Yarım Kalmış Bir Akşam İçin Sone

Mustafa Yılmaz

Ilık ve külhani bir akşamdı

Yazılacak çok şiirler vardı

Dağların çizilecek dorukları

Uzun yazıların dipnotları

Kederle kaldırılacak yaraların kabukları

Mağrur ve yenik bir savaşın kapıları

Müsellah ordularımızın bereketiyle açılacaktı

Doğacak çocuklar vardı daha

Geç kalmış ölümler zamansız sevdalar

Tarifsiz depremler

Altımızda nakkaş bir toprak

Üstümüzde tedbirli bir gökyüzü

Katran dökülmüş şark çıbanları olarak

Dolunayın suyu öptüğü bir gecede

Geçtik kasımpatıların ve bildirilerin arasından

Geçtik tende büyüyen bir acı bırakarak

 

Çün denize hayretle bakan bir orkinosun

Delikanlı duruşuyla değil

Öfkeyle okunur

Kanla yazılmış destanların şiiri

 

Sarsak bir merak oluyor

Ellerime değince yağmur

Ve ben alnımı gerdiğim dağ aralıklarında

Gözlerimi vadilere benzetince

Sonsuz bir nakkaş oluyor çocuk

Güzelliğini dağlardan çalarak

 

Ellerime değince sarsak bir merak olmasaydı yağmur

Suları yorardım dağ yamaçlarında

Yorardım bankerleri, banknotları, tahvilleri

Büyük kent meydanlarında

Ne dağ dayanırdı ne yamaç

Ne kent dayanırdı ne meydan

İşte ben o zaman uçsuz bucaksız ovalara dönerdim

Gözlerimi yağmur ellerimi merhamet

Kılan bir merak olarak

 

Ilık bir yağmur olarak çıktığımız şehirlere

Durgun bir ırmak olarak dönüyoruz

Ne ki bilgelik vurulmadı alnımıza ancak

Küskün dağların rüzgarı olduk

Mezamir okuyan bir bilgenin havarileri

Külleriyle dertleşen bir anka

Bir kanadı Himalaya bir kanadı Afrika

 

Şehre döndüğümüzde

Geride kalan o tuhaf hasret

Kadınların göz bebekleri

Çocukların kınalı benekleri

Annelerin tülbentleri

Hep bir ağızdan

Bir yemin olarak

Söylediler şarkımızı

 

Vay beni

Yorulmuş kirpiklerini

Duvar yazılarına asmış

Militan çocukların

Cennet azıkları dolu heybelerinde

Yitik bir sevda olarak kurşunlayan

Hüznün işaret fişeği gibi

 

Ölümü boynuna bir hamayıl gibi asmış

Asilzade olarak

Kıraat etsinler diye bizi

Şimdi yeniden

Toprağı merhamet sayıyoruz

Afrika’da, Uzak Doğu’da

Kudüs’te, Mescid-i Aksa’da

 

Kabuğuna direnen bir tohum olarak

Yeniden düşüyoruz toprağa

Toprak ki acılarımızın anası

Umutlarımızın sevdasıdır

 

Şimdi ey zaman

Genişlet ellerimizi büyüt belleğimizi

Bir mavzer gölgesinde işlenen gergef gibi

Karışsın hayata

Hem ellerimiz hem belleğimiz