Türk İsrail İlişkileri: Stratejik İttifaktan, Stratejik Çıkmaza

Alptekin Dursunoğlu

Tarihî Arka Plan

Bugün adına Ortadoğu denen coğrafya üzerindeki siyasî yapıların I. Dünya Savaşı galipleri tarafından belirlenmiş olduğu herkesçe kabul edilmektedir.

I. Dünya Savaşından sonra Osmanlı coğrafyasının yeniden düzenleneceği ve savaşın galipleri arasındaki diplomatik temasların bu belirlemeyi gerçekleştirecek temel etken olacağı tahmin edilebilirdi.

Fakat o günlerden bakıldığında bölgenin düzenlenmesiyle ilgili olarak belki de tahmin edilemeyen en önemli husus, dışarıdan getirilen insan kaynaklarıyla bölgeye dayatılacak olan İsrail'in kurulacak olmasıydı.

Bununla birlikte aslında savaşın galiplerinden İngiltere, 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu ile savaş sonrasında Ortadoğu üzerinde nasıl bir düzenlemeye gideceğinin işaretini çok önceden vermiş bulunuyordu.

I. Dünya Savaşı sonrasında işgalcilerin ekonomik ve askerî kaynakları da, yeni sömürgecilik doktrinine dayalı siyasî iradeleri de onlara bölgede sonsuza kadar kalma yönünde bir program öngörmüyordu.

Çizilen coğrafî sınırlar üzerindeki yönetimlerin, savaşın galiplerinin orta ve uzun vadeli hedefleriyle uyumlu olan siyasal yapılara devredilmesi, önemli bir stratejik planlamaya işaret ediyordu.

Fakat Balfour Deklarasyonu ile de ortaya konduğu üzere, o dönemdeki emperyalist güçlerin bölge üzerindeki en etkili ve en uzun vadeli stratejik projesinin İsrail olduğu söylenebilir.  

Nitekim 19. yüzyılın büyük sömürgeci gücü olan İngiltere'nin yerine II. Dünya Savaşı'ndan sonra ABD'nin geçmiş olması, bölge için planlanan İsrail projesi üzerinde herhangi değişikliğe sebep olmadı.

Bir başka deyişle İsrail, I. Dünya Savaşı'nın galibi olan İngiltere'nin hazırladığı zemin üzerinde kuruldu ve II. Dünya Savaşının galibi olan ABD himayesine devredildi.

İsrail'in Var Oluş Süreci ve Dört Aşama

Bu çerçevede bir emperyalist proje olarak İsrail'in var oluş sürecini ve Türkiye'nin onunla ilişkisini şu dört aşama içerisinde değerlendirmek mümkün görünüyor:

1- I. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere'nin oluşturduğu siyasal ve coğrafî zemin üzerinde yer edinme aşaması,

2- II. Dünya Savaşı sonrasında ABD'nin uluslararası siyasî diplomatik desteğiyle kuruluş aşaması,

3- Soğuk Savaş döneminde ABD ve müttefiklerinin askerî ve siyasî şemsiyesi altında korunması ve güçlendirilmesi aşaması,

4- Soğuk Savaş sonrasında tek süper güç olan ABD'nin bölgeye yönelik stratejik programının en önemli parametresi olarak kendini bölgeye dayatma aşaması.

zemin oluşturma aşaması

Bölge ülkelerinin ilk aşama itibariyle İsrail'in kuruluşuna zemin hazırlayan emperyalist güçlerle ilişkilerini değerlendirirken şu hususu peşinen göz önünde bulundurmak gerekiyor.

I. Dünya Savaşı galiplerinin çizdiği coğrafî sınırlar içerisinde devlet kurma imtiyazı elde eden yerli unsurlar, elde ettikleri bu imtiyazlar karşılığında savaşın galiplerinin Ortadoğu'daki orta ve uzun vadeli hedefleri ile uyumlu bir siyaset izleyecekleri sözünü fiilen vermek durumundaydı.

Bununla birlikte, Arap liderleri ve Osmanlı'nın yıkılış sürecindeki İstanbul ya da Ankara hükümetleri, birinci aşama sırasında zaten İngiltere ile bu konuda herhangi bir pazarlık imkanına sahip bulunmamaktaydı.

Çünkü I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmış ve Sevr Anlaşması'nı imzalamış olan Osmanlı yönetimi de, yürüttüğü güç ve iktidar mücadelesi çerçevesinde Anadolu'yu elde tutmaktan öte hiçbir askerî ve siyasî belirleyiciliği bulunmayan Ankara yönetimi de İngilizlerle Filistin üzerinde bir diplomatik pazarlık yapabilecek kudrete sahip değildi.

Nitekim İngiliz himayesi altında yürütülen Yahudi göçü programı ile Filistin'in demografik yapısı değiştirildi ve İsrail'in kuruluşuna ilişkin zemin hazırlanmış oldu.

Kuruluş Aşamasında İsrail'le İlişkiler

1948'den sonra çatışmanın nesnesi haline gelen ve çatışmayı doğrudan yaşayan Arap rejimleri, İsrail'in kuruluş aşamasında dönemin büyük güçlerinin baskılarına karşı koyabildikleri ölçüde taktik karşı duruşlar sergiledilerse de baskıların kendi rejimlerini sarsmaya başladığı dönemlerde kendilerine özgü hususi niteliklerden ve şartlardan dolayı sürekli geri adım atan taraf oldular.

Tüm boyutlarıyla batılılaşmayı kendisi açısından bir kimlik tercihi olarak ortaya koyan Ankara açısından ise İsrail'in kuruluş aşaması, öngörülen bu stratejik hedef doğrultusunda bir fırsat olarak telakki edildi.

TC, İsrail'i kurulur kurulmaz tanıyan ilk halkı müslüman devlet olarak, böylece içinde yer almak istediği Batı dünyasına yaptığı kimlik tercihini de göstermiş oluyordu.

Bu açıdan Ankara'nın İsrail'i tanıyıp onunla diplomatik ilişki kurması, öngördüğü bölgesel politikalar doğrultusunda attığı bir adım olmaktan çok, büyük güçlere yönelik yapılan bir irade beyanı olma özelliği taşıyordu.

Ankara'nın Batı yönünde yaptığı kimlik tercihi o kadar baskındı ki Filistin'le var olan tarihî ve kültürel ortaklık bile Batı'ya güven verme politikasına kurban edilebilmişti.

Soğuk Savaş Döneminde İsrail'le İlişkiler 

Türkiye, Soğuk Savaş döneminde NATO Güneydoğu Avrupa müttefiki olarak Sovyet tehdidini önlemeye dayalı bir rol oynadı.

Türkiye, Ben Gurion'un Arapları çevreden kuşatmayı öngören "çevre stratejisi" doğrultusunda İsrail ve İran Şahıyla birlikte girdiği üçlü işbirliği hariç tutulursa, tüm Soğuk Savaş boyunca Ortadoğu denklemlerine çok fazla dahil edilmedi.

Kaldı ki bu "çevre stratejisi" bağlamındaki üçlü işbirliği de zaten ABD'nin bilgisinden ve denetiminden uzak değildi.

Bu dönemde İsrail'le ilişkiler, son derece gizli ve Arap ülkelerini ciddi şekilde dikkate alan bir denge içerisinde yürütülmeye çalışıldı.

Gerek 1974 yılındaki Kıbrıs müdahalesi nedeniyle maruz kalınan ambargo ve gerekse 12 Eylül askerî darbesi sonrası yaşanan kısmî inziva yüzünden Türk İsrail ilişkileri Türkiye'nin Arap ülkelerine dönük diplomatik şovu sebebiyle çok düşük seviyelere çekildiyse de bu ilişkilerin aslî niteliği her zaman korundu.

Mısır'ın 26 Mart 1979'da İsrail'le imzaladığı Camp David Anlaşması, o dönemde tüm Arap dünyasının Mısır'a tepki göstermesine sebep olmuştu; fakat bunu takip eden Madrid ve Oslo süreçleriyle tüm Arap liderleri sırayla İsrail'i tanıma ve onunla ilişki kurma yarışına girdiler.

Camp David Anlaşması'nın ardından Mısır'ın İsrail'i tanımasıyla birlikte Türkiye İsrail'le ilişkilerini geliştirme konusunda rahatlamıştı.

Fakat Türkiye, 1980 askerî darbesinin yarattığı özel şartlardan dolayı o dönemde maruz kaldığı ekonomik ve siyasal yalnızlığı bir ölçüde Arap ülkelerine dayanarak aşmaya çalışmıştı.

Soğuk Savaş Sonrası ve Stratejik İttifak

Türkiye'nin diğer Arap liderleriyle beraber, İsrail'le olan ilişki profilini yükseltmesi için Soğuk Savaş'ın biteceği 1990'lı yılları beklemek gerekecekti.

Sovyetlerin dağılmasıyla Soğuk Savaş'ın bittiği ve ABD'nin tek kutuplu dünyanın tek süper gücü olarak ayakta kaldığı 1990'lı yıllar, İsrail açısından da altın fırsatlar sundu.

Artık İsrail bölgesinde dışlanmış ve siyasal desteğe muhtaç bir devlet olmaktan çıkıp İran, Irak ve Suriye gibi ülkeler istisna edilecek olursa, tüm bölge ülkelerinin kendisiyle ilişki kurmaya can attığı bir ülke olmaya başlamıştı.

Madrid Konferansı'yla başlayan Arap ülkelerinin İsrail'le diyalogu, Türkiye'yi İsrail'le ilişkileri geliştirme konusunda cesaretlendirmiş, Oslo Anlaşması'nın ardından başlayan "İsrail-Filistin barış süreci ise Türkiye'yi cesaretlendirmişti.

Bu zamana kadar gizliliğe dikkat edilerek sürdürülen Türk-İsrail ilişkileri, Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan gibi Filistin sorunuyla doğrudan ilişkili ülkelerin İsrail'le görüşme masasına oturmasının ardından, açık ve kapsamlı bir boyut kazandı.

"Ortadoğu Barış Süreci" çerçevesinde Arap liderleriyle bir normalleşme ve barış ortamı yaratılırken, İsrail'in Türkiye ile ilişkileri 1990'lı yılların ortalarından itibaren "Ortadoğu Barışı" kapsamını aşan bir küresel güvenlik projesinin ayağı haline getiriliyordu.

Genel Kurmay İkinci Başkanı Çevik Bir'in 23 Şubat 1996 yılında İsrail'le imzaladığı Askerî Eğitim ve İşbirliği Anlaşması, Türkiye-İsrail ilişkilerini bir "stratejik ittifak"a dönüştürmüştü.

Amerika'nın en etkin gazetelerinden Wall Street Journal, Türkiye ve İsrail arasındaki Askerî İşbirliği Anlaşması'nda Amerika'nın öncü rol oynadığını iddia etmekteydi.

Söz konusu gazeteye göre Izak Rabin'in defin merasiminde, Amerika Başkanı Bill Clinton, Türk başbakanı Tansu Çiller ile İsrail başbakanı Simon Perez'i bir araya getirmişti. Ürdün Kralı Hüseyin'in de katıldığı ve protokol takviminde yer almayan otel toplantısında Ortadoğu'daki yeni stratejik şekillenmenin temeli atıldığı ifade ediliyordu. Wall Street Journal'a göre, o tarihte basının pek dikkatini çekmeyen oteldeki toplantıyı haber konusu yapan İsrail Televizyonu'nda Amerika'nın Ortadoğu'da yeni bir politika şekillendirme çabası içerisinde olduğu bildirilmekteydi.1

28 Şubat muhtırası, İsrail'le 6 aylık aralıklarla sürdürülen stratejik diyalog toplantıları, İsrail Dışişleri Bakanı David Levy'nin 8 Nisan 1997 tarihinde Ankara'ya yaptığı ziyaret ve ardından 29 Nisan 1997 tarihinde Türk Genelkurmayı'nın Millî Askerî Stratejik Konseptini (MASK) değiştirdiğini açıklaması gibi gelişmeler, Türk İsrail ilişkilerinin 23 Şubat 1996'dan sonra "Ortadoğu Barışı" kapsamını aşan bir küresel güvenlik projesinin ayağı haline getirildiği iddiasını güçlendirmektedir.

29 Nisan'da yapılan MASK değişikliği ile "irtica" ve "bölücülük"ün öncelikli tehdit, İran ve Suriye'nin ise bunları besleyen dış odaklar olarak belirlenmesi, hem 28 Şubatla yapılan iç düzenlemeyi tahkim etmiş, hem de Türkiye'yi İsrail'in güvenlik algısıyla buluşturmuş oldu.

Bu çerçevede Türkiye'nin bugünlerde adına Büyük Ortadoğu Projesi denilen bu projeye hazırlanmasını, İsrail'le ilişkileri bağlamında şu tarihlerle birlikte okumak gerekiyor:

23 Şubat 1996: Türk İsrail İlişkileri "Stratejik ittifak"a dönüştü.

28 Şubat 1997: İslam'ın, Türk siyasal hayatında etkin olmasının önüne geçildi.

29 Nisan 1997: Genelkurmay'ın yaptığı MASK değişikliği ile Türkiye İsrail'le aynı tehdit algısında buluşturuldu.

Askerî eğitim ve işbirliği anlaşmasından sonra Türkiye, yüz milyonlarca doları bulan silah alımı ve modernizasyonu kapsamında İsrail'le dev bir ticarî ilişki kurdu. Türkiye'nin sadece F-4 uçaklarının modernizasyonunu İsrail'e ihalesiz olarak bırakmasının, İsrail'in iflasın eşiğine gelmiş IAI firmasını batmaktan kurtardığı firmanın internet sitesinde bile yer aldı.2

İki tarafın savunma yetkilileri 6 aylık periyotlarla stratejik diyalog toplantıları yapıyor ve ortak tehditler belirliyordu. Bu çerçevede İsrail savaş uçakları Türkiye'de uçuş yapıyor, Genelkurmay'ın en yetkili ağızlarının ifadesiyle, Suriye ve İsrail'e karşı enformasyon topluyordu.3

Türk-İsrail ilişkilerinin böylesine büyük bir hız ve kapsamda gelişmiş olması, bu ilişkinin "Ortadoğu Barış Süreci" çerçevesine sığmayacak bir projeksiyona sahip olduğunu gösteriyordu.

Türk yetkililer, İsrail'le "stratejik ittifak" düzeyine tırmandırılan ilişkileri, AB ve bölge ülkeleri ile yaptığı temaslarda "Ortadoğu Barışı" çerçevesinde açıklamaya özen gösterdiler.

Fakat "Ortadoğu Barış Süreci"nin onca sıkıntılı dönemlerden geçmiş olmasına ve Ariel Şaron iktidarıyla tamamen yok edilmesine rağmen, bu çerçeveye oturduğu belirtilen stratejik ittifak ilişkisinin neden hiçbir sarsıntıya uğramadığını açıklayamadılar.

Türkiye-İsrail ilişkilerinin iki normal ülke arasındaki bölgesel bir işbirliği temelinde geliştirilmiş bir ilişki olmadığını; aksine bunun, kurulması tasarlanan yeni küresel sistemin mukaddimesi niteliğindeki bir düzenlemeye işaret ettiğini, Irak İşgali sonrasında ortaya atılan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile daha somut olarak görmek mümkün oldu.

İsrail'le ilişkileri bu düzeye taşıyan Ankara'daki politik karar vericilerin, Ankara-Telaviv ilişkilerine, BOP çerçevesinde nasıl bir rol biçildiğine dair herhangi bir öngörü içinde olup olmadıklarını bilemiyoruz.

Fakat Alain Gersh, Türk İsrail ilişkilerinde karar verici olan Türk generallerinin etkin rol oynama isteklerine ilişkin şu gerçekçi değerlendirmeyi yapıyor: "Soğuk Savaş sonrası dönemde ülkenin yalnızlaşmasından endişe eden Türk ordusu, Türkiye'ye ABD ve BM'nin Ortadoğu ve Körfez'de, Türkiye'nin önemini arttıracağını düşündükleri bölgelerdeki çıkarları çerçevesinde yeni bir rol arayışına girdiler."

Alain Gersh'in bu tespiti, büyük güçlerden herhangi birine dayanarak dış politika seçeneği üretmeye çalışan Ankara'daki karar vericilerin geleneksel tutumunu özetlemesi açısından önemlidir.

Bu açıdan, Türk ordusunun İsrail'le ilişkileri 1996'dan itibaren stratejik ittifaka taşırken, "Soğuk Savaş sonrası dönemde ülkenin yalnızlaşmasından endişe eden" bir motivasyonla hareket etmiş olduğu söylenebilir.

ABD'nin Bölge Düzenlemesine İlişkin Çabaları ve İsrail'le İlişkiler

Peki Türkiye ile İsrail arasında son bir yıldır yaşanan soğukluğu nasıl izah etmek gerekecektir.

Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin özellikle son bir yıldır, 1997-2000 yılları arasındaki sıcaklığından uzak olduğu, hatta 2000-2003 yılları arasında olduğu gibi yolunda giden oturmuş bir ilişki görüntüsü de vermediği ortadadır.

Türk-İsrail ilişkilerinin son bir yıl içinde sorunlar yaşamasının, hatta gerilimler üretmesinin sebebi ne olabilir? Bu konuda çeşitli ihtimallerden bahsetmek mümkün.

1- Ak Parti İktidarı:

Zahire bakan ya da bu şekilde bakmayı menfaatine uygun bulan kesimlere göre iki taraf arasında serin rüzgarlar esmesinin sebebi "İslamcı" AKP'nin tek başına iktidar olmasıdır.

İsrail'in Filistin'de gerçekleştirdiği insanlık dışı cinayetlere tepki gösteren Müslüman kamuoyunun da AKP tabanının da böylesi bir sebebe en azından inanmak istediği söylenebilir.

Bu sebebe inanan ya da durumu böyle göstermeye çalışan diğer kesim ise, AKP ordu geriliminden medet uman ve İsrail'le ilişkilerin bozulmasından hareketle iç politikada kendilerine çıkar sağlamaya çalışan malum laik çevrelerdir.

Fakat Türk Genelkurmayı'nın da ifade ettiği gibi İsrail'le ilişkilerin "hükümetlere göre değiştirilemeyecek bir kararlılık ve perspektifle" ele alındığı düşünüldüğünde her iki kesimin iddiası da sadece kendileri açısından hoş bir beklenti olmaktan öteye gitmemektedir.

Nitekim Askerî Eğitim ve İşbirliği Anlaşması, Türkiye kamuoyu ve siyasî çevreleri tarafından ancak birkaç ay sonra ve İsrail basınından sızan haberler sayesinde öğrenilebilmiştir.

Türk-İsrail ilişkilerini stratejik ittifak düzeyine taşıyan bu anlaşmanın ne meclis gündemine geldiği ne de tartışılabildiği ve açılımlarının ise sonraki süreçte iktidardaki Refah Partisi'ne uygulatıldığı düşünüldüğünde, bu ilişkinin hükümetlerin boyunu çok aşan bir "derin"liğinin bulunduğu görülebilir.

2- Şaron Yönetiminin Filistin'deki İnsanlık Dışı Cinayetleri:

Kimilerine göre ırkçı Siyonist rejimin son bir yıldır Filistinlilere yönelik giriştiği insanlık dışı saldırılar, Türkiye'nin İsrail'e yönelik tutumunu değiştirmesine sebep olmuştur.

ABD'deki Yeni Muhafazakar çevrelerle akıl ve ruh birliği etmiş Şaron'un, gerçekte bir ABD planı olan "Ortadoğu Barışı"nı öldüren ve İsrail'deki birçok siyasî çevreyi bile rahatsız eden sert tutumunun ABD dışında kabul görmediği biliniyor.

ABD ve bir dereceye kadar da İngiltere dışarıda bırakılacak olursa, ırkçı Siyonist rejimin izlediği demir yumruk politikası, tüm dünya başkentleri tarafından kaygıyla izleniyor.

Bu çerçevede TC Başbakanı R. Tayyib Erdoğan'ın İsrail'i devlet terörü uygulamakla suçlayan açıklamaları, kuşkusuz üslup açısından önemli bir çıkıştır.

Fakat daha önce de işaret edildiği üzere Türk-İsrail ilişkileri, stratejik bağlamı itibariyle Ortadoğu'daki ve Filistin'deki gelişmelerden doğrudan etkilenebilecek ilişkiler olarak gözükmemektedir.

Nitekim 23 Şubat 1996 tarihli meşhur anlaşmanın Türkiye kamuoyunda henüz duyulduğu dönemlerde de İsrail'in benzer cinayetlerine tanık olunmuştu.

11 Nisan 1996 tarihinde İsrail, Lübnan topraklarına "Gazap Üzümleri" adlı bir askerî saldırı başlatmış, bu saldırıda Birleşmiş Milletler'in Kana kampı hedef alınmış buraya sığınan  çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu yüzlerce sivil katledilmişti.

Başta BM olmak üzere tüm dünya tarafından kınanan bu saldırıda Lübnan'ı bombalayan İsrail uçaklarının Türk hava sahasından kalktığı haberleri bile yayılmıştı.

Buna rağmen Türkiye Dışişleri 16 Nisan'da yaptığı basın açıklamasında olaya ilişkin şu açıklamayı yapmaktaydı: "Ortadoğu'da adil ve kapsamlı bir barışın tesisini amaçlayan Orta Doğu Barış Süreci'ne en büyük tehdidi oluşturan terörizmle mücadelenin meşru olduğunu kabul etmekle birlikte, bu mücadele yürütülürken hukukun içinde kalınmasının önemini ve masum insanların zarar görmelerinin kabul edilemez olduğunu tarafların dikkatine getiriyoruz."

"İsrail'i terörizmle mücadelesini süratle meşru sınırlar içine çekmeye davet ediyor, tarafları barış girişimlerine olumlu yaklaşıma çağırıyoruz."

 O dönemde Meclis'te konuyla ilgili olarak sadece muhalefetteki Refah Partisi tepki göstermiş, RP Meclis Grup Başkan vekili Aldullatif Şener: "İsrail masum insanları katlederken, bu antlaşmanın bir parçası olarak İsrail uçaklarının Türkiye'de eğitim uçuşu yapmaya devam etmeleri, Türkiye açısından sakınılması gereken bir noktadır. Türkiye'nin İsrail terörüne karşı sessiz kalmasını doğru bulmuyorum. Türkiye'yi İsrail'in yedek gücü görüntüsüne sokmaya hiçbir hükumetin hakkı olmadığı bilinmelidir. Türkiye, böylesine uydu, edilgen politikalarla dış itibar kazanamaz." demişti.

O dönemde muhalefette olan Abdullatif Şener gibi RP kadrosundaki isimlerin çoğu, bugün AKP kadrosunda iktidar oldular. Irkçı Siyonist rejimin insanlık dışı cinayetleri bugün de devam ettiği halde Türk-İsrail askerî anlaşmaları hâlâ yürürlükte bulunmaktadır.

Yani muhalefette bir parlamenter olarak da, iktidarda başbakan olarak da "İsrail devlet terörü" ifadesini kullanmak, Türk İsrail ilişkilerinin yapısı üzerinde herhangi bir değişikliğe yol açmamakta, "Türkiye, böylesine uydu, edilgen politikalar"ını sürdürmektedir.

3- BOP ve ABD'nin İsrail Güvenliği Temelinde Ortadoğu'ya Dönük Düzenleme Çabaları:

Türkiye ile İsrail arasında serin rüzgarlar esmesine neden olan muhtemel etkenlerin en gerçekçisi, BOP ve ABD'nin İsrail güvenliği temelinde Ortadoğu'ya dönük düzenleme çabaları olarak gözükmektedir.

11 Eylül sonrasında ABD'nin "terörizmle mücadele" bağlamında Afganistan ve Irak müdahaleleri, kuşkusuz İsrail'e sınır tanımayan bir pervasızlık kazandırdı.

ABD ve İsrail'in bölgede eş zamanlı olarak başlattığı cinayet ve hukuk tanımazlık, her iki rejimi de dünyada münzevi bırakacak bir sürecin başlamasına sebep oldu.

Şu an ABD askerî gücünün rakip tanımazlığı, başta BM olmak üzere birçok uluslar arası örgütün itibarsızlaşmasını ve anlamsızlaşmasını şimdilik kapatmaya yetmektedir.

Fakat ABD'nin girdiği Irak'tan, istediği pozisyonda çıkamaması, hem ABD'ye, hem de İsrail'e stratejik bir felaket yaşatabilir.

I. Dünya Savaşı galiplerinin, Osmanlı topraklarına yeni coğrafî sınırlar çizerek bölgeyi ve küresel güç paylaşımını yeniden düzenlemeleri gibi, ABD de Soğuk Savaş sonrasında işgalci olarak girdiği bu bölgeyi yeniden düzenlemeye çalışmaktadır.

Bölgeye verilecek düzen, Soğuk Savaş sonrası kurulması tasarlanan yeni dünya düzenini de büyük güçler arasındaki paylaşım ilişkisini de yeniden tayin edecektir.

Bu açıdan, bugün adına BOP denilen proje, bir bakıma I. Dünya Savaşı sonrasında bölgeye verilen coğrafî-siyasî düzenin ABD ve İsrail lehine yeniden tadil edilmesi olarak değerlendirilebilir.

Bu projenin doğrudan Türk-İsrail ilişkilerinin yapısını ilgilendiren en temel yönü, Irak coğrafyası üzerinde gerçekleştirilecek bir sınır ya da siyasî yapı değişikliği olsa gerektir.

Arap denizinin ortasında kendini bir güvensizlik adası olarak görmekte olan İsrail, Türkiye, Irak, Suriye, İran ve Mısır gibi beş büyük bölgesel güçle karşı karşıya bulunmaktadır.

İsrail'in tek bölgesel güç olarak kalabilmesi, söz konusu bu beş bölgesel gücün, sınır ve siyasal yapı bunalımlarıyla yüz yüze kalmasına bağlıdır.

Irak işgalinin, İsrail açısından böylesi bir fırsat sunduğu söylenebilir. Çünkü Türkiye, Suriye, Irak ve İran denizi ortasında kurulacak Kürdistan adası bölgeye ikinci bir İsrail armağan edecektir.

I. Dünya Savaşı galiplerinin, o dönemde henüz ulusal bilince bile ulaşamamış Mahmut Berzencî ve Molla Mustafa Barzanî gibi Kürt siyasî liderlerine bağımsızlık veya en azından özerklik vaadinde bulunduğu biliniyor.

Bugün Molla Mustafa'nın oğlu Mesut Barzanî ve yine Molla Mustafa'nın müzakere temsilcisi olmuş Celal Talabanî gibi Kürt siyasî liderler, seleflerinin güttüğü siyasetten farklı bir siyaset gütmemektedirler.

Şimdilik sadece özerklik olarak telaffuz edilen Kürdistan'ın Türkiye, İran, Irak ve Suriye denizi ortasında orta ve uzun vadede bölge dışı güçlere ve bölgesel güç olarak da İsrail'e dayanmaktan başka bir seçeneği bulunmayacaktır.

İsrail'in Kuzey Irak'taki Kürt gruplara askerî ve siyasî eğitim verdiği ya da Kürt kökenli Yahudiler eliyle toprak satın aldığı yönündeki haberlerin istihbarat bilgisi olmaktan çıkıp basında yer almaya başlaması, Türk-İsrail ilişkilerinin de bamteline dokunmuş gözükmektedir.

Irak'ın siyasal olarak nasıl şekillendirileceği çok önemli bir soru(n) olarak önemliyse de yeni kurulacak Irak'ın, niteliği ne olursa olsun bünyesinden Kerkük petrolleriyle birlikte kopmuş bir Kürdistan'la uzlaşamayacağı ortadadır.

Bölgede en büyük Kürt nüfusu bünyesinde barındıran Türkiye açısından da özerk ya da bağımsız bir Kürdistan'ın tahammülü güç bir durum oluşturacağı söylenebilir.

Buna karşılık Türkiye ile olan stratejik ilişkilerinin saklı kaldığı varsayılsa dahi İsrail'in, kurulacak Kürdistan üzerinden İran'a, Irak'a ve Suriye'ye nüfuz etmeye çalışırken bu ortak çatışma alanında Türkiye ile de karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz gözükmektedir.

Elbette kısa vadede İsrail açısından Türkiye ile olan stratejik ilişki geleceğe dönük Kürt projeksiyonundan daha faydalı ve daha rasyoneldir. Bu yüzden İsrail de zahiren Kürtlerden çok Türkiye'ye yakın durmayı tercih ediyor.

New Yorker dergisinde Seymour Hersh tarafından yayınlanan ve İsrail'in Irak, Suriye ve İran'ın Kürt bölgelerine askerî ve istihbarî uzmanlar gönderdiğine ve Kürt komando birliklerine eğitim sağladığına ilişkin haber, Türkiye'nin İsrail'e yönelik hassasiyetini ve tepkisini arttırmış görünüyor.

İsrail doğal olarak bu haberi yalanladı ve Türkiye'ye güvence verdi. Buraya kadar olanlar normal ve anlaşılabilir. Fakat burada asıl önemli olan, Seymour Hersh'e bu haberin kimler tarafından verildiği ve bu haberin yayımlanmasından kimlerin ne beklediğidir.

Konunun muhatabı olan aktörlerden hareketle haberin kaynağı ile ilgili bir tahmin yapmaya çalışalım:

Habere verdikleri tepkiden hareketle böyle bir haberin yayımlanmasını isteyecek en son ülkenin, İsrail olacağı söylenebilir.

Irak'ta Kürt meselesi gibi hassas bir konudan dolayı Türkiye ile İsrail arasında gerilim çıkarmanın ABD'nin işine de pek gelmeyeceğini tahmin etmek zor değildir.

Eğer bu haber, bölgedeki Türk İstihbarat elamanlarının "gayri resmi diplomatik" kanallar aracılığıyla yazara ilettiği enformasyona dayalı olarak hazırlanmadıysa, geriye tek ihtimal olarak bizatihi Kürtlerin kendisi kalmaktadır.

 Seymour Hersh'in haber kaynağı, eğer Türk İstihbaratı ise, Türkiye İsrail ilişkilerinin geleceği bakımından yeni ciddi krizler beklenebilir. Fakat haber kaynağı eğer bölgedeki Kürt gruplarından herhangi biriyse, o zaman, KDP veya KYB, daha şimdiden İsrail etekleri altından Türkiye'ye namlu gösteriyor demektir.

Türkiye-İsrail arasında son dönemde şu gelişmelere dayalı bir bilanço var:

1-Başbakan Erdoğan, Şaron'un Ankara'ya ziyaretini iş yoğunluğu sebebiyle geri çevirdi. (Kasım 2003)

2-Başbakan Erdoğan, İsrail'in işgal ettiği topraklarda Filistinlilere yönelik uygulamalarını "devlet terörü" olarak niteledi. (Mayıs 2004)

3-M-60 Tanklarının modernizasyonunun İsrail'e verilmesinden vazgeçildi. (Mayıs 2004)

4-İsrail ulusal günü dolayısıyla düzenlenen resepsiyona daha önceleri kuvvet komutanı ya da orgeneral seviyesinde katılım gösteren Genelkurmay Başkanlığı bu kez resepsiyona sadece bir tümgeneral göndermekle yetindi. (Mayıs-2004)

5-Seymour Hersh'un New Yorker dergisinde yayımlanan haberi üzerine haberleri gayri resmi olarak 'doğrulayan' diplomatik kaynaklar; "Bunlar İsrailli midir, Amerikan Yahudisi midir; yoksa Musevi Kürt müdür, bilemiyoruz. Ancak geçmişten günümüze kadar bu gruplar ile Kürtler arasındaki işbirliğinden haberdarız." dediler. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ise: "Yakından izliyoruz" demekle yetindi. (Haziran 2004)

6-İsrail haberi yalanladı (Haziran-2004)

7- Havalimanlarında silahlı ekip bulundurma talebi reddedilen İsrail, havayolu şirketi El - Al'ın Türkiye seferlerini durdurdu (Haziran-2004)

El-Al uçağının gelişi ile ilgili kriz, İsrailli silahlı kişilerin silahlarını uçakta bırakmaları şartıyla aşıldı. (5 Temmuz-2004)

Bütün bunlar olurken, Manavgat suyunun satışı ile ilgili yıllar boyu süren görüşmeler tamamlandı ve İsrail Manavgat suyunu almak için anlaşma imzaladı.

Ayrıca halen devam eden savaş uçağı, tank modernizasyonu projelerine ek olarak ANAMS akıllı füzeleri, LITENING gece uçuş sistemleri, elektronik harp kameraları, mini insansız uçaklar gibi ileri teknoloji ürünü sistemlerinden müteşekkil ve 800 milyon dolar tutan bir alım paketi Başbakan Erdoğan'ın önünde onay bekliyor.4

Yine, İsrail'de yayımlanan Haaretz gazetesinin bildirdiğine göre, Türkiye ile İsrail, ortak acil cephane deposu, teçhizat ve harp sistemleri konularında işbirliği yapılması yönünde görüşmelerde bulunuyor.

Ortak depolama tesislerinin yapımının da ele alındığı görüşmelerde üzerinde durulan öneriyle, iki ülkeden birine saldırılması veya birinin kendini silahlı bir çatışma içinde bulması halinde, diğer ülke tarafından depolanan malzemeler kullanılabilecek.

İki ülke ordularının teknoloji ve lojistik daire başkanları arasında iki ülkede birden yapılan bu görüşmelerde, daire başkanları konuyu üstlerine tavsiye edecek ve bunun ardından öneri, onay için hükümetlere sunulacak.

Türk, İsrail ilişkilerinin bundan sonraki seyrini bunların onaylanıp onaylanmamasına göre değerlendirmek mümkün olacaktır.

Fakat her ne olursa olsun Kuzey Irak meselesi, bölge ülkelerinin isteği doğrultusunda çözüme bağlanmadıkça Türk-İsrail stratejik ittifakının, Türkiye açısından stratejik bir çıkmaza dönüşeceği söylenebilir.

Çünkü Türkiye'nin toprak bütünlüğü de Kuzey Irak'ın gelecekteki siyasî yapısı ile doğrudan ilişkili gözükmektedir.

Dipnotlar:

1- Alptekin Dursunoğlu Stratejik İttifak Anka yy.

2- Bkz. Stratejik İttifak Anka yy.

3- Tayyar Arı, Basra Körfezi ve Ortadoğu'da Güç Dengesi, Temmuz 1996 Alfa yy. s.294

4- Fikret Ertan 27.06.2004  tarihli Zaman gazetesi