla- ihtarı ile Medine Arap Yahudileri bir şekilde polemik konusu yapabilirler ki, bu polemikler de kadim İslam kaynakları aracılığıyla günümüze kadar ulaşabilirdi.

Bütün bunlar neticesinde Zülkarneyn kıssası, Kur’an perspektifinden; Tevrat ve dinler tarihi, -Dara ve Kuruş’un hâkimiyet bölgelerinin o dönem popüler dini Zerdüştlüğün müntesibi olup olmadığı anlamında- arkeoloji, tarih, dinler tarihi, coğrafya vd. modern ilim dalları verileri ile anlaşılmaya çalışılmalıdır. Aksi takdirde bütün bu olguyu göz ardı eden veya eksik algılayan kadim İslam kaynaklarındaki İsrailiyat türü ve indi rivayet/anlatımlarla varılacak sonuç; modernist yorumcuların sahiplendiği, Zülkarneyn kıssasının sembolik/temsilî/mitolojik bir kıssa olduğu tezine ve uzayda gezen Zülkarneyn anlatımlarına varacaktır.

Sonuç

- Zülkarneyn kıssası, cahiliyye dönemi Araplarınca bilhassa Ehl-i Kitapla olan sosyal ve ticari etkileşimlerden ve bunun yanı sıra cahiliye döneminde kussas adı verilen kişilerin belâgatli tevatürleri sebebiyle kıt/kısmi/zanni olarak biliniyordu. Ancak İslam tefsir kaynakları bu olguyu daraltarak sadece Hz. Peygamber’i zora sokmak isteyen Mekke müşriklerinin Medine Yahudilerine başvurusu ve onların yönlendirmesi şeklindeki sebeb-i nüzul rivayetine bina etmektedirler.

- Hâl böyle iken bu sebeb-i nüzul rivayetinin içeriğine göre; Zülkarneyn hakkında bilgi sahibi oldukları ihsas edilen/edilmiş olan Medine Yahudilerinin bu bilgilerinin kaynağı Tevrat metinlerine müracaat etmedikleri ve dolayısıyla Tevrat’taki Zülkarneyn anlatımlarını incelemedikleri veya buna yanaşmadıkları müşahede edilmektedir. Bundan dolayı Zülkarneyn kıssasının kadim tefsir ve siyercilerden itibaren spekülasyon ve polemik odağı haline getirildiği anlaşılmaktadır.

- Zülkarneyn kıssasının doğru anlaşılması üzerindeki spekülatif yaklaşımın aksülameli, Zülkarneyn kıssasının tarihselliği/vakiliğinin inkârı ve buna alternatif karşı tezleri doğurmuştur. Dolayısıyla yakın dönem modernist yorumcular, geçmiş ulemanın ortaya koyduğu olumsuzluğa mukabil olarak, Zülkarneyn kıssasının vakiliğini spekülasyon ve polemik odağı haline getirerek kıssanın doğru anlaşılması üzerindeki problemi sürdürmektedirler.

- Bu aşamada vurgulamamız gereken önemli bir husus bulunmaktadır: Müşahede ettiğimiz kadarıyla, Zülkarneyn kıssasının spekülasyon ve polemik odaklığından kurtulması ve doğru anlaşılması mevzuunda sadece Hint kıtası âlimleri -Mevlana Ebu’l-Kelam Azâd, Şiblî Numanî, Mevdudi, Abdullah Yusuf Ali- göze görünür çabalar sarf etmişlerdir. Bu çabaların yaygınlaştırılması gerekmektedir.

- İniş süreci esnasında ne amaçla sorulursa sorulsun; Zülkarneyn kıssasında Allah; Mekkeli muhataplara tarih, coğrafya bilgisinden ziyade, hidayete yönelik mesajlarını aktararak, kıssadan gayenin, tarih, coğrafya, astronomi veya biyografi nakletmek olmadığını, bu öğeleri kullanarak dinî muhtevanın Kur’an muhataplarına ulaştırıldığını anlamaktayız.

- Zülkarneyn kıssasında "iman" ve "salih amel" konularında özel bir açıklama getirilmemiş, dolayısı ile Zülkarneyn'in daveti anlatılırken, Mekke cahiliyye toplumunun da bu mevzuya dikkati çekilmiştir. Zülkarneyn’in üzerinde durduğu inanç ve ameller, Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği inanç ve amellere vurgu yapmakta ve dolayısıyla Mekke ve Medine’deki muhatapların ilgisi, tevhidî çabalara yönlendirilmiş olmaktadır. Böylece Zülkarneyn kıssasındaki tevhidî anlatımlardan tüm muhatapların örnek almaları istenmektedir. Bu olgu genelde Kur’an kıssalarının özelde de Zülkarneyn kıssasının Kur’an anlatımları içerisindeki önemli bir işlevi olarak anlaşılmalıdır.

- Zülkarneyn kıssası Allah'a inanmış, kral, melik, hükümdar, imparator gibi ne ad verilirse verilsin Müslüman bir yöneticinin hayatının; kıssada verilen kadar kesitini kapsamaktadır. Bu yöneticinin önemli bir veçhesi, Allah tarafından kendisinin yönetimdeki gücünün desteklenmiş olmasıdır.

- Zülkarneyn, Allah'ın kendisine verdiği bu desteğin idrakindedir. Bu yüzden, ulaştığı toplumlara elindeki bu gücün kendi marifeti ile değil, Allah'ın rahmeti ile olduğunu ilân ederek, asıl "yönetici"nin "Rabb" olan Allah olduğunu beyan etmektedir. Bu aynı zamanda kıyamete kadar ki tüm Müslüman yöneticilerin konumunun izahıdır.

- Kıssanın anlatılmasından amaç; Zülkarneyn'in tarihsel kişiliğini bildirerek, o karakterin ululanması/ululaştırılması değildir. Belki de bu yüzden Zülkarneyn’in adı ve tarihsel kişiliği verilmemekte, sadece lakabı verilmektedir. Bu lakap da onun, Allah tarafından kendisine “sebep” ve diğer yollarla sunulan gücünü hatırlatarak bu güç ve ulaştığı neticelerin Allah’a hamledilmesi ve onun yolunda harcanmasını ihsas ettirmektedir.

- Zülkarneyn lakaplı yöneticinin Allah tarafından verilen ve desteklenen gücünün benzer nitelikleri; Kur'an içersinde Davud (a), Süleyman (a), Yusuf (a) ve Sebe Melikesi gibi yöneticilerde de sayılmıştır. Bütün bu yöneticilerin kıssaları ile birlikte mütalaa edilerek, Zülkarneyn kıssasından İslami bir yönetim ve yönetici için gerekli dersler çıkarılmalıdır.

- Zülkarneyn, sadece Allah'a itaatkâr bir yöneticidir; lâkin Kur'an'da serdedilen Davud, Süleyman, Yusuf vb. gibi hem “yönetici” hem de "rasul" değildir. Bu özelliği ile onlardan ayrılmaktadır.

- Zülkarneyn, yine Kur’an ve Tevrat’ta kıssası anlatılan Kral Talut ile ortak özellikleri aranması ve bunlardan tevhidî dersler çıkarılması gereken bir yöneticidir.

- Zülkarneyn kıssasında yöneticiliğin ve yönetimin; savaş, kıtal, ganimet, yıkım yönü değil; inanç, tebliğ, barış, adalet, diplomasi, teknik, organizasyon yönü ön plana çıkarılmıştır. Oysa Tevrat ayetlerindeki yöneticileri -krallar- anlatan bölümler kan, ölüm, zulüm, yıkım tasvirlerinin yer aldığı ifadelerle doludur. Dolayısıyla genelde Kur’an, spesifik olarak da Zülkarneyn kıssası anlatımlarından; hem Kur’an’ın hedeflediği kan dökme taraflısı olmayan yönetici profili hem de İslami yönetimin barış ve savaş olgusuna dair önemli dersler çıkarılabilecektir.

- Allah'a dayanan bir yöneticinin ilk hedefi; egemenlik altına alınan veya alınmak istenen toplumların yerüstü ve yeraltı zenginlikleri değil; adalete ve barışa dayanan Allah'ın mesajına dayalı egemenliğin yeryüzünün en uzak noktalarına kadar ulaşması, ulaştırılması ilkesidir.

- Kıssa ile egemenliğin sağlanmasının bugün veya gelecekte ve hatta geçmişte de yan gelip yatarak, gökyüzünü gözleyerek olamayacağı; Zülkarneyn gibi; Allah’ın yeryüzünde Müslümanlara bahşettiği imkânların harekete geçirilmesi ile gerçekleşeceği öğüdü verilmektedir.

- Zülkarneyn kıssası, yönetim ve yöneticiliğin İslam açısından ilkelerinin vazedildiği bir kıssadır. Bu ilkeler; Davud (a), Süleyman (a), Yusuf (a) gibi "rasul yöneticiler" ile Talut ve Sebe Melikesi gibi "inançlı yöneticiler"in kıssalarında vazedilen çeşitli ilkelerle meczedilerek daha geniş anlayışlara ulaşılabilecektir.

- Allah’ın, Zülkarneyn kıssasında “güneşin doğuşu” ve “güneşin batışı” olarak tavsif ettiği coğrafi alanlar aynı zamanda; tevhid inancının ve buna dayalı adalet, yardım, tebliğ gibi faaliyetlerin yayılma alanının yeryüzünün her noktası ve buralarda yerleşik tüm topluluklar olduğunun da anlatımları olarak kabul edilmelidir.

- Kıssada gerek Zülkarneyn'in kişilik ve diğer ayrıntıları gerekse verilen astronomi, coğrafya ile ilgili bilgilerin daha ideal anlaşılması ve kıssanın verdiği mesajların daha da çoğaltılabilmesi ve günümüze daha rahat yansıtılabilmesi açısından modern bilimin dinler tarihi, tarih, coğrafya, astronomi ve arkeoloji gibi çeşitli dallarından istifade edilmeli; başka bir deyişle bunlar, metodik araçlar olarak kullanılmalıdır.

Bitti…

 

Dipnotlar:

1-Kur’an; Kehf, 18/92-93.

2-Kur’an; Kehf, 18/93.

3-Kur’an; Kehf, 18/94.

4-Süleyman Ateş, Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, c. V, s. 325; İzzet Derveze, et-Tefsirü’l-Hadis, c. III, s. 520-528, Ekin Yay.

5-Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, c. III, s. 197.

6-İzzet Derveze, A.g.e., c. III, s. 520-528.

7-Tevrat; Hezekiel, 37/18.

8-Tevrat; Hezekiel, 39/6.

9-Tevrat; Hezekiel, 38/3.

10-Tevrat; Yeremya, 5/15-17.

11-İncil; Vahiy, 20/7-8.

12-Kur’an; Kehf, 18/96-97.

13-Tevrat; Hezekiel, 4/3.

14-Kur’an; Kehf, 18/97.

15-Mevdudi, A.g.e., c. III, s. 197; http://tr.wikipedia.org/wiki/Kafkasya

16-Hikmet Zeyveli, II. Kur’an Sempozyumu-Müzakereler, s. 106.

17-Kur’an; Kehf, 18/97-98.

18-İhsan Eliaçık, Yaşayan Kur’an, c. II, s. 134.

19-Kur’an; Kehf, 18/97-98.

20-Cengiz Duman, Kur’an’da Yecüc ve Mecüc, Haksöz Dergisi, 199. Sayı, Ekim-2007.