Yargı Reformu mu Makyajı mı?

Haksöz

Yargı mekanizmasındaki aksaklık ve çarpıklıklar ile yargı sisteminde reform ihtiyacının on yıllardır Türkiye’nin sabit gündem maddeleri arasında yer aldığı biliniyor. Bu ihtiyacın dönem dönem yoğunlaşması ve artık mutlaka bir şeyler yapılması gerekir denilen noktada birtakım düzenlemelere başvurulması da adeta bir geleneğe dönüşmüş durumda. Büyük iddialarla ve umutlar saçılarak atılan birtakım adımların ardından her defasında kısa aralıklarla sistem tekrardan aksamaya başlıyor, çarpıklık ve adaletsizlikler yeniden yoğunlaşıyor. Kısacası bir kısır döngü, bir fasit daireye mahkûmiyet hali göze çarpmakta.

Her Defasında Büyük Umutlarla

Bugünlerde yargı reformu konusu bir kez daha ülke gündemine taşınmış durumda. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 1 Eylül’de Adli Yıl Açılış Töreninde yaptığı konuşmada insan hak ve hürriyetlerinin genişletilmesine ve adalet sisteminin hızlı işletilmesinin gerekliliğine dair sözleri beklendiği üzere yargıda reform hazırlığının en üst düzeyde duyurulması olarak yorumlandı. Yapılacak düzenlemenin Adalet Bakanlığının AB üyelik müzakereleri çerçevesinde 2009 ve 2015’te kamuoyuna açıkladığı ‘Yargı Reformu Strateji Belgesi’ düzenlemesinin 3. adımı olacağı söylenmekte.

1 Ekim’de Meclisin açılmasıyla birlikte gündemleşmesi beklenen ve AK Parti iktidarının muhalefet partileriyle uzlaşma yoluyla hazırlamayı planladığı reform paketinde yer verildiği söylenen düzenlemelerle ilgili kamuoyuna yansıyan bilgiler planlanan değişikliklere dair bazı bilgiler sunarken, aynı zamanda değişikliğin mahiyetine ilişkin kuşkuları da besliyor. Yargı reformu adı verilen düzenlemelerin temel çerçevesini AB müktesebatı doğrultusunda yapılması beklenen düzenlemeler oluşturuyor. Öncelikli olarak da düşünce ve ifade özgürlüğü alanının genişletilmesi, tutukluluk kriterlerinin daha net ve somut bir hale kavuşturulması, keyfi tutukluluk kararlarının önüne geçilmesi, mahiyeti aynı olmakla birlikte uygulamada birbirinden taban tabana ayrı gözüken kararların oluşturduğu keşmekeşin sona erdirilmesi gibi beklentilerin karşılanması konuşulmakta.

Ne var ki hükümet cenahından ve bakanlık yetkililerinden yapılan açıklamalar yargı reformu adı altında ilk elde gündeme alınacağı söylenen düzenlemelerin büyük ölçüde göstermelik şeyler olduğu, yaşanan sorunun özüne tekabül etmeyip, tali düzenlemeler, hatta makyaj kabilinden değişiklikler olduğu kanaatini uyandırıyor.

Kamuoyuna duyurulan değişikliklerin neler içerdiğine baktığımızda, infaz sisteminde yapılması düşünülen değişiklikle halen 3’te 2 olarak uygulanan ceza infaz süresinin yarı yarıya düşürülmesinin tasarlandığını öğreniyoruz. Yine 5 yılı geçmeyen cezalarda şu anda yürürlükte olan istinaf mahkemelerinin verdiği kararların nihai karar olması uygulamasına son verilerek Yargıtay’da temyiz yolunun açılması değişikliğine gidileceğini görüyoruz.

Bu değişikliklerin önemli olmadığı söylenemez. Türkiye’de ceza infaz sisteminin ve ondan da önce ceza yasalarının ağır olduğu malumdur. İyi halli mahkûmlar lehine yapılan değişikliklerle ‘suçlu’ olarak tanımlanıp toplumdan dışlanan insanların yeniden normal hayata dönebilmelerinin yolunun açık tutulması gerekliliği tartışılamaz. Yine 5 yıl ve daha alt süreli cezalarda gidilen istinaf mahkemelerinde genelde dosyaların üstünkörü ele alındığından ve ayrıntılı bir şekilde tetkik edilmediğinden çokça yakınıldığı biliniyor. Bu nedenle istinaf sürecinde son noktanın konulması ve sanıkların bu kararlara itiraz edememeleri uygulamasının kaldırılmasının ve böylece haksız yere cezalandırıldığını düşünenler için en azından Yargıtay yolunun açık tutulmasının adalet duygusunun onarılması açısından önemi yok sayılamaz.

Neşter Vurmak Yerine Yara Bandı Yapıştırmak

Mamafih Türkiye’de yargı sisteminin tıkandığı noktalar burası değildir ki bu tür düzenlemelerle sorun çözülmüş olsun! İnfaz sistemini tartışmaktan önce cezalandırma mekanizmasının işleyişini tepeden tırnağa ela almak şarttır. Konjonktüre bakarak dün suç sayılmayan şeylerin bugün cezalandırmaya konu olması; siyasi atmosferden etkilenerek muhalif kimlikli ya da görünümlü kişilerin eylemlerinin ya da sözlerinin ağır cezalara çarptırılması; medyada oluşan haber yoğunluğu dikkate alınarak verilen kararlar vb. tutumlar infaz sisteminden önce yargı mekanizmasının işleyişini teşrih masasına yatırmanın zorunluluğunu göstermiyor mu?

İnfaz sistemine ilişkin olarak da adli denilen cürümlerin faillerini kollayan, buna karşın terör suçu ya da devlete karşı işlenmiş suç kategorisinde ele alınan suçların faillerine ise daha ağır infaz hükümleri getiren, bir anlamda adli suçlulara nazaran siyasi kimlikli suçluları iki kere cezalandıran düzenlemeleri öncelikle tartışmak gerekmiyor mu? Yapılansa tam da bunun tersidir! Hırsızların, katillerin, uyuşturucu suçu mahkûmlarının yararlanacağı ama siyasi kimlikli mahkûmların yararlandırılmayacağı düzenlemeleri reform adıyla sunmak kabul edilebilir değildir. Bu şekilde yapılan şey ancak, aşırı kapasite kullanımı yüzünden dolma, patlama aşamasına geldiği bilinen cezaevlerinde siyasi kimlikli yeni misafirlere yer açma faaliyeti olacaktır.

Bilhassa 15 Temmuz sonrası süreçte estirilen devletçi-otoriter rüzgârların tesiriyle yargı mekanizmasının altüst olduğu, tümüyle yürütmenin kontrolü altına girdiği, en basit eleştirilerin dahi devlete karşı suç kategorisine sokularak şiddetle cezalandırıldığı bir ortamda reform adı verilen paketten çıkan şeyler adalet adına tam manasıyla bir hayal kırıklığıdır.

Bakanlık adına yapılan açıklamalarda KHK’lıların pasaportlarıyla alakalı şikâyetlerin giderileceğine dair söylenenler çok ama çok çarpıcıdır! Bilindiği üzere 15 Temmuz sonrasında yayınlanan muhtelif KHK’larla mesleklerinden çıkarılan binlerce insanın pasaportlarına el konulmuş, ülke dışına çıkışları engellenmişti. Bu insanların tepeden tırnağa mağduriyetlerine yol açan KHK uygulaması, suçsuz oldukları tespit edildikten sonra da mağduriyete yol açmaya devam etmiş ve işlerine dönmelerine mani olduğu gibi, yeniden pasaport almaları önünde de engel teşkil etmeyi sürdürmüştü.

Temel Hakların Kullanımı Kolluk Gücünün İnisiyatifine Bırakılabilir mi?

Şimdi bahsi geçen reform paketiyle birlikte bu insanların maruz kaldıkları pasaport haksızlığının giderileceği bildiriliyor. Ama ne giderme! Denilen şey şu: “Haklarında soruşturma bulunmayan, soruşturma olup da takipsizlik kararı verilmiş olan ya da davası görülüp beraat etmiş olan KHK’lılara başvurmaları halinde kolluk birimlerince yapılacak araştırma sonucuna göre İçişleri Bakanlığınca pasaport verilebilir!”

Ne yani, bu bir lütuf mu? Tam bir saçmalık! Bu anlamsız, çelişik, hukuk mantığından uzak ifadeleri yargı reformu adıyla sunmak büyük bir ayıptır!

Aslında şu ifadenin kendisi halen ülkede hüküm süren hukuksuzluğun itirafı,  KHK zulmünün ne kadar ileri safhalara taşındığının bir göstergesi olarak kabul edilmelidir. Aylardır ülke gündeminde, beraat etmiş insanların işlerine iade edilmemeleri, hukuk dışı yöntemlerle haklarının gasp edilmeye devam etmesi konusu yer almakta. Bu insanların seyahat özgürlüklerinin ellerinden alınması da dâhil farklı düzeylerde mağduriyetleri söz konusu. Şimdi yeni bir düzenlemeyle bu konumdaki insanlara pasaportlarının iade edileceği söyleniyor ve bizden bunu büyük bir gelişme olarak görmemiz isteniyor. Üstelik de bu bir dizi şarta ve kolluk güçlerinin araştırmasına bağlanıyor. Zaten pasaportlarının çoktan iade edilmesi gereken kişiler hakkında yürütülecek araştırma neticesinde uygun görülenlere pasaportları verilecek demek, birçok kişinin pasaportuna kavuşamayacağı anlamına geliyor. Gerekçe: Kolluk gücünün uygun görmemesi!

KHK zulmünü bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, “Beraat etmiş, hakkında soruşturma olmayan KHK’lılara, araştırma sonucunda pasaport verilebilir.” demek, devletin herhangi bir hukuki gerekçeye dayanmaksızın hoşlanmadığı kişilerin seyahat özgürlüğünü kısıtlamasını yasal hale getirmek değil midir? Bu şekilde reform paketi hukuk dışı yasaklar getirme paketi olmaz mı?

Gerçekten bu mantıkla hareket edilirse hiçbir sorun çözülmez, hiçbir olumlu adım atılmaz, beklentiler hayal kırıklığına dönüşür, olsa olsa dağ fare doğurur! Oysa yapılması gereken şey öncelikle yaşanan sürecin ciddi biçimde tartışılması, özeleştiriye kapı açılması, işlenen günahların, suçların, her defasında ‘mecburiyetler sığınağı’nın ardına gizlenerek yapılan hukuksuzlukların açık yüreklilikle ortaya konulmasıdır.

Yargıyı Hukuk Yerine Konjonktüre Tabi Kılmak

Düşünce özgürlüğünün alanının genişletilmesinden söz ediyorsunuz ama mahkemeler Anayasa Mahkemesinin kararlarını uygulamamakta direniyorlar. AYM’nin çeşitli davalarda verdiği hak ihlalleri kararlarının dikkate alınmamasının arkasında yerel mahkemelerin “Nasılsa iktidar bizi kollar!” mantığının yattığını herkes biliyor. Nitekim iktidar mensuplarının rahatsızlık duydukları çeşitli şahıslarla ilgili davalarda AYM’nin verdiği ‘ihlal’ kararlarını kıyasıya eleştirmiş olmalarının bu eğilimi beslediği, büyüttüğü açıktır.

Mahkemeler adeta yargılanan ‘gayrı makbul vatandaşlar’ ile ilgili olarak “Ne kadar uzun müddet tutukluluk halini devam ettirirsem, ne kadar ağır ceza verirsem kendimi o kadar güvenceye alırım!” duygusuyla hareket etmekte ve neticede özgürlük alanını daraltırken, hukuku da törpülemektedirler. Hukukun temel ilkelerinin bu kadar net bir biçimde çiğnendiği bir vasatta düşünce ve ifade özgürlüğünün alanını genişletme çabası ve çağrısının oturacağı bir zeminin varlığı tartışma götürür. Dolayısıyla öncelik bu zeminin tesis edilmesine verilmek zorundadır.

15 Temmuz sonrası süreçte 4.000’i aşkın yargı mensubu ‘FETÖ ile iltisaklı olma’ ithamıyla meslekten atılmış, soruşturmalara tabi tutulmuş ve bir kısmı da tartışmalı, şaibeli yargılamalar neticesinde ağır cezalara çarptırılmıştır. Düşünün ki tam da böylesi bir ortamda siyasiler, kamuoyunda söz sahibi kişiler ikide bir halkın karşısına çıkıp “Yargıda tam olarak açığa çıkmayan, tespit edilememiş örgütle iltisaklı şu kadar kişi daha var!”, “Yargıda temizlik şu oranda eksik yapıldı, biraz daha kazımak lazım!” türünden beyanlarda bulunuyorlar. Böylesi bir zeminde yargı mensupları kendilerini rahat ve özgür hissedebilirler mi? Yargıç güvenliğinin hiçe sayıldığı bu atmosferde yargı mensuplarının adaletle, vicdanla baş başa kaldıkları söylenebilir mi?

İbretlik Manzaralar

Doğu Perinçek gibi bir ismin “Yargı altın çağını yaşıyor!” diye konuştuğu bir ortamın hukuk, adalet, vicdan açısından neye tekabül ettiğini tahmin etmek zor olmasa gerekir. Tescilli bir darbecinin, hayatı boyunca kirli ideolojisi uğruna provokatörlük yapmış bir ismin alkış tutması mevcut yargı mekanizmasının hanesine başlı başına bir utanç olarak yazılmaya yeter de artar bile! Ve öte yandan Nazlı Ilıcak’ın düştüğü, düşürüldüğü durum ise bu ülke adına bir utanç vesilesi sayılmayı hak etmektedir.

15 Temmuz darbesinden ötürü Ahmet ve Mehmet Altan’la birlikte yargılanan ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan gazeteci Nazlı Ilıcak’ın Cumhurbaşkanı’na hitaben yazdığı ve geçtiğimiz günlerde gündeme gelen mektubuna yansıyan çaresizliği, ezikliği, kıstırılmışlığı bu ülke siyasi tarihini biraz bilen, üzerinde az çok kafa yoran herkes için bir hüzün belgesi mesabesindedir.

70 yaşını aşmış bir kadın gazeteciden, hayatı boyunca darbecilerle mücadele içinde olmuş bir isimden söz ediyoruz. 28 Şubat’ta ‘İslamcı’ geçinen kimi ağabeylerin korkudan sustuğu, geri çekildiği, egemenlerle iyi geçinmenin yollarını aradığı bir vasatta aynı dünya görüşünü paylaşmadığı halde Merve Kavakçı’nın arkasında dağ gibi durabilmiş bir isimden! Elbette kendisini Gülencilerle irtibatından, bu kirli yapıya körü körüne hizmet etmiş olmasından ötürü eleştirebiliriz, suçlayabiliriz ama ağırlaştırılmış müebbet de ne demek oluyor? Bir insanın bu duruma düşürülmüş olması korkunçtur. Ve şüphesiz Nazlı Ilıcak’ın yaşadıkları ve yazdıkları yarınlarda bu dönemin utançla hatırlanmasını getirecek bir belge olarak tarihe kaydedilmiş olacaktır!

Kürsüde bir artistle üzerindeki cübbeyle fotoğraf çektirip sosyal medya hesabından paylaşan hâkime hanım manzarası durumun vahametini özetleyen bir başka görüntüdür. Genele teşmil etmek elbette haksızlık olabilir ama bu fotoğrafın yargı mekanizmasındaki düşüklüğü, seviyesizliği, absürtlüğü yansıtan sembolik bir kare olarak ele alınmayı hak etmediği söylenebilir mi? Ve tam da bu manzaranın ortasında FETÖ borsası ithamları, Adalet Bakanı’nın da merkezinde yer aldığı “FETÖ ile mücadelede kim daha şahin, kim işbirlikçi?” tartışmaları manzarayı daha da iç karartıcı bir hale sokmaktadır.

Hiçbir somut, yakıcı soruna, soruya cevap verme gereği hissetmeyen, aleni haksızlıklara, çarpıklıklara ilişkin ne bir izah ne özür bildirme gereği duyan Adalet Bakanı iktidar kadrolarının kontrol ettiği bir yayın organında hakkında yapılan bir itham üzerine celallenip en sert şekilde karşılık verme ihtiyacı hissetmiştir. Oysa tetikçilik sıfatını fazlasıyla hak eden bir yayın organında ve muhtemelen kabine çekişmesi kaygısıyla yapılan bir yayını bu kadar ciddiye alan aynı yetkiliyi biz bugüne dek yaşanan onca sıkıntıya, zulme karşı hep ilgisiz tavrıyla tanımıştık.

Örneğin, Adalet Bakanlığından bugüne dek KHK’larla işlerinden atılan on binlerce insanın beraat etmelerine rağmen işlerine geri alınmamalarına dair tek bir söz sadır olduğunu duyduk mu, hayır! Hizb-ut Tahrir davalarında tek bir silah ve şiddet eylemi olmaksızın verilen mahkûmiyet kararlarının mahiyetine dair ne düşünüldüğünü biliyor muyuz, hayır! Üstelik AYM kararlarına rağmen bu zulmün fasılasız devam ettirilmesinin içerdiği derin hukuksuzluk da ortadayken! Aynı şekilde tek bir somut suç delili olmaksızın Alparslan Kuytul’un ısrarla içeride tutulması; Halis Bayancuk aleyhinde sadece medyada hakkında çıkan birtakım yalan haberler ve isnatlar yüzünden sürekli biçimde davalar açılması ve birbiriyle çelişen örgütlerin üyesi veya yöneticisi olma suçuyla ağır cezalara çarptırılması vb. hukuksuzluklar da aynı şekilde suskunlukla geçiştirilmekte.

Sağlıklı Çözüm İçin Sorun Doğru Teşhis Edilmeli

Türkiye’nin acil manada düşünce ve ifade özgürlüğünün alanının nasıl genişletilebileceği, vatandaşın yargı mekanizmasına karşı duyduğu derin güvensizliğin nasıl giderilebileceği, siyasal konjonktürü ya da üretilmiş kamuoyu algılarını değil evrensel hukuk kaidelerini, adalet ilkesini esas alarak karar verecek bir yargı mekanizmasının tesisi için neler yapılması gerektiği üzerinde tartışmaya ihtiyacı vardır. Bu sorunlar üzerine kafa yormak yerine günü kurtarma telaşıyla atılacak adımlar hiçbir fayda sağlamayacak, mevcut çarpıklığı gidermeye hizmet etmeyecektir.

Yargı reformu adıyla gündeme getirilen çalışma beklenti ve ihtiyaçları karşılamaktan uzak, duyurulan boyutlarıyla çok eksik, çok yetersiz ve hatta kimi yönleriyle de oldukça zaaflıdır. Bu haliyle sorunları kalıcı biçimde çözme girişimi yerine geçiştirme mantığını yansıtmaktadır. Gündeme getirilen taslak çalışmayla ilgili olarak iktidarın meclisteki partilerle mutabakat arayışı MHP ipoteğinden sıyrılmanın bir gereği olarak düşünüldüyse bu olumlu bir başlangıç sayılabilir ama daha cesur, daha samimi ve radikal adımlara ihtiyaç olduğu tartışmasızdır. Öncelikle bu ihtiyacın net biçimde ortaya konularak sürece start verilmesi daha somut gelişmeler sağlanabilmesinin yolunu açacaktır.