Ülkeyi Cezaevine Dönüştürenler, Cezaevlerini de Hücreye Dönüştürme Peşinde!

Rıdvan Kaya

Le Monde gazetesinin Türkiye muhabiri Nicole Pope kendisiyle yapılan bir röportajda Türkiye gerçeğine ilişkin oldukça açıklayıcı sayılabilecek bir yaklaşımda bulunuyor ve şöyle diyordu: "…Zaten Türkiye'de tam anlamıyla bir demokrasi olmadığı da, demokrasi kelimesinin her gün yüzlerce defa kullanılmasından anlaşılıyor. Eğer demokrasi olsaydı, sürekli demokrasi demezdiniz. Avrupa'da demokrasi kelimesi çok az kullanılır. Çünkü gerek yok."

Türkiye'de sistemin işleyişi açısından söylem ve icraat arasındaki irtibat(sızlık) hep gündemdedir. Egemen bakış açısının yaygınlaştırmaya çalıştığı anlayışın etkisiyle genelde bu ikisinin arasında bir mesafe ve zamanla aşılacağına kesin gözüyle bakılan kimi engeller bulunduğu varsayılır. Ama pek çok durumda arada bir mesafeden ziyade düpedüz karşıtlık ve çatışma olduğu gerçeği gizlenir. Sahne çoğu zaman Orwell'in Hayvanlar Çiftliği adlı romanında tasvir ettiği ortamı andırmaktadır: Hani şu eşitlik dendiğinde eşitsizliğin, adalet dendiğinde zulmün kastedildiği; demokrasi adına koyu bir istibdadın hakim kılındığı meşhur domuzlar diktatoryasını.

Adamakla Mal Tükenmez, Hak Saklasın Ödemekten!

Ortalık iyimser mesajlardan geçilmiyor. Hiç durmadan vaatler yağıyor. Bir yandan sürekli insan haklarının, özgürlüklerin geliştirilmesi gerektiğine dair nutuklar dinliyoruz. Söylenenlere bakılırsa, halk iradesini sınırlayan engellerin ortadan kalkması an meselesi ve ülke hızlı adımlarla hukuk devleti olma yolunda ilerlemekte. Öte yanda yaşanılan gerçekler var.  'Sefil bir gerçeğin güzelim teoriyi berbat etmesi' misali, bir tekinin dahi tüm o süslü boyalı manzarayı yalanlamaya yeteceği yalın ve inatçı gerçekler.

Başörtüsü yasağının ulaştığı boyut, başörtülü bayanların evcil hayvanlarla birlikte anılması vakıası bile tek başına her şeyi anlatmaya yetebilir. İlaveten, halkı kuşatan ve her gün biraz daha daraltılan yasak çemberleri;  muhalif düşüncelerin düşünce olmaktan çıkıp söze, yazıya, eyleme dönüşmesi karşısında düzenin artan tahammülsüzlüğü; sıradanlaşan toplatmalar, yayın durdurmalar, para ve hapis cezaları; polis devleti olmanın tipik unsurlarından biri olarak her seferinde uygun bir gerekçe üretilerek başlatılan operasyonlarda gerçekleştirilen kitlesel gözaltılar, tutuklamalar; kanamaya devam eden işkence yarası ve yargıdan birbiri ardına işkencecileri kollayan kararlar; giderek açık birer katliama dönüşen hücre evi baskınları; yoğunlaşan hak ihlalleriyle birlikte cezaevlerini kuşatan tedirgin bekleyiş ve diğerleri.

Kısaca her şey alelusul devam etmekte. Devletin çarkları bilinen tarzda işlemekte. Bir hukukçunun devletin tepesine atanmasıyla hukuk devletine giden yolun açılacağını ümid edenler ise yeni cumhurbaşkanının polis devleti görüntüsüne ilişkin eleştirileri ile yetinebilirler. Ama tabii ki aynı cumhurbaşkanının polis devleti uygulamalarının şahı sayılabilecek bir operasyonu memnuniyetle karşılamasındaki garabeti görmezden gelebilirlerse!

Sezer herkesin kuşkuyla karşıladığı bir operasyonu faili meçhul olayların aydınlatılması olarak değerlendirip polis teşkilatını tebrik etmekle, henüz sanık statüsünde bile olmayıp ancak zanlı sayılabilecek insanları açıkça suçlu ilan etmiştir. Bu da olsa olsa yargısız infaza devletin tepesinden destek şeklinde yorumlanabilir. Ki, bu da devletin bilinen tutumunu yansıtmaktadır.

Aynı şekilde, yürütülüş biçimiyle operasyon da alışılagelen tarzdadır. Görünür yüzüyle İslami kesime karşı sürdürülen bastırma, sindirme zincirinin yeni bir halkası şeklinde gerçekleştirilmiştir. Her zaman olduğu gibi abartılı iddiaları, bu iddiaların büyüklüğünün ardına sığınarak ülke geneline yayılan gözaltı ve tutuklama kampanyaları izlemiştir.

Dalga Dalga Büyüyen Operasyonların Hedefi Ne?

Bununla birlikte Selam gazetesi üzerinde odaklanan operasyonla İslami kesimin geneline ilişkin bilinçli bir imaj oluşturulma çabası göze çarpmaktadır. Açık kimliğiyle ve yasal zeminde faaliyetini sürdüren bu yayın organı hakkında üretilen kuşku dalgası ile birlikte, legal faaliyet düzleminde mücadele eden İslami unsurların tümü üzerinde kesif bir illegalite gölgesi oluşturulmak istenmektedir.

 İslami kesim içinde yer aldığı düşünülen dernek, vakıf, parti türünden örgütlenme ve yayın faaliyetlerinin hareket alanlarının daraltılması yeni bir şey değil. Brifinglendirilmiş yargı marifetiyle zaten uzunca bir zamandır yasalar alabildiğine keyfi yorumlanmış, böylelikle üzerinde bulunulan legal zemin bir hayli küçültülmüştü. Ve şimdi o daraltılmış zemin de tahrip edilmekte, terör yaftası yapıştırılarak İslami muhalefet doğrudan illegalize edilmeye çalışılmaktadır. Gizli servis bağlantıları, silahlar, cinayetler ve bir dizi kirlilikle irtibatlandırılarak İslami çabalar içinde bulunan muhalif kimlikli oluşumlar saldırıya daha da açık hale getirilmekte, aynı zamanda halkın gözünde korkulu, güvensiz ve karanlık bir konuma oturtulmaya gayret edilmektedir.

Düzenin muhalif unsurlara karşı izlediği bu çift yönlü siyaset gündemin öne çıkan bir diğer maddesi olan cezaevleri politikasında da aynen görülebilmektedir. Bir yandan sistemli biçimde cezaevlerinde yeni baskı uygulamalarına, hak gasplarına gidilmekte, öncelikle siyasiler olmak üzere 'içeridekilerin' sadece dört duvar arasına hapsedilmesi ile yetinilmeyip, her şeyleriyle sindirilmeleri hedeflenmekte. Öte yandan özellikle medya aracılığıyla kamuoyunda cezaevlerinin terör yuvası olduğu, tümüyle denetimsiz, kuralsız mekanlara dönüştüğü şeklinde imajlar yaygınlaştırılarak, yeni saldırılara, hak gasplarına zemin hazırlanmaktadır.

Zindancı Mantığın Cezaevi Projesi ve Çarpıtması

Cezaevlerine yönelik olarak MGK'ca belirlenen politikaların uygulanmaya çalışılması sonucunda son yıllarda meydana gelen olaylara bakıldığında ürkütücü bir bilanço ile karşılaşılmaktadır. İsyan bastırma adı altında cezaevlerinde açıkça katliam uygulanmıştır.  Şimdi de yenilerine hazırlanıldığının işaretleri verilmektedir. Yakında uygulamaya geçileceği açıklanan F-Tipi cezaevleri projesi tehlikeli gidişatın habercisidir.  

Ödenek yokluğundan tutukluların duruşmalara çıkmasını sağlayamayan, hastanelere sevkleri geciktiren, artan hayat pahallığı karşısında gülünç sayılması gereken iaşe bedellerini dahi karşılamaktan aciz devlet; bir yandan da trilyonluk ihaleler açmakta, harıl harıl yeni cezaevleri inşa etmekte. Tek hedefi siyasi tutsakları tecrit etmek olan bu hummalı faaliyet borazan medyada devletin mahkumlara şefkati şeklinde pazarlanabiliyor. Soruna duyarlı kamuoyunda 'tabutluk' olarak isimlendirilen bir ya da iki kişilik hücreler, insanlık haysiyetinin azılı düşmanı bu medya organlarında mahkumların her türlü ihtiyacının karşılandığı konforlu odalar şeklinde nitelenebiliyor.

Hemen her konuya çarpık bakma illetine yakalanmış devletçi bakış açısından cezaevleri sorununun temelinde yatan ideolojik, siyasi ve de insani boyutun görebilmesi beklenemez elbette. Sorunu gayet yüzeysel ve manipülatif biçimde 'koğuş sisteminden kaynaklanan sorunlar' şeklinde kestirip atmak rahatlatıcı ve aynı zamanda düzenin hedefleriyle örtüşen bir tutum. "İnanca baskı yok, irticai kalkışma var!", "Kürt sorunu yok, terör var!" ve benzeri şekillerde temel sorunlara dair yüzeysel ve çarpık yaklaşımın cezaevleri sorununa yansıyan yüzü bu! Çarpık bakış açısı yaygınlaştırılmak suretiyle ilkin baskı, sindirme politikalarının haklı gösterilmesi, ardından olası katliamların mazur karşılanması yolu açılmış olmaktadır.

İnsanları siyasi kimliklerinden, birliktelik duygularından yalıtmayı hedefleyen hücre sistemini büyük bir pişkinlikle konforlu odalar şeklinde sunabilen zihniyet siyasi boyutu bulunan her konuda aynı çarpıtmayı sergilemektedir. Aynı zihniyet bir taraftan polis devleti uygulamalarını tahkim ederken, kurumsallaştırırken, diğer taraftan çağdaşlaşıyoruz, demokratik reformlar geliyor, hukuk devletine koşar adım ilerliyoruz palavralarıyla halkı kandırmakta.        

Düşünceleri, inançları nedeniyle sürekli daha çok sayıda insan polisle, mahkemeyle muhatap olmakta. Temel hukuk mantığı ve ilkeleri açısından objektif ve genel kriterlere göre belirlenmesi gerekli olan 'suç' ve 'suçluluk' olgusu giderek hayatı kuşatmakta ve muhalif anlayış sahibi kitlelerin tüm düşünce ve eylemlerini kapsar hale gelmekte. Neyin suç teşkil edip, neyin etmediği her gün biraz daha keyfi kriterlere göre belirlenmekte ve konjonktüre göre, medyanın konuya ilgisinin yoğunluğuna göre insanlar yargılanıp suçlu bulunmakta.

Keyfilik Yıldırma Politikasına Güç Veriyor!

Müthiş bir keyfilik ve keyfilikten güç alan zalimane bir işleyiş hüküm sürmekte. Bununla birlikte bu keyfiliğin mantıksız olduğu da zannedilmemeli. Keyfilik bilinçli olarak korunuyor, yaygınlaştırılıyor. Bu şekilde her türlü hukuksuzluk, zulüm icra edilebiliyor ama aynı zamanda gerektiği durumlarda kıvırma imkanı da yakalanmış oluyor. Açıkça savunulamayan boyutlara varmış yanlışlıklar, çirkinlikler şahıslara yükleniliyor. 'Yargının takdiri' son zamanlarda en sık kullanılan meşrulaştırma formülü olarak kullanılmakta. Yok, olay vahim boyutlara ulaşmış ve savunma imkanı da kalmamışsa, bu sefer 'münferit' damgası yapıştırılıp, meselenin icabına bakılıyor!

Keyfilik sindirme politikasının en önemli araçlarından biri. Hangi durumda ne gibi bir belayla, sıkıntıyla karşılaşacağını tahmin edememekten kaynaklanan bir belirsizlik ve kaygı içine sokulmak suretiyle insanların sürekli daha tedirgin, daha sinik tutumlara itilmesi sağlanıyor. Güvensiz ortam doğal olarak insanları ürkekleştiriyor, yıpratıyor ve devamında ciddi biçimde yıldırıyor.

Bir yandan sürekli toplumu tepeden gelecek, sistemin bahşetmesiyle gerçekleşecek vaatlerle, sahte umutlarla avutup; diğer yandan belirsizliğin, keyfiliğin gölgesinde ezerek, sindirerek bir korku atmosferi oluşturmak her diktatörlük için ideal bir bileşim. Dikta düzenleri çoğu zaman asıl güçlerini oluşturdukları bu sahte ümit ve abartılı korku atmosferinden almaktalar. Diktatörlükleri en fazla korkutan şey ise, tahakküm altında tuttukları insanların sindirilmişlik, yılgınlık psikolojisinden sıyrılıp, kendi güç ve imkanlarının farkına varmasıdır.

Tecrit Politikasının Hedefi

Bugüne kadar cezaevlerinde yaşanan gerginliklerin çoğunda devletin tecrite yönelik gayretleri belirleyici rol oynadı. Siyasileri birbirinden (ve elbette adli mahkumlardan da) ayırmak, yalnızlaştırmak devletin hep gerçekleştirmeyi hedeflediği bir uygulama olmuştur. Bununla amaçlanan 'terörist'in tükenmesi, kurutulmasıdır. Devletin bu politikası resmi belgelere de yansımıştır. Cezaevi İdaresi El Kitabı  adlı Adalet Bakanlığı yayınından alınan şu sözler bu politikayı tüm çıplaklığıyla sergiliyor:

"Teröristler birbirleriyle haberleşmemelidirler. Çünkü terörist haberleşemediği zaman sudan çıkmış balık gibi ölür. Başka bir ifade ile teröristi ruhen ve fikir bakımından besleyen kaynaklar veya kanallar kesilip, kurutulunca, onun devrimci, yani yıkıcı yanı ölür. İşte bu ihtiyaçtandır ki, çevreleri ile dünya ile yandaşı örgütlerle haberleşebilmek için bütün dünyada çırpınıp dururlar.

Hükümlü ve tutuklularla ilgili cezaevi görevlilerinin teke tek görüşülmesi usul haline getirilmeli ve bu durumda kitle psikolojisinin dışına çıkartılan suçlunun korkak, ürkek, aciz ve zayıf halinden istifade edilerek onu tanımaya çalışmalı, problemleri öğrenilmeli ve daha sonra ikna ve telkin metotlarıyla suç ve suçluluktan kendisini arındırmaya gayret edilmeli." (Aktaran: Dr. Yeşim İşlegen  "Hücre tipi cezaevi uygulamaları ve karşı çıkış noktaları" İnsan Hakları Bülteni / İnsan Hakları Yazıları Özel Sayı 1, Sayfa 105.)