Toplum ve Müslümanlar

Rıdvan Kaya

Tevhide yöneliş müslümanların tutum ve davranışlarının belirleyici özelliğidir. Tarih boyunca müslümanların hareketlerini belirleyen ilahi mesajın özü değişmemiş ve değişmeyecektir de. Bu itibarla tevhide yönelme, muvahhid bir toplum oluşturma ve tevhidi hakim kılma hedefi zaman ve mekan üstü bir hedeftir. Bununla birlikte bu hedefe giden sürecin farklı zaman ve mekanlarda farklı araçları ve pratikleri gerektirdiği de bir vakıadır, ilahi mesajın özü aynı kalmakla birlikte, birbirinden farklı toplumsal şartların hüküm sürdüğü ortamlarda, mesajın ulaştırılması ve hakim kılınması mücadelesinde bu farklılaşmaların dikkate alınması ve uygun araçlar ve yöntemin seçilmesi gerekir. Mücadelenin zeminini oluşturan toplumun doğru bir tanımının ve tahlilinin yapılması, mücadelenin sıhhati ve başarısı için bir ön koşuldur.

Müslümanların ister birey, isterse de cemaat olarak içinde bulundukları topluma ilişkin tutarlı bir anlayışa sahip bulunmaları zorunludur. Toplum değerlendirmesi müslümanların hareketini konumlandırma ve yönlendirmede, tebliğin araçlarını ve içeriğini saptamada, kısaca mücadelenin yöntemini belirlemede tayin edici öneme sahip bir konudur. İslâmi bir hareket bu değerlendirmeye bağlı olarak bulunduğu konumu, onu ne yönde değiştirmek zorunda olduğunu ve bunun için nasıl bir eylemlilik içine girmesi gerektiğini saptar.

Toplumu değerlendirme ve bu değerlendirme sonucunda hareket stratejisini belirleme konusu, üzerinde yaşadığımız ülkede de İslâmi endişeler taşıyan çeşitli çevre ve anlayışları derinden etkileyen bir konudur. Bu konuda sahip olunan anlayışların birçoğunun İslâmi ilkelerle tutarlılık taşımaktan uzak hayali değerlendirmelere, varsayımlara dayandığı da bir realitedir.

Bu çerçevede göze çarpan (en) yaygın ve temel yanlış(lardan biri) Türkiye toplumunun bir bütün olarak İslâmi olduğunu varsayan, bu varsayıma dayanarak tezler ve pratikler üreten yaklaşımdır. "%99'u müslüman ülkemiz" şeklindeki kalıplaşmış ifade, bu yaklaşımın çok tipik bir yansımasıdır. Nüfus kayıtlarına dayanmak gibi oldukça gayri ciddi bir ölçüte sahip bu istatiksel yaklaşımın günümüz Türkiye toplumu için hiç bir anlam ifade etmediği açıktır.

Bünyesinde önemli çelişkiler taşıyan bu yaklaşıma paralel bir görüş de, Türkiye toplumunun genel olarak müslüman bir toplum olduğu fakat hakim, yönetici sınıfın gayri İslâmi olduğu ve toplumsal iradeye rağmen, toplumu türlü baskı ve hilelerle yönetmekte olduğu şeklindeki görüştür. Egemen sınıflar ve halk arasındaki kopukluğa ve farklılaşmaya dikkat çektiği oranda kıs­men doğruluk payı taşımakla birlikte, bu görüşün temel tezi Kur'ani nasslarla tutarlılık arz etmemektedir. Her şeyden önce Kur'an bize genel geçer bir ilke olarak, bir toplumun özünde olanı değiştirmedikçe Allah'ın da onları değiştirmeyeceğini bildirmektedir. Buna göre adalet veya zulüm, takva veya fücurun yönü temelde tabandan tavana doğrudur. Herhangi bir toplumun içinde bulunduğu hal esas olarak, o toplumun yanlış da olsa bilinçlice tercihinin, iradesinin bir sonucudur. Bu Kur'ani ilke ışığında düşündüğümüzde toplumun saf, temiz, bozulmamış olmakla birlikte, yönetici, hakim sınıfın sapkınlık içinde olduğu şeklindeki iddianın hiç bir anlam ifade etmeyen, temelsiz bir iddia olmaktan öteye geçmediği görülür.

Sünnetullah gerçeğine aykırı olan bu iddianın pratiğe yansıması beraberinde bir dizi yanlışa da kapı açmaktadır. En başta, toplumun A'dan Z'ye tam bir tezkiyeye muhtaç olduğunu görmezden gelerek, yönetici sınıfın dönüşümüne/değişimine bağlanmakla toplumsal dönüşüm olgusu basite indirgenmektedir. Halbuki Kur'an'ın bize örnek almamız için bildirdiği tüm resullerin ve en bariz olarak da Hz. Muhammed (s)'in mücadelesinde toplumsal dönüşümün zor, sancılı ve uzun bir uğraş olduğunu; insanlardan her şeyleriyle değişmelerinin, yenilenmelerinin istendiğini ve ancak bu gerçekleştiğinde sağlıklı bir toplumsal dönüşümün sağlanabildiğini öğrenmekteyiz.

Bugün içinde yaşadığımız toplum bütün kurumları ve ideolojisiyle şirkin egemen olduğu, İslam'a ve İslami değerlere ancak şirkle çatışmadığı -o nasıl bir İslam'sa artık- oranda müsaade edilen, cahiliyenin tüm çirkinliklerinin en açıkça sergilendiği bir toplumdur. Yeni doğan bebekler gözlerini böyle bir çirkefe açmakla, eceli gelen insanlar da böyle bir çirkef içinde dünyaya veda etmektedirler. Köylüsü, kentlisi, cahili, bilgilisiyle her gün her an insanlar bu boğucu havayı solumak zorundadırlar.

İşte toplumun hem oluşturduğu, hem de maruz kaldığı bu olumsuz atmosferin kuşatıcılığı köklü bir toplumsal dönüşümün zorluğu ve zorunluluğunu açığa çıkarmaktadır, içinde bulunduğumuz bu ülkede inhirafın, fesadın ve münkerin alabildiğine azgınlaşmış oluşunun da ortaya koyduğu gibi. toplumsal dönüşüm bugünden yarına ulaşabilecek bir ideal, az bir zahmetle gerçekleşebilecek bir hedef değil; sahip olduğu kavramlardan başlamak suretiyle toplumun devrimci bir tarzda yenilenmesini, silkelenmesini içeren uzun ve zorlu bir süreci gerektirmektedir.

Doğru bir dönüşüm stratejisi toplumun derinlemesine ve kuşatıcı bir tarzda yenilenmesini hedeflemek durumundadır. Bununla birlikte, bu hedefin vurgulanması noktasında kimi zaman ortaya konulan bazı tavırların içerdiği olumsuzluklar da ön plana çıkabilmektedir. Devrimci bir toplumsal dönüşümün gerekliliğini ön koşul olarak kabullenen bazı müslümanların kalkış noktası olarak toplumu tekfir etmeleri, toplumun küfrüne hükmetmeleri tebliğ açısından olumsuz bir ortam oluşturmaktadır. Tebliğ çift yönlü bir eylemdir. Kendisini müslüman kabul eden insanlar açısından bakıldığında, tekfir edilmek kabul edilemez, mazur görülemez bir davranış olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bu ve benzeri tavırlar insanlarla ilişkilerde menfi bir zemin oluşturmakta, tavır sahipleri açısından da ister istemez bir marjinalize olma duygu ve halini getirmektedir.

Toplumu bir bütün olarak tekfir etmek pratik açıdan da tutarsız bir davranıştır. Açıktır ki, Türkiye toplumu yeknesak bir toplum değildir; bünyesinde birbirinden çok farklı unsurları ve anlayışları yaygın olarak barındırmaktadır. Dolayısıyla belli bazı anlayışları ve tavırlarına bakarak fertler hakkında hüküm verildiği şekliyle, toplum hakkında kapsayıcı bir hüküm vermek doğru olmaz.

Bu toplum içinde egemen unsuru oluşturmasalar da namaz kılan, infak eden ve daha önemlisi doğru bir bilgilenme ve doğru bir yönteme dayanmasa da İslam'ı hayata hakim kılma endişesi taşıyan geniş kitlelerin varlığı söz konusudur. Bu itibarla genellemelerden kaçınmak gereklidir. Toplum hakkında genel bir yargıda bulunmak sağlıklı bir sonuca ulaştırmayacağı gibi, İslami bir hareketin toplumdaki imajı ve potansiyeli açısından da olumsuz sonuçlar doğurur.

Toplumu değil, topluma egemen sistemin küfr ve zulmünü odak noktası almak, İslami hareket için daha fonksiyonel bir tutum olacaktır. Böylelikle toplumu oluşturan insanların tek tek kafir olup olmadıkları şeklindeki sonuçsuz ve yıpratıcı cedel ortamı bir kenara itilerek, bu İnsanlar arasındaki hemen hemen her türlü ilişkiyi belirleyen sistemin küfrü ön plana çıkacaktır. Gerçekten de aile, okul, iş, askerlik vb. hayatın her alanındaki ilişkiler bu laik-kafir sistemce belirlenmekte, hatta ölüm olayında dahi, bu sistem insanların peşini bırakmayarak bir sürü prosedür dayatmaktadır. Laik-kafir sistem alabildiğine kuşatıcı ve baskıcı bir yapı arz etmektedir. Bu itibarla sisteme karşı mücadele de dar alanlara sıkıştırılamaz, bütüncül olmak zorundadır.

Konunun nirengi noktası, sistemi bütünüyle değiştirme mücadelesi ile toplumu bütünüyle dönüştürme mücadelesinin içice geçen bir süreç olduğunun kavranmasıdır. Egemen sistemin top yekün değişimi ve Kur'ani sistemin hakim kılınması ancak toplumsal değişimin tümüyle tamamlanması ve toplumun tüm tağutları reddederek, Kur'an'a teslim olmasıyla gerçekleşebilir. Bu noktada iki değişim arasındaki ilişkiyi bir öncelik sonralık ilişkisinden çok, birbirini tamamlayan ve geliştiren paralel bir ilişki olarak görmek daha anlamlı olur.