Ya İlkeli Tutum, Ya Tutarsızlık!

Haksöz

Kendilerini özelleştirme canavarının son kurbanları olarak gören TEKEL işçileri can havliyle sokağa çıktıklarında devlet şiddetine olanca netliğiyle muhatap oluyorlar ama bir türlü Başbakan’la doğrudan muhatap olamıyorlar. Başbakan bütçe açığından, yetimin hakkından söz ediyor ama Fenerbahçe Orduevi içerisinde paşaların rahatı için trilyonlar harcanarak inşa edilen lüks konutlara kaynağın nereden bulunduğunu izah etmeye gerek duymuyor.Genelkurmay karargâhından başlayarak neredeyse tüm ordu birimlerine uzanan cunta faaliyetleri birbiri ardına ifşa ediliyor. Henüz mahiyeti tam olarak açıklığa kavuşmamakla birlikte “kahraman ordumuzun güzide mensupları” arasından bazılarının Başbakan Yardımcısı’na bir “iyilik” planladıkları anlaşılıyor. Ve Başbakan çıkıp şahsi hataların genellenmemesinden bahsedip, “Kurumlarımızı yıpratmayalım!” tavsiyesinde bulunuyor!

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin İtfaiye teşkilatını dahi özelleştirmeye kalkışmasındaki çarpıklık görülmek istenmiyor. Kamu hizmetlerinin bu derece paragöz bir mantıkla ele alınmasının muhtemel maliyeti üzerinde pek durulmuyor. Aynı belediye Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında egemenlere şirin gözükmek kaygısıyla binlerce, on binlerce havai fişeği göğe savururken gayet cömert davranabiliyor her nedense!

Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın İsrail’i Gazze kuşatması dolayısıyla sert sözlerle kınamalarını sevinerek izlerken, ekrana Milli Savunma Bakanı geliyor ve “İsrail ile sorun çözüldü, Heronlar yakında geliyor.” müjdesini iletiyor! Çelişkili tutumların, tutarsızlıkların arkası kesilmiyor. Kafa karışıklıklarının, bulanıklıkların bolca arz-ı endam ettiği bir zeminde gelgitler eksik olmuyor.

İşte açılım tartışmaları tam da böylesi bir zemine oturuyor. Hükümet cephesi adeta ses var, görüntü yok vaziyetinde! Abdullah Öcalan’ın hücresinin cüzi miktarda küçülmesinin kaos oluşturulması için bahane edildiği iddia ediliyor ama Öcalan’ın hücresiyle neden uğraşıldığı izah edilemiyor. Sorunun çözümü için ileri adımlar atılması, İmralı özelinde şartların geliştirilmesi umulurken, eskisini aratır düzenlemeler yapmanın provokasyon mantığının dışında ne anlama geldiği açıklanamıyor. Açılım iddialarını sabote etmeye yönelik adımlardan biri olan DTP’nin kapatılması konusunda neden zamanında birtakım düzenlemeler yapılmadığı sorusuna tatmin edici bir cevap verilmiyor. Ve sürece öldürücü bir darbe olarak KCK operasyonlarının neye hizmet edeceği sorusu üzerinde düşünülmüyor.

Tutarsızlık tek yönlü değil, bu ülke siyasetinin icabında muhaliflerinin de zihnini, yaklaşımını da yönlendiren temel bir ilke adeta! Günlerce esip gürleyen, Diyarbakır’da sert nutuklar atan, Ankara’ya gidip resti çekeceğiz mealinde açıklamalarda bulunan DTP’lilerin düştüğü durum yukarıda sayılanlardan farklı mı? Milletvekilliğinden istifa konusunu Kürt halkının varlık-yokluk mücadelesini sürdürüp sürdürmemek şeklinde abartan ve ardından Öcalan’ın talimatıyla keskin bir dönüş yapma mecburiyetinde kalan eski DTP’lilerin pozisyonu tam tekmil bir vesayet durumuna işaret ediyor. Bunca demokrasi vurgusunun ardından ortaya konan tutumun despotizmin zirvesi olduğu anlaşılmıyor mu?

Unutmayalım ki, ilkelerin değil, politik hesapların, menfaatlerin öne çıktığı her anlayış, her zemin, her an bu tür savruluşlara gebedir. Savrulmamak, müstakim bir yürüyüş sürdürmek ancak ilkelere sarılmakla mümkün olabilir. İlkelerine değer verenlere, ilkelerin hakkını verenlere selam ediyor, yeni yılın bu ilk sayısında tüm okuyucularımızı Rabbimizin selamıyla selamlıyoruz!