Zaman Gazetesinde İsrail İmajı

Halil Tunalı

Kuruluşundan beri İsrail'in en büyük sorunlarından biri "meşruiyet" konusu olmuştur. İsrail, Ortadoğu'da bazı devletler nezdinde kabul görse de halklar nezdinde hiçbir zaman kabul görmemiştir; bu yüzden ilişkiler resmi düzeyde belli bir seviyede tutulmuş, iç ve dış kamuoyunun tepkisinden çekinilerek daha çok gizli olarak sürdürülmüştür. TC, İsrail'i ilk tanıyan "müslüman ülke" olarak tarihe geçse de Türkiye-İsrail ilişkileri de bahsettiğimiz paralelde yürümüştür. Fakat son 3 yıla girildiğinde ilişkilerin seyrinde bariz farklılaşmalar görülmeye başlanmıştır. 3 yılda İsrail'le gizli-açık 7 anlaşma imzalanmış; Arap ülkelerinin ve Türkiye kamuoyunun tepkisinden çekinerek daha önce 2 kez ertelenen Türkiye-İsrail-ABD ortak tatbikatı da tepkilere rağmen 5 Ocak'ta gerçekleştirilmiştir. Arap ülkelerine karşı İsrail'in yanında açık tavır koyma, dolayısıyla iç ve dış politika değişikliği anlamına gelen ortak tatbikatın gündeme gelmesiyle birlikte her gazete kendi misyonuna göre tavır alıp kamuoyunu yönlendirmeye çalışırken, Zaman gazetesinin tavırları, manşete çıkardığı haberler ve röportajlar hayli ilginçti. Aralık ayından itibaren konuyu gündemine alan Zaman, sanki İsrail'in Türk devleti nezdinde varolan meşruiyetini halk nezdinde de oluşturma misyonunu üstlenmiş gibiydi.

Zaman'ın 13 Aralık'ta arka sayfada yer alan manşeti "Türk-İsrail işbirliği ABD Planı" şeklindeydi. Haberde işbirliğinin stratejik boyuta ulaştığı özellikle vurgulanıyor ve üst düzey bir İsrailli bürokratın ağzından aktarılan "Türkler Washington'a giden yolun Kudüs'ten geçtiğini biliyorlar. Biz de Pentagon'da Türkiye'ye silah satışı gündeme geldiğinde Türkiye'nin avukatı gibi davranıyoruz" ifadelerine yer verilerek İsrail'in artık Türkiye için stratejik bir dost haline geldiğini ve bunun İsrailliler tarafından böyle değerlendirildiğinin altı çiziliyordu.

20 Aralık tarihli Zaman'daki haberin başlığı "İsrail'le ilişkiler 'stratejik' mi?" şeklindeydi ve yine Türkiye-İsrail ilişkilerinin artık stratejik hale geldiği vurgulanıyordu. Yine 17/23 Ocak tarihli Aksiyon'da İsrail'in Türkiye Başkonsolosu Eli Shaked ile yapılan röportajda da özellikle Türkiye ile İsrail'in 'stratejik dost' haline geldiklerinin altı çiziliyordu.

Tabii sadece İsrailli yetkililerle görüşmek konunun objektif bir şekilde ve tüm veçheleriyle irdelendiği izlenimini vermek için yeterli olamayacağından Filistinli müslümanlar da görüşülüp röportajlar yapılıyordu.

20 Aralık'ta işgal altındaki toprakların dini lideri olarak tanıtılan İkrama Sabri ile röportaj yayınlanıyor ve şöyle bir başlık atılıyordu: "Kudüs'ün Geleceği Türkiye'ye Bağlı". Türkiye'ye merkezi bir rol biçen haberin içeriğindeki önemli vurgular Arapların İngilizlerle işbirliği yaparak Osmanlı'yı arkadan vurdukları ve barış sürecinin devam etmesi halinde HAMAS'ın güç kaybedeceği şeklinde yer alıyordu.

22 Aralık'ta ise HAMAS'ın lideri Şeyh Ahmed Yasin ile bir röportaj yayınlanıyordu. Röportajın başlığı önemliydi, zira İkrama Sabri ile yapılan röportajda altı çizilen mesajı pekiştiriyordu: "İşgalci İsrail ile Barışamayız". Böylece, güç kaybedeceğinden dolayı 'barış'ı istemeyen tarafın HAMAS olduğu mesajının altı bir kere daha çiziliyordu. Fakat müslümanlara haklarını geri vermeyen ve üzerlerindeki baskıyı daha da arttıran bu barışın ne menem bir şey olduğuna dair bir vurguya yer verilmiyordu. Öte yandan İsrail'in gasıplığına ve zulmüne hiçbir vurgu yapmadan şehadet eylemlerini kastederek Ahmed Yasin'e "Dinimizde intihar en büyük günahlardan biri değil mi?" gibi seviyesiz ve Filistin İslami mücadelesini ve şehitlerini hiçe sayan bir soru sorma hesapçılığı sergileniyordu.

24 Aralık'taysa Şimon Peres'le yapılan röportajın başlığı manşetten veriliyordu: "Ortadoğu'nun Geleceği Ankara'ya Bağlı" ve altında gazete muhabirinin Peres'le gayet samimi bir şekilde el sıkışırken çekilmiş bir fotoğraf yer alıyordu.

Peres özetle şöyle diyordu: "Bölgede iki model var: İran ve Türkiye modelleri. Bu noktada Türkiye'ye büyük sorumluluk düşüyor zira İslam alemi İran modelini seçerse çatışma kaçınılmaz olur. Arapların-müslümanların değil, -zira İslam birliğiyle Arap birliği ayırmak lazım- amacı Türkiye'yi bölgeden uzak tutmak ve etkinliğini kırmak".

3 Ocak'ta ise Zaman JİNSA'nın müdürü Thomas Neumann ile röportaj yapıyordu. Neumann Türk-İsrail işbirliğini her iki ülke cephesinden görebilen bir 'uzman' olarak tanıtılıyor ve 'bir uzmanın ağzından' şu görüşlere yer veriliyordu: "Türkiye ve İsrail bölgenin endüstrileşmiş ve kendine özgü demokrasisiyle yönetilen iki ülkesi. İki ülkenin ittifakıyla elde edilebilecek güç başka hiçbir ittifakla sağlanamaz ve bu ittifak bölgede istikrarı tesis eder. Herkesin çıkarına bir barış mümkün değildir dolayısıyla istikrarı sağlayacak barış önemlidir. Türkiye-İsrail-ABD arasındaki sorunlar aile içi sorunlardır".

Zaman 6 Ocak'a gelindiğinde tatbikatın başladığını artık bunca ön hazırlıktan sonra normal bir haber verir şekilde duyuruyordu: "Denizkızı Başladı".

11 Ocak'ta ise yolunda giden tekerleğe çomak sokmaya çalışanların varlığından duyulan endişeyi hatırlatır bir panikle "Tatbikata Misilleme" manşeti atılıyor, iç sayfada ise "Ortadoğu'da Kontr Tatbikat" başlığının altında "Türk-İsrail-ABD ortak tatbikatına misilleme yapmak isteyen Suriye ile Rusya'nın Akdeniz'de bir tatbikat yapmak için anlaştığı iddia edildi" ifadelerine yer veriliyordu.

İsrail'le ilişkilerin normalliğine hatta stratejik dostluğa Zaman kendini o kadar adapte etmişti ki bunlarla yetinmeyip Siyonistlere muhabbet bile beslemeye başlamıştı. Hekimoğlu İsmail, Tefekkür adlı köşesinde "Yahudiler" başlıklı makalesinde her yahudinin 10 emri (1-Sadece Yehova'ya tapılacak, 2-Put yapılmayacak ve tapılmayacak, 3-Yalan yere yemin edilmeyecek, 4-Cumartesi ibadetle geçirilecek, 5-Anaya babaya hürmet edilecek, 6- Cana kıyılmayacak, 7-Zina edilmeyecek, 8-Hırsızlık yapılmayacak, 9-Yalan yere şahitlik yapılmayacak, 10- Kimsenin hiçbir şeyine göz dikilmeyecek) bilip hayatına uyguladığı gibi bir garabeti iddia edebiliyordu. Hekimoğlu'nun iddiaları garip olmakla kalmıyor hiçbir şekilde hüsn-ü zanla tevil edilemeyecek boyutlara ulaşıyordu: "Osmanlı yahudileri Filistin'de bağ-bahçe satın alarak 1948'de İsrail Devleti'ni kurdular," Bir müslümandan mı yoksa bir siyonistten mi sadır olduğu zor anlaşılan bu ifadeler İsrail'i meşru gösterme çabalarının vardığı vahim sonuçları gözler önüne seriyordu. İsrail'i kuranların 'Osmanlı yahudileri' olduğu özellikle vurgulanarak sanki "İsrail'i kuranlar da bizimkilerdi" demeye getiriliyor ve 'Osmanlı yahudilerinin' 'Arap müslümanlardan' daha evla olduğu ima edilmeye çalışılıyordu. Yazının hiçbir yerinde eleştirel bir ifadeye rastlanmazken bunların kimseye kötülüğü dokunmayan; bilimde, teknolojide, kültürde ileri gitmiş ve 'aşağılık kompleksine' kapılmadan örnek alınacak pek çok yönü olan insanlar oldukları tezi işleniyordu.

Fakat Zaman, İsrail'le girilen ilişkilerin meşru olduğu görünümünü tüm bu çabaların yeterince sağlamadığını düşünmüş olmalı ki, bu sefer de İran'ın bile artık İsrail'in meşruluğunu kabul ettiği ve rahatça ilişkiye geçebildiği imajını vermek için yalan haber yazmaya kadar işi vardırıyordu. Verdikleri sıradan bir iftar yemeğini, 'Dinlerarası iftar" gibi abartılı ve aynı zamanda çelişkili bir başlıkla okuyucularına duyuran Zaman, İran adına yemeğe katılan İstanbul Konsolosluğu Kültür Ateşesi Mehdi Musazade ile Siyonistlerin İstanbul Başkonsolosu Eli Shaked'in baş başa sohbetleri dikkat çekti" haberini veriyordu. İran konsolosluğu bu yalan habere sert bir tekzip gönderdi. Tekzibi yayınlayan Zaman siyonistleri meşru gösterme adına yalan haber yazmasını pişkin bir şekilde mazur göstermeye çalışarak sergiledikleri işgüzarlığın sebebini şöyle izah ediyordu: "Aralarında hiçbir diyalog geçmemesine rağmen gazetemizde yer alan baş başa görüşme ifadesi ise ilk kez gerçekleşen bu karşılıklı oturumdan ve sunulan beyanatlardan hareketle kaleme alınmış bir iyi niyet ifadesidir", iftara İsrail temsilcisinin çağrıldığından haberi olmayan Musazade'nin hangi beyanatından hareketle bu ifadelerin kaleme alındığı belirtilmese de 'Aralık ayından beri kaleme alınan iyi niyet ifadeleri'nin hangi saiklerden hareketle kaleme alındığını anlamak artık kolaylaşıyordu.

Zaman'ın yaptığı tamamen egemenlerin istekleri doğrultusunda kamuoyunu yönlendirmekti. Bu çerçevede Zaman'ın manevi lideri Fethullah Gülen'e gönülden bağlı işadamları (İŞHAD) İsrail'le önemli iş bağlantıları yapmak üzere yelken açıyor, STV'de ve Zaman gazetesinde dış politika uzmanı olarak program yaparak, yazı yazarak hizmet veren Mithat Baydur, masum İsrail vatandaşlarına karşı terörist eylem yapan HAMAS militanlarını deşifre ediyor, bu arada MOSSAD ajanlarının insan-sever karakterlerini sanatsal içerikli filmlerle Türkiye kamuoyuna sunuyorlardı. Önemli olan Türkiye'nin çıkarlarıydı. Türkiye'nin çıkarları İsrail ve Amerika ile 'stratejik dost' olmayı gerektiriyorsa elbette o savunulmalıydı. Zaten bölgede dost olacak başka kim vardı ki; İran tarihi rakipti, Araplar ise Osmanlı'yı arkadan vurmuşlardı; halbuki İsrail'i kuranlar 'Bizim yahudiler'di yani 'Osmanlı yahudileri' ve 'bize' ne rakip olmuşlardı ne de arkadan vurmuşları hep 'dost' olmuşlardı. Tabi bunlar okuyucuya tüm yazılarda alttan alta gönderilen mesajlardı ve bu yazılarda 'bizim' kim olduğumuz, 'Türkiye'nin çıkarlarının kime hizmet ettiği ve devletin kimin devleti olduğu hiç sorgulanmıyordu. Bununla beraber egemenler tarafından kabul görmek için hayli ter döken bu zihniyetin temsilcileri, yılların emeklerinin ürünü olan okullarını dahi bir çırpıda egemenlere anahtar teslim vermeye hazır hale geldiklerine göre bu sorgulamayı kendi içlerinde yapmış ve kendi yerlerinin egemenlerin yanı olduğuna karar vermiş olmalıydılar.

Arkasına sığınılan 'Türkiye'nin çıkarları' kavramı ise ülkeyi açık cezaevine çeviren, müslümanları ezip sindirmeye çalışan egemenlere ve bağlantılı olarak uluslararası istikbara hizmet eden bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Uluslararası istikbarın ne istediğini ve stratejik işbirliğinin hedefinin ne olduğunu ise Zaman'ın sayfaları vasıtasıyla dillenen Şimon Peres ve Thomas Neumann'dan öğreniyoruz: "Bölgenin (Ortadoğu'nun) önünde iki seçenek var: İran ve Türkiye modelleri. İslam alemi İran modelini seçerse, kaçınılmaz olur. İsrail-Türkiye ittifakı en güçlü ittifaktır ve bölgede istikrarı sağlar". Yani İslam alemi, Yeni Dünya Düzeni'ne yegane tehditi oluşturan direnişçi İslam'ı seçerse çatışma kaçınılmaz olacak, bölge istikrarsızlaşacak ve bu da uluslararası istikbarın hesabına gelmeyecektir. Fakat ılımlı İslam'ı seçerse sorun çıkmayacaktır. İşte bu noktada Zaman'da hem içerde hem dışarıda uzlaşma çağrıları yapıp hoşgörü ödülleri dağıtarak ve hatta dinlerarası uzlaşma iftarları düzenleyerek kendisinin ılımlı İslam'ın temsilcisi ve uzlaşma abidesi görünümünü perçinlemeye çalışmaktadır. Bu samimi çabalar Amerika tarafından kabul görecektir. Zira o laikleri ve demokratları tercihe şayan görse de son tahlilde Suudi Arabistan'a bile tahammül edebilen bir 'profesyonel'dir. Ama Türkiye'ye gelince, tüm bu samimi çabalar en fazla, sıralarının uygun bir zamana ertelenmesinden başka bir işe yaramayacaktır, Susurluk kazasının ardından, her türlü pis işinde maşa olarak kullandığı tetikçilerini işi bittikten sonra atılan sümüklü bir mendile döndürmesi, bunun en somut ve yakın kanıtıdır.