Unuttuk, O da Bizi Unuttu!

Bünyamin Doğruer

“Siz Allah'ı unutursanız Allah da sizi unutur.” (9/67, 59/19)

Şirkin caddelerden su gibi aktığı, küfrün bardaktan boşanırcasına yağdığı, siyasi, iktisadi, ahlaki, sosyal bozulmaların üstümüze bir karabasan gibi geldiği böylesine karanlık bir çağda, modern cahiliye çağında, kirletilmiş bir dünyada, tertemiz kalabilmenin zorlu mücadelesini veriyoruz.

En sevgisiz, en insansız, en vahşi, en kutsalsız, en vicdansız, en merhametsiz, en bencil bir çağ ve bir dünyada yaşıyoruz.

Bedbaht kılındık. Vahyin nurundan bir adım ayrılış yolumuzu karanlığın dönemeçlerine çıkardı. 

Yalan renklerin cümbüşü düşüncelerimizi, benliğimizi, yangınımızı ele geçirdi.

Hakikate ait olmanın bedelini ödeyemedik, onun için bedbaht kılındık. Zamana, dünyaya daldık, tezeğe konan sinekler gibi.

Unuttuk, O da bizi unuttu.

Hakikate ait olmanın bedeli ağırdı; ödeyemedik.

Öncelikle hakikati ruhumuza, benliğimize, düşüncelerimize sindirmemiz gerekiyordu.

Tuzak kuranların hilesine düşmemeli, kumpaslara karşı uyanık, basiret sahibi olmalıydık. Şeytan ve dostları bizleri Allah ile kandırmamalıydı. Kanmamalıydık, ilahi buyruk bizi hep uyarıyordu. Namaz kılan münafıkları, dinini oyun ve eğlence edinenleri, dinin sırtından para kazanıp dünyalarına harcayan insan müsveddelerini iyi tanımalıydık. Uyarılara kulak vermeliydik. Din satan tüccarlara geçit vermemeliydik.

Demek ki şeytanın oyununa gelmişiz.

Yalanın buyurgan gücü karşısında, inançlı yüreklerimiz kaymamalıydı. Ret çığlıklarımız solmamalıydı. Dirençli soluklarımız kesilmemeliydi. 

Bize cenneti hissettiren, cehennemi hatırlatan meleklerimizi kaybetmemeliydik.

Her insan kalbine karşı mahcuptur. Kalplerimiz yenilgi dolu, düşüncelerimiz başına buyruk. Bir yara aldığımızın, çürüyen yanlarımızın karanlığında bir düşüşü yaşadığımızın, ruhlarımızı tembelliğin kemirdiğinin, ışıksız, soluksuz, takatsiz kaldığımızın farkındayız. “Allah'ı hakkıyla takdir edemeyişimizin”sonuncuydu bu. Bize durumumuzu, düşüşümüzü fark ettirecek kalp gözümüzün, akleden kalbimizin perdelenmesinin akıbetiydi bu. Tüm yenilgilerimiz “kendimizin eseri” değil miydi? (3/165)

Demek ki şeytanın oyununa gelmişiz.

Demek ki Yusuf'u zindanda bırakmış, İbrahim'i ateşte unutmuş, Musa'yı Nil'de terk etmiş, Muhammed'i yakalamaya çıkan Sureka'ya el vermiş, kervanın sesini duyunca Muhammed'i mescitte yalnız başına bırakmışız. Mal-servet, makam, ihaleler peşinde koşup, seküler muhafazakâr insan tipleri olmuş, dünyamızı kâşaneye, ahiretimizi viraneye çevirmişiz.

Allah'ın buyrukları ile yaşanan hayat arasında bir tercihte bulunamamanın, kişilik ve şahsiyet erozyonunu beraberinde getireceğini unutmamalıyız. Hem Allah'ı hem tağutu sevmek büyük bir bahtsızlık ve akıl tutulmasıdır.

Dünya ile bağlar kuvvetlendikçe ahiret bağları zayıflar. Dünyanın geçici güzelliği, ahiret yurdunun ebedi hayrını unutturur insanlara.

Allah Resulünün, ümmetinin başına gelmesinden korktuğu vehn (dünyayı sevmek, ölümden tiksinmek) hastalığı, pısırıklık illeti, vurdumduymazlık, bencillik, dünyevileşme hiçbir dönemde ümmete böylesine tebelleş olmamıştı.

İnsanlar en kutsal şeylerinin ellerinden alınıp gözlerinin içine baka baka çalınmasına, tecavüz edilmesine tarihin hiçbir döneminde bu kadar sessiz kalmamışlardı. Olay sadece soluduğumuz havanın kirlenmesi değildir.Asıl kirletilen, bu ümmetin inançları ve düşünceleridir.

Bu pisliklere bulaşmayan insanın aklıselim, kalbi selimdir. Aklıselimin, kalbi selimin olmadığı bir yerde, salim bir düşünceden, salim bir imandan nasıl söz edilebilir? İnsanın, beyaz kaplumbağalar kadar bile değerinin olmadığı bir dünyada kim sağlayacak, kalbin, kafanın, düşüncenin, aklın emniyetini?

İmanının, düşüncesinin emniyet ve güvenliğini sağlayamamış bir topluluğun akıbeti zillete duçar olmaktır. Bedbaht kılınmaktır.

Biz Allah'ı unuttuk, Allah da bizi unuttu.

Vesselam.