Yolsuzluk Demokrasisinde Oligarşik Bankacılık

Bahadır Kurbanoğlu

Bu ülkede 5 yılda bir nüfus sayımı yapılır. Ama ister sağdan ister soldan sayın değişmeyen bir şey var ki, o da ülke nüfusunun belli orandaki bir kitle için seferber olmuş olması. Bu durumu bir ekonomi yazarı 260 milyon TL için birbirini vuran iki esnaftan yola çıkarak şu şekilde tanımlıyor:

"Biz, bu 25 bin kişiye son sekiz ayda 14 katrilyon ödemişiz. Nerede ise vergi gelirlerimize eşit. Bütün Türkiye 25 bin kişi için çalışacak, ölecek, öldürecek, intihar edecek."

Bu, sadece ekonomi alanı ile ilgili bir tespit olmaktan öte; aynı zamanda toplumsal yapının 'Televoleleşme'ye başladığı, boşanma ve adam öldürme gibi toplumun halini somut biçimde ortaya koyan verilerin arttığı günümüz Türkiye'sinin en somut gerçeklerinden biri.

Topluma yüklenen borç yükü GSMH'nın yüzde 62'sine ulaştı bile. Yani istatistiklere göre her İki yılda bir 44 milyar dolar borçlanmaktayız. Bu gidişata son dönemde bir de batık bankalar eklendi. Somut rakamları bilmek imkansız. O kadar çok şey konuşulup yazılmakta ki takibi güç. Deprem sürecinde IMF'den 1 milyar dolar borç almak İçin kıvanılırken, batan paranın 5 milyar dolar olduğunu öğrenmiş ve gözlerimiz yuvalarından fırlamıştı. 5 milyar dolar lafını o kadar benimsemiştik ki 10 milyar dolar olduğunu öğrendiğimizde farkın çok fazla olmadığını düşünüp içimiz biraz rahatlamıştı. Ama 40 milyar dolarların sözü geçmeye başladığında, bu işin içinden 40 yıl daha çıkılamayacağı gibi bir önsezi oluşmaya başladı kamuoyunda.

Tam böyle düşünürken Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu(BDDK) göreve getirildi. Amaç, "bankacılık sektörünü her türlü siyaset, devlet, bürokrasi ve ağırlıklı pay sahiplerinin baskılarından korumak." Görelim mevlam neyler, neylerse güzel eyler!

Bankalarla ilgili yazı yazmaya karar verip şöyle bir arşivleri karıştırdığımızda gördüğümüz tablo vahimdi. Teknik analizler yerini daha çok sosyo-politik tespitlere ve cevabı bulunamayan onlarca-yüzlerce soruya bırakmıştı. Kendilerini bu işlerin uzmanı olarak görenlerin kafa karışıklıklarını gördükçe tablonun vehameti daha bir gözümüzde büyüdü. Durumun kötü olduğunun farkındaydık ama durum tespiti yaparken 77 yılın hesabını da yapmak zorunda olduğumuz gibi bir vaziyete zorlandığımızı fark ettik. Mesele ekonominin sınırlarını aşıyor ve uzmanlık alanı ekonomi olanların bu işi çözmede değil, götürmede mahir davrandıklarını gözlemliyorduk, Bir gecede havaya uçurulan dolarların, geri dönüşü imkansız kredilerin kurtarılması için herhalde ülkenin bütün ekonomistlerinin seferber edilmesi yetmeyecekti. Çünkü sorunun en önemli parçasını siyasi irade oluşturuyordu. Adalet sisteminin işleyişi de meseleye olumsuz katkılar sağlayan bir işlev görüyordu.

Nezih Demirkent, 8 Eylül tarihli Dünya gazetesindeki 'Bankaların Geleceği' başlıklı makalesinde şöyle diyor;

"Mevduat Sigorta Fonu'nda yer alan sekiz bankanın geleceği için bir an önce karar verilmesi gerekiyor. ... her gün yeni iddialar ile mahkeme açılıyor. Savcılar trilyonluk rakamlar ifade ederek yönetim kurulu ve yöneticileri hakkında dava açıyorlar. Bunun sonucu tedbir kararları alınıyor. Ancak, verilmiş kararlar hayli az, çünkü ileri sürülen suçların bir bölümünün zaman aşımına uğradığı söyleniyor.

Öte yandan sektörü yıllardır devletin iç borçlarını kapatmak için kullananlar hakkında kimse söz etmiyor, yurtdışına devletin bilgisi içinde çıkarılmış paralar gündeme getirilmiyor. Hatta off-shore adı verilen işlemlere de sahip çıkılıyor. Halbuki kimlerin ne ölçüde sorumlu oldukları malum. Sigorta fonunun bugüne kadar gereken ilgiyi göstermemesini de kimse sorgulamıyor. ...batık kredileri çözmek, açık hesaplan örtmek hiç de kolay görünmüyor. ...yargı sisteminin ağırlığı, alınması zorunlu kararların ertelenmesine neden oluyor..."

Görüldüğü üzere sorun salt ekonomik olmaktan öte özellikle siyasal iradenin belirleyiciliği üzerinde odaklaşıyor. Siyasi iradeyi oluşturan insan unsuru ve bu unsurun son dört yıldır ülkeyi içine soktuğu bunalım hesaba katıldığında, sorunun çözülmekten çok üzerinin örtüleceği intibaları zihinleri sarıyor.

Nitekim yine Dünya Gazetesi yazarlarından Ardan Zentürk 28 Eylül tarihli 'Sosyal-siyasal AİDS' başlıklı makalesinde şu soruyu soruyor;

"Vücut, HIV sistemiyle bir nedenle tanıştığında, bağışıklık sistemi çöker. Aslında çağımızın bu en çok korkulan hastalığında ölümü gerçekleştiren değil, 'hazırlayan' bir virüstür bu. Bağışıklık sistemi bu virüs nedeniyle çöken beden, bir gün alt edemeyeceği sıradan bir hastalıkla buluşur ve 'hasta' için son yaklaşır... Toplumların da sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasal yaşamlarının bileşkesinden oluşan bir bağışıklık sistemleri vardır.

Peki bu yapının HIV virüsü nedir?

Türkiye, giderek bu sorunun yanıtı için ciddi bir laboratuar olma yönünde... Türkiye sosyal, ekonomik, kültürel ve tabii ki siyasal bağışıklık sistemini kaybetmiştir... Sahi bu virüs nerede?"

Gerek sistemin bekçileri olan yazarlar, gerekse siyasal sistemin demokrasinin kurumlarının işletilmesiyle kurtarılması İnancını içlerinde taşıyanları bugünlerde bir telaş almış durumda. Durum o kadar vahim ki, ne "PKK'lı günler" ne de "İrtica çığırtkanlığının pirim yaptığı dönemler" artık yaraların sarılması noktasında sadre şifa olmuyor. Güneydoğu Asya'da da kriz yok. Şimdi sistem ve sahipleri aynalarla baş başa kaldıkları bir dönemi yaşıyorlar. Daha da önemlisi artık tespitlerinde birinci tehdit ne 'Kürt sorunu' ne de 'irtica'. Virüs öyle bir hal aldı ki artık doktorlar(!) gerçeğin bir bölümünü itiraf etmek zorunda kalıyorlar.

Nasıl etmesinler ki; Bankalardan sorumlu devlet bakanının verdiği resmi rakamlara göre, üç devlet bankasının (Vakifbank, Halkbank ve Ziraat bankası) son yirmi yıldaki 'görev zararı' 210 milyar dolara ulaşmış bulunuyor. Görev zararı denen kalem, banka bilançosunda verilen kredilerin geri dönmeyen ve sermayeden azalışa neden olan zarar kalemi olarak tanımlanmakta. Halkbank'ın esnafa, Ziraat Bankası'nın da çiftçiye kredi verme amacıyla faaliyet gösterdiğini ve yeri geldiğinde bu kredilerin faizlerini nasıl tahsil ettiğini düşündüğümüzde, bu zararın kimler tarafından oluşturulduğu da net bir şekilde ortaya çıkıyor. Bu üç bankadan hortumlanan para, sadece Türkiye'nin iç ve dış borçlarının iki misline tekabül etmekle kalmıyor aynı zamanda bu meblağ ile 100'den fazla GAP projesi inşa etmek mümkün görünüyor. Yani bırakın deprem yaralarını sarmayı, Türkiye'yi yeniden/baştan başa inşa etmeyi mümkün kılan 210 milyar dolar zararın hesabı da hiç kimseden sorulamamakta. Ama mevcut zarar sürekli olarak hazine tarafından sübvanse edildi. Şimdi ise bu üç bankanın aynı yöntemlerle filmi başa sararak peşkeş çekilmesi gündemde. 2001 yılı bütçesinde özelleştirilmesi planlanan bu üç bankanın satışı, aynı zamanda esnaf, çiftçi ve köylünün de devlet tarafından ölüme terk edilmesi anlamına geliyor.

Burada devletin kimliği ve bugüne kadar ki yapılanmasının mantığını gözler önüne seren bir başka husus da, devletin batakçılar için ortaya çıkardığı ödeme planı. Bu plana göre beş parasız kalmış olan batakçılara mali durumlarını düzeltmeleri için, muhtemelen ilk birkaç yıl geri ödemesiz planların yapılacağı, ardından taksitlendirmeye gidilip yeniden kredilendirme usulünün yürürlüğe konacağı, yani bir çifte soyguna imza atılacağı bir vakıa.

* * *

Ardan Zentürk, 14 Ekim tarihli "Yolsuzlukla Bireysel Mücadele" başlıklı makalesinde şunları söylüyor: "İlginçtir, yolsuzluğun Türk demokrasisi açısından irticai ve etnik milliyetçi akımlardan daha büyük bir tehlike oluşturduğunu söylediğimiz gün, Hürriyet'ten Bekir Coşkun'un yazısıyla, İçişleri Bakanı Saadettin Tantan'ın aynı yöndeki görüşleri kamuoyuna yansıdı... "Yolsuzluk Sistemi" basınımızda genel olarak "Yolsuzluk Ekonomisi" olarak kullanılıyor. Oysa bu bir sistemdir. Ekonomik temelde giderek siyasal bir örgütlenmeye dönüşür ve basını özgür olmayan ülkelerde aynı zamanda bir "devlet sistemi" olarak karşımıza çıkar."

Rakam ve istatistikleri siz yönlendirmiyor ve üzerlerini örtmüyorsanız eğer, işte aşağıdaki tablo zuhur ediveriyor. Transparency International adlı küresel sistemin yolsuzluktan arındırılması için çalıştığı ifade edilen uluslararası kuruluşun 2000 yılı raporuna göre Türkiye 10 üzerinden 3.8 puanla 50. sırada. Dünya yaşam standardı endekslerine göre ise bazı Afrika ülkeleriyle birlikte 70. sırada. Türkiye ile aynı grup içerisinde yer alan diğer "kirli" ülkelerden bazıları ise şunlar: Beyaz Rusya, El Salvador, Litvanya, Polonya, Güney Kore, Brezilya, Hırvatistan, Arjantin, Bulgaristan, Gana, Senegal, Slovakya.

Devletin kurumlarına halel gelmesin cihetinden yaklaşımlarla, yolsuzlukla mücadelenin nasıl yapılacağı da merak konusu. MGK'nın da gündemine girmeyi başaran(!) bu konu, devleti tehdit eden unsurlar arasında sayılmakla birlikte, sadece siyasetçi-bürokrat-medya üçlemi içerisine sıkıştırılıp daraltılırsa -ki niyet öyle görünüyor- bugüne dek yapıp edilenlere bazı günah keçileri bulunup, eski yiyicilerin yenileriyle yer değiştirmesi muhtemel.

Nitekim ülkemizde bütün işler böyle yürüyor. Aşağıdan yukarıya baskılarla değil, yukarıdan aşağıya keyfi uygulamalarla. Bu da, sınırları birileri tarafından çizilmiş bir gelişmeler örgüsü içine tıkıyor bizleri. Olayların arka planlarını ancak mızrak çuvala sığmadığında ya da kaş yapayım derken göz çıkardıklarında öğrenebiliyoruz. Daha da arkalara gidildiğinde ise güdümlü demokrasinin baz istasyonuna takılıveriyorsunuz.

Türkiye'deki -batan 10 bankayı saymazsanız- 29 Özel sektör bankasından 10'u sanayi-ticaret-medya oligarşisinin elinde. Bunlara İnterbank ve Etibank'ı da katarsanız bu sayı 12'ye ulaşıyor. Haziran 2000 itibariyle 29 özel bankanın aktif hacmi 44.5 katrilyon İken, 10 oligarşik bankanın aktif hacmi 21.5 katrilyon. Yani hu 10 özel bankanın ağırlığı %48'i buluyor. (Dünya gazetesi, 6 kasım, Taylan Erten)

Toplam mevduat hacmi de hemen hemen yarı yarıya.(28 katrilyon'a 13 katrilyon)

Bir de medyasız oligarşi var. Bunlar sanayi-ticaret ve mali sermayenin içice geçtiği bankalar.

Peki ama ekonomik literatürde yani kağıt üzerinde bankaların işlevi, "reel ekonomiyi, ticareti finanse etmek" olduğu halde, bunların somut işlevleri neler?

Türkiye, sanayi-ticaret-banka ya da sanayi-ticaret-banka-medya eksenlerinde güçlenen iki oligarşik oluşumun egemenliği altında ve bunların çıkarlarıyla sarılmış durumda.

Bunlar bugüne dek, üretime katkı sağlayan kredilerle değil; zorda olana yüksek faizle kredi vermekle iştigal ettiler. Bankaların içini kendi grup şirketlerine aktardılar. Bunlar, tıpkı siyasilerin kamu bankalarını boşaltmaları gibi, bankaları kendi kasaları gibi gördüler. Yani aslında kamu ya da özel her banka mevcut sistem sahiplerince içi boşaltılacak kasalar gibi görüldüler. Normaldi de. Zira mevcut kanunlar da buna müsait bir tarza sokulmuştu. Şimdi ağlaşanlar, ya da ağlıyormuş gibi görünenler dün bu sisteme yaptıkları katkıyı unutmuş görünenlerdir. Balığın baştan kokması özdeyişinde olduğu gibi, mevcut süreçte sözü edilen bankalarla ilişkili holdinglerde danışman görünenler, şimdi yolsuzlukla mücadeleyi savunmaktalar. AB'ye girme yolunda tam bir ortaoyunu.

Ekonomistler bu işleyişle ilgili olarak çeşitli çözüm önerileri ortaya koyuyorlar. Bunlar genelde teknik analiz ve niyetlerden öteye gitmeyen yaklaşımlar. Devletin sorumluluk alanına, anayasanın değişimine vb. yapılan vurgular bildik nağmeleri okumaktan öteye gitmiyor. Şef­faflık, hukuk devleti uygulamaları, müeyyidelerin artırılması vb. yaklaşımlar, sadre şifa olmaktan ziyade sistem içi çözümsüzlük önerileri kapsamında kalıyor.

Şimdi ise bir dönem özelleştirilmiş bankalar yeniden kamulaştırılıyor adeta. Birleştirilen bankaları hiçbir kesim almak istemiyor. Kamu bankaları siyasiler tarafından yolunmuş kazlara çevrilirdi bir dönem. Özelleştirme de aynı kapıya çıktı. Hatta çok daha büyük yükleri getirdi. Üstelik yük tek taraflı paylaşılıyor. Her 'Yolsuzluk Sistemi'nde olduğu gibi, yoksulluk sınırının altındaki kitleler hiç de sorumlu olmadıkları bir alanla ilgili olarak yükün büyüğünü sırtlanmak zorunda kalıyorlar. Faizi alanlar başkaları, katrilyonları batıranlar yine başkaları, ama yükü çeken 64 milyon.

Konuya daha global tarzda yaklaşanlar da yok değil. Bir sarmalı andıran mevcut işleyişin, hiç de bilinçsiz politikaların bir ürünü olmadığı, bilakis üst boyutta yer alan bir tezgahın uzantısı olduğunu savunanlar da var. Bugün, "tavşana kaç, tazıya tut" diyenler aslında bir kaç yıl öncesinde çizdikleri bir senaryonun parçası olarak bugünkü operasyonları başlatmışlar. Yenigündem gazetesinin 27 kasım 2000 tarihli nüshasında 'Editörden' imzalı bölümde şu görüşlere yer veriliyordu:

"Bankaların içinin boşaltılmasının önü 1994'te açıldı, Aynı yıl Tansu Çiller hükümeti yürürlükteki 3138 sayılı bankalar yasasını yürürlükten kaldırarak, yerine boşluğu doldurmak adına 22 Haziran'da 538 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'yi(KHK) çıkardı. Bu kararnameyle banka mevduatlarının tamamı devlet garantisi altına alındı; dolandırıcılık yapmanın ve bankaların içini boşaltmanın önünü açan yasal boşluk yaratıldı. Bazı devlet bankaları, kirli savaş başta olmak üzere devletin karanlık işlerini yürütmenin aracı olarak kullanılmak için bazı şahıslara peşkeş çekildi. Bankalar yasasıyla oynanmasının başlıca nedenlerinden biri buydu.

Aynı dönemde off-shore bankacılığı da yayıldı. Bu özel bankaların da bazıları aynı tarzda devlet tarafından Özellikle desteklendi. Çünkü uyuşturucu ve silah kaçakçılığı işinden kazanılan kirli paranın aklanması için böylesi bankalara çok ihtiyaç vardı. Ayrıca mevduatın tamamının devlet garantisine alınması, bankanın iflasına karşılık devletin açık çek vermesiydi. İçi boşaltılan bankalar incelendiğinde hepsinin yasal boşluğun olduğu dönemde soyulduğu görülecektir. 1994'ten 1999'a kadar toplam yıl yasal bir boşluğun yaratılması bilinçli bir devlet uygulamasından başka bir şey değil. Sonuçta devlet, sürecin tamamlanmasına kani olmalı ki, 18 Haziran 1999'da 4389 sayılı yeni bankalar yasasını çıkardı. Tarihe dikkat edelim: PKK sorununu devletin kendi açısından çözdüğünü düşündüğü bir tarihtir söz konusu olan.

...Ancak piyasadan ilk tasfiye edilen bankaların kirli 1993 konsepti sonrasında palazlanan iş adamlarına ait olması dikkat çekicidir.

PKK'yı bitirdiğini düşünen devlet nasıl Hizbi-Kontra'nın üstüne gidip, kendi kurup, kolladığı bir örgütlenmeyi büyük ölçüde tasfiye ettiyse bugün de söz konusu savaşın kural dışı mali uzantılarının siyasi bağlantılarıyla birlikte tasfiye ediyor, etmeye çalışıyor. Elbette nasıl Hizbullah, tamamen yok edilmediyse, 1993 konseptinin mali örgütlenmesi de tamamen yok edilmeyecek ama önemli ölçüde zayıflatılacaktır..."

* * *

Yazımızın başında belirttiğimiz 25 bin kişilik kadroya katrilyonları akıtan halk, şimdi de bankaların yükünü omuzlamış durumda. Bir takım teknik terimler, kurum adları, ekonomik kavramlar vb. kafa karıştırmaktan öte bir anlam ifade etmiyor. Sözün özü, ülkeyi her platformda satışa çıkaranlar ve rant ekonomisiyle ayakta duranlar yine emekçi yığınların sırtına binmiş durumdalar. TÜSİAD'ın ilk 100 firmasıyla ilgili açıklanan rakamlara bir göz attığınızda durumun vahametini daha kolay anlarsınız. Bakın bakalım açıklanan kar rakamlarının yüzde kaçı üretim ve yüzde kaçı rant ile ilgili. Bir ülkede en fazla üretmesi ve üretim yoluyla kar etmesi gerekenler eğer karlarının büyük çoğunluğunu rant ekonomisinden elde ediyorlar, devlet 25 bin kişiyi besleyen bir mekanizmaya dönüşüyor ve bu tabloyla savaşması gerekenler tablonun içinde yer alıp, "İrtica" ile mücadeleyi akidelerinin baş köşesine oturtuyorlarsa, bu ülkeyi kurtaracak bir formül kalmamış demektir. HIV virüsü tespitini kabule yanaşmayan oligarşik yapı ülkeyi batağın eşiğine getirmiş durumdadır.