Yozlaşan Yalnızca Tesettür mü?

Nurcan Büyük

1- Başörtüsü yasaklarıyla sembolleşen 28 Şubat darbe döneminde,  tesettürün kimlik boyutuyla ön plana çıktığı ancak giderek yozlaştığı iddiasına katılıyor musunuz?

2- Dindarlık göstergelerinin arttığının istatistiklere yansıdığı bir zaman diliminde, tesettürdeki yozlaşmayı nasıl okumak gerekir?

3- Neden “yozlaşma” denince akla ilk gelen tesettür, özellikle de kadının tesettürü oluyor? Niçin siyaset, ekonomi vb. alanlarda görülen yozlaşma tartışmaları tesettür konusu kadar ilgi çekici değil?

4- “Takva giysisi” bağlamında günümüz Müslüman erkeklerinin tesettürü hakkında neler söylemek istersiniz?

5- Sosyal medya, tesettür ve mahremiyet algımızı nasıl etkiliyor?

6- Tüketim kültürünün, “Her kadın güzeldir” algısını zihne kazıdığı bir çağda,  tesettürü moda ve imaj kültüründen kurtarmak mümkün mü? Bu konuda egemen tasavvuru değiştirmek nasıl mümkün olabilir?


1-  Türkiye’de Cumhuriyetin kurulduğundan beri İslami kimlik laik devletin ilk mücadele hattını oluşturdu. İstiklal Mahkemeleri, Şapka Kanunu, Takrir-i Sükûn Yasası, Latin alfabesinin kabulü, tekke ve zaviyelerin kapatılması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, ezanın Türkçe okutulması, üniversitelerde ve kamuda başörtüsü yasakları, İHL’lerin orta bölümlerinin kapatılması, katsayı zulmü gibi pek çok uygulama ve daha da önemlisi sosyal ve kültürel aşağılanma dolu yıllar, varlığını ilahi olanla tanımlayan Müslümanlar açısından oldukça zorlu geçti.

28 Şubat süreci yakın tarihimizin bu bağlamda en sancılı süreçlerinden biridir. Başörtüsü yasağı o dönemin sembolüydü ama iş dünyasından medyaya, derneklere, vakıflara, akademiye hatta mahalle sohbetlerine varan baskı sarmalı, aynı zamanda zulmün icracılarının ‘bin yıl sürecek’ tehditleri toplumsal bir karabasana dönüşmüştü. On yıllarca susturulmuş Müslümanların muhalefet seslerinin, birlikte iş yapma pratiklerinin yükselişe geçmesi ve üniversitelerde başörtülü kardeşlerimizin başarılarının ciddi anlamda göz doldurması, özgürlük talepleri, adalet çağrıları, laik cenahta acele, aynı zamanda acımasız ve sert tonda bir şeyler yapılması düşüncesini oluşturdu. Yasaklarla birlikte başlatılan başörtüsü mücadelesi İslami kimliği önceleyen bir duruştu. Ama tümden böyleydi dersek hata etmiş oluruz. O gün yapılan tartışmalarda iki görüş vardı. Birincisi, başörtüsü Müslüman kadının kimliğinin bir parçasıdır ve ondan ayrı düşünülemez, ilahi olan pazarlık konusu yapılamaz ve hiçbir şekilde ödün verilemez görüşüydü. Diğeri ise biraz feminizm, biraz da liberal düşünceyle ortaya konulan başörtüsü bir özgürlük ve insan hakları meselesidir, herkes istediği gibi giyinebilir anlayışına sahip olan görüştü. Hatta bu düşünce “İsteyen mini etek giysin, isteyen başörtüsü taksın!” gibi mini etekle başörtüsünü aynı düzlemde ele alan tuhaf ve kabul edilemez bir söylemin savunuculuğunu bile yaptı. İnsan hakları üzerinden ele alınan bu yaklaşım maalesef ardından pek çok hatalı süreçlere sebebiyet verdi. Bu iki düşünce hattının bugün de varlığını farklı mecralarda devam ettirdiğini görüyoruz. 28 Şubat ve öncesi dönemlerdeki kimlik algısıyla bugünkü algı çok farklı. Belki de bu iki algı arasındaki anlam kayması bizi yanlış tespitlere götürüyor.

2- Dindarlık göstergelerinin arttığı ifadesine temkinli yaklaşıyorum. Anketlerle ulaşılan sonuçlar bende ekseriyetle şüphe oluşturur. 80’li ve 90’lı yıllarda laik kadın akademisyenlerin, oryantalist tezlerini ispatlamak için Müslüman kadın üzerine yaptığı ideolojik çalışmalardan mıdır bilmiyorum. Modern insan varoluşunu bugün “görülmek”le gerçekleştiriyor. Hayatını bu düşünceye göre dizayn ediyor. Yoksa bir insanın babasının can vermiş haline sarılarak görülme arzusunu ya da bir kadının doğumhaneden fotoğraf verme derdini başka şekilde izah etmek kolay değil. Bu durum Müslümanlar için de geçerli. Müslüman derken yekpare bir kimlikten söz etmiyorum elbet. Dindarlıkla gösterişçi dindarlığı birbirinden ayırmak gerekli. Niteliğin buharlaştığı, “kim” olduğumuzun değil de “nasıl” olduğumuzun değer gördüğü bir vasatta maalesef nicelik hüküm sürmeye başlıyor. Bir şeyin çok ve yaygın olması onu anlamlı ve değerli kılmıyor. Başörtüsü bir kimlik kazandırır ya da öyle olmalı. Tıpkı Allah rızası için yapılan diğer ibadetlerde olması gerektiği gibi. Rabbimiz, Maun Suresinde “Vay o namaz kılanların haline ki onlar namazlarından gafildir.” buyuruyor. Çünkü namazın “fahşa ve münker”den alıkoyması gereğinden bahsediyor. Çünkü bu, ibadetin genel geçer kuralıdır. İstenen Allah’ın istediği ve razı olduğu şekilde yapmak olmalıdır. Dün bu kimliği talep etmek zora karşılık geliyordu. Mahrum olmak, bedel ödemek, sorumluluk sahibi olmak, takva üzere yaşamak gibi... Bugün başörtüsünün ya da biraz daha genelleyerek söylersek Müslüman olmanın zihinlerdeki karşılığı bu değil. Artık Müslüman kadın kamusal alanda özgür. Başörtüsü  onun sadece kıyafetinin bir parçası. Sınırlarını ilahi olanın değil modanın belirlediği bir parça. Yukarıda bahsettiğim feminist ve özgürlükçü yaklaşımla her nasihati “Ben böyle düşünüyorum.” diyerek yok saymak, bu yaklaşımın en belirgin tutumlarından biri. Ne kadar karşılık bulur bilmiyorum ama en azından “tesettür modası” kavramına karşı durmamız gerekiyor. Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun “Tesettür modası tesettürün de moda olabileceği anlamını barındırır. Çünkü moda olan her şeyin eskimesi söz konusu.” şeklinde çok yerinde bir eleştirisi vardı ki ciddiye alınmalı diye düşünüyorum.

3- Tesettürün yozlaştığı ile ilgili tartışmalar çok dar bir çerçevede yapılıyor. Böyle bir meselenin tek bir başlık altında tartışılması, ardından tek bir çözümle halledilebileceği sonucuna götürür ki bu durum sahicilikten ve vakıadan uzaklaşmaktan başka bir şeye yaramaz. Düne dair pek çok kavram ve değer önem kaybına uğruyor. Müslüman camianın kimliksel bir erozyon yaşadığı bir gerçek ama bu sadece bizim camiamızla sınırlı değil. Bu şikâyet sağcı, solcu, milliyetçi, her  düşünceden insanın ortak sorunu. Hatta bugüne ait bir sorun bile değil. M.Ö. 2800 olarak tarihlenen Asur kitabesinde şöyle yazıyor: “Bu son günlerde dünyamız bozuluyor, her taraf rüşvet ve yozlaşma, gençler ebeveynlerini  dinlemiyor, herkes kitap yazmak istiyor ve öyle görünüyor ki dünyanın sonu yaklaşıyor.”

Allah’ın uyarmasına rağmen şeytanın ayartmalarına kulak veren Adem ve eşi ebediyet (sonsuz yaşam) ve sınırsız mülk vaatleriyle içinde bulunduğu cennetten yeryüzüne indirilmişti. O günden beri yeryüzü şeytanın ayartmalarına kulak veren insan ile Allah’tan aldığı kelimelerle tövbesini gerçekleştiren insanın mücadelesine  şahitlik ediyor. Biz buna ister “yozlaşma” isterse “dünyevileşme” diyelim bir imtihanın içinde olduğumuz sonucunu değiştirmiyor.

Durum bu kadar eskiyse bugün yozlaşma konusu neden “kadın” üzerinden tartışılıyor? Bu durumun farklı izahları mümkündür elbet ancak ben öncelikle Türkiye’de değişim tartışmalarının ilk zemininin kadın olarak belirlenmesine veriyorum. Bu geleneksel cenah için de modern cenah için de geçerli. Yani bir nevi alışkanlık. Cumhuriyet ideolojisi çağdaş, modern ve Batıcı yönünü kadın üzerinden anlattı. Bu kurgunun temelini Aydınlanma sonrası kadın bedeni üzerindeki algının değişmesinde bulabiliriz. Tanrının emaneti olarak kabul edilen bedenin, tüm tasarruflarıyla insana ait olduğu iddiasıyla, Hristiyan dünyası ciddi bir düşünsel değişim gerçekleştirdi. Sanayi Devrimi sonrası yaşanan ekonomik ve toplumsal değişim Avrupa ve Amerika’da feminist hareketi doğurdu. Yaşanan siyasi değişimler neticesinde dağılan İslam ümmeti emperyalist kuşatmaya maruz kaldı. Kadın konusu her zaman Batı’nın kültürel emperyalizminin en önemli dayanağı olmuştur. Müslüman kadını zorla kapatıldığı örtüsünden sıyırıp özgürleştirme gibi ulvi(!) bir görev hem toplumun dengesini temelden bozma hem de zulmüne perde olmasına katkı sağlamıştır. Kısacası yaklaşık 200 yıldır kadın, değişimin hem öznesi hem nesnesidir. Buna bir de kadının fitne olması, ayartıcı olması, dünyalığa düşkün olması gibi geleneksel algıdan devralınan algıları da eklemek gerekir. Neticede geleneksel düşüncenin eve çağırdığı kadınla modern dünyanın dışarı çağırdığı kadın tüm bu “yozlaşma” şikâyetlerinin baş aktörü oluyor aynı zamanda. Ancak durum gerçekten böyle mi acaba?

Yukarıdan aşağı bir bozulma yaşanıyor. Ekonomide, siyasette, evde, okulda... Yozlaşma dediğimiz şey değerlerin ve ilkelerin bozulması, çürümesiyse bu sadece tesettür konusunda yaşanmadı. Kadınca bir sorgulama olarak anlaşılmasını istemem ama şunu da sormak lazım, erkeğin hâkim olduğu siyaset  ve ekonomi zeminlerindeki bozulmayı neyle anlatacağız? Zenginleşmeyle birlikte aile hayatlarını dağıtan, iş dünyasının kapitalist kurallarına teslim olan Müslüman erkeğin de yozlaşmasını tesettürdeki yozlaşmayla açıklayamayacağız herhalde. Öyleyse daha kuşatıcı, bütünsel bir dile ihtiyacımız var. Toplumun her kesimini kapsayacak ilkelerin yeniden hatırlanması ve hatırlatılması gerekiyor. Bütüne tekabül etmeyen, sebep-sonuç ilişkisi içinde ele alınamayan bu yaklaşım adaletten uzak olmanın yanı sıra asıl olanı da karşılamayacaktır.

4- Rabbimiz, Araf Suresi 26. ayette “Ey Ademoğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takva elbisesi… İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın ayetlerindendir, belki düşünürler.” der. Ayet-i kerimede yer alan “takva elbisesi” ifadesinin muhatabı Müslüman kadın ve erkektir. Tesettürün de muhatabı bu anlamda hem kadın hem de erkektir. Takva elbisesi ifadesi, ahlakla donanmış bir anlayışı, bilinç halini ifade eder. Gözün, gönlün ve aklın temizliğidir. Cins ayırt etmeksizin tesettürünün bozulmuşluğundan bahsedeceksek mevcut erkek giyimini ve Müslüman erkeklerin bu konudaki tercihlerine de bakmak lazım… Özellikle son yıllarda vücudu sımsıkı saran tişörtler, slim fit gömlekler, daracık pantolonlar, yazın giyilen şortlarla, yeni model fönlü ve jöleli saçlarla, kolyeleri, renk renk taşlı yüzükleri, deri ve boncuk bileklikleriyle onların da modayı takip konusunda kadınlardan çok da geride olmadığını kabul etmek gerekir. Eskiler kadına süsü yakıştırır, fıtratına uygunluğuna verir, erkeğin böyle olmadığını söylerdi. Tüketim kültürü artık kadını, erkeği, çocuğu, yaşlısıyla tüm toplumu etkisi altına almış durumda. Feminen stilde hazırlanan erkek kreasyonları bir nevi dayatılıyor. Dar ve uzun paçalı pantolon neredeyse yok gibi. Tüketim doymak bilmeyen bir canavar gibi hep daha fazlasını isteyecek. Ondan insaf ve itidal mi bekleyeceğiz? Yoksa nasıl bir hayat sorusuna Müslümanca bir bakış açısıyla cevap aramaya mı çalışacağız?

5- Dünyevileşme, Müslümanlar için hep bir tehlikeydi. Bu tehlikeye karşı koymak için mücadele hep var oldu. 80’li ve 90’lı yıllarda Müslümanlar modern hayatla aralarına mesafe koymakta daha direnç gösterebiliyordu. TV, sinema, giyim kuşam, ev tefrişi gibi konularda daha sade bir yaşam söz konusuydu. Ancak bunda duyarlılıklardaki yükseklik ve dini hayata hâkim kılma arzusu kadar, dönemin, biraz da Müslümanların sistemin dışına itilmesinin etkisi söz konusuydu. 2000’lerin başından itibaren yaşanan siyasi ve ekonomik gelişmeler, AK Parti iktidarının sağladığı imkânlar, başörtüsü yasaklarının kalkması, kamunun ve iş dünyasının kapılarının Müslümanlara açılması, medyanın ve iletişimin yaygınlaşması gibi pek çok sebep Müslüman camiayı 28 Şubat gibi travmatik bir dönemin hemen ardından hazırlıksız ve donanımsız yakaladı.

Bu anlamdaki en büyük şaşkınlığımız ise sosyal medyanın hızla yaygınlaştığı son 10 yılda gerçekleşti. Facebook, Twitter, Instagram gibi sanal paylaşım ağlarıyla yeni bir dünya oluşmaya başladı. Görünmenin ve göstermenin sınırları zorlanmaya başlandı. Mahremiyet algısının yerle bir edilişine birlikte şahitlik ediyoruz. En özel duygularımız, en özel anlarımız beğeni malzemesine dönüşüyor.

Modern dünyanın kutsallarından ikisi moda ve sanattır. Her ikisi de tahakküm aracıdır ve iki iktidarın icracıları aynı zamanda norm koyucudur. Kendinde tanrısal bir güç görür. Üzerinde yorum yapılmaz. Bu modern kutsallara şimdi kişisel paylaşımlar da eklendi. Sokağa görüntüleriyle pazar açanlar iş nasihate gelince birden hırçınlaşıyor. Tevazunun, sade yaşamın, kanaatin emredildiği, günahın örtülmesi, fahşadan kaçınılması, israftan uzak kalınması gibi münker görülen şeylerin nehyedildiği vakitlerden gittikçe uzaklaşılıyor. Victor E. Frankl  “İnsanın Anlam Arayışı” kitabında “Sorumluluk terimiyle yaşanmadığı sürece, özgürlük yozlaşma tehlikesiyle karşı karşıyadır.” der. Sorun biraz da burada başlıyor gibi. Girdiğimiz yerlerde ne kadar biziz?

6- Tesettürü moda ve imaj kültüründen kurtarabilir miyiz? Bu kolay olmayacak elbette ama hep söylediğimiz gibi biz seferden sorumluyuz. Üzerimize düşeni yapar başarıyı Allah’tan bekleriz.  Eleştirmek kolay ve zahmetsiz olanı. Değiştirmek için gerekli çabayı göstermediğimiz müddetçe bu sorunun cevabını bilemeyiz. Hz. Yunus kavminden ümidini kestiği için Rabbimiz onu uyarıyor, ardından Peygamberimize (s) ve bize o hataya düşmememizi salık veriyor. Vahyin ilkelerini hayata hâkim kılma, yeryüzünü fesattan temizleme, adaleti hâkim kılma görev ve sorumluluğumuz, önce adil şahitler olma, ardından hakka çağıran bir topluluk olmayı gerekli kılıyor. Çabalarımız takvayla kuşanılmamış bir zihnin yozlaşmaya mahkûm olduğunu bilip tesettürü de dinin tüm umdelerini de bu bilinçle inşa etmek için olmalı.