Taklitçi Zihniyet Eleştirisinden Taklitçiliğe mi?

Haksöz

Pek yakın bir gelecekte iktidar olacağını öngören Necmeddin Erbakan, bunun "Yumuşak mı, sert mi? Kanlı mı, kansız mı?" olacağını hesap eder duruma gelmişti. 27 Mart seçimlerinin tartışmasız galibi olan RP lideri zaferin coşkusuyla birtakım davranış ve konuşmalarını ısrarla sürdürmeye devam etti. Bu değişim RP genel merkezinin yabancı misyon şefleri tarafından en sık ziyaret edilen parti genel merkezi olmasına dek uzandı. Bu ziyaretler sırasında yıllardan beri RP misyonunun alameti farikası olan IMF ve Batı karşıtlığı yerini, "IMF ile masaya oturulabileceği" ve "RP iktidarında Türkiye'nin Batı'ya güçlü bir "partner" olabileceği" açıklamalarına bıraktı. Ardından anayasa değişikliği komisyonundaki görüşmelerde Erbakan, "Batı tipi laiklik" önerisinde bulundu ve "gerçek demokrasi" vaad etti. Bu açıklamalar kamuoyu gündeminde önemli bir yer tutarken İslamcı kesimin dışındaki herkes "neler getirir, neler götürür"ü tartışmaya açtı. Bu açıdan parti içindeki ve dışındaki oluşumlardan "IMF ile masaya oturmak", "Batının güçlü bir partneri olmak" ve en önemlisi "Batı tipi laiklik önerisi"ni ciddi olarak tahlil ve tenkid edici açıklamalar gelmedi. İran veya Suudi Arabistan tipi İslamlaşmaya karşı çıkanların "Batı tipi laiklik önerisinin yankılandığı bir ortamda kulaklarının üstüne yatması birtakım soru işaretlerini gündeme getiriyor.

Herhangi bir ideolojik veya siyasi hareketin lideri/lider kadrosu sahip olduğu ideolojik misyonun canlı şahitliğini yapmak zorunda olduğu tartışma götürmez bir gerçektir: yakınlarının da aynı şahitlikte bulunması gereklidir. Aksi herhangi bir durum ilkelerin geçersizliğini veya bağlılarının ikiyüzlülüğünü tartışmaya açacaktır. Her insanın bildiği bu tanımlamaları RP lideri Sayın Necmettin Erbakan'ın büyük kızı Zeynep'in Sheraton Oteli'nde yapılan düğün merasimi üzerine tekrar etmek ihtiyacı hissettik. Refah sosyetesi diğer sosyeteye nispet yapar bir eda ile düğünü gerçekleştirdi. Sosyete deyimi, Kur'an'da eleştirilen "refah içinde şımaran önde gelenler"in günümüzdeki karşılığıdır. Usuli açıdan baktığımızda inkar edenleri hedef alan Kur'an'daki bazı tanımlamalar inanan insanlara da bir uyarı olabilir, Bu genelleştirme olayında Kur'an'ın o zamanki bedevi Araplar'a, Hristiyanlar'a, Yahudiler'e hitap ettiğini varsayıp uyarılara bigane kalamayız. Bu usüli yaklaşım tanımı da yine herkesin bilgisi dahilindedir. Ama ilkeleri hayata geçirmek ve yapılan engellemelere karşı sonuna dek mücadele etmek ve ilkeleri korumak noktasında bir çok zaafiyeti yaşıyoruz. Zaafiyetler günden güne olağanlaşıyor, hatta ilkelerin yerini alıyor.

"Azınlık iktidarı", "taklitçi düzenin müdafileri", "burjuva kültürünün artıkları" tanımlamaları ve karşıtlığı ile prim yapan, bu sebeple bir yerlere gelebilenlerin, gücü eline geçirince, yarını garanti altına aldıklarını sanınca, öncekilerle benzeştiklerine, hatta özdeşleştiklerine tanık oluyoruz. Yan­lışlığın veya işlenen suçların iyisi güzeli olmaz. Örneğin hırsızın müslümanı, kafiri olmaz. O hırsızdır. Bunun gibi sosyetenin de konumu bellidir. Müsrif, müsrifler safındadır. Sakal veya türban değil, inanç ve eylem insanı davanın bağlısı kılar.

Maun Suresi'nin İlk üç ayeti dini/ahireti yalanlamayı düşünsel-akli boyuttan çok tavır ve eylem yönüyle gündeme getirmiştir. Buna göre içinde bulunulan durum ve tavır sizin safınızı ve itikadı durumunuzu belirler. Kıldığımız namaz da bu bütünlüğü taşımalıdır. Namaz insanı pis işlerden alıkoyarsa asıl işlevine kavuşur. Değilse fiziksel bir yorgunluk bırakır. İslam'ın hiç bir emri şekilsel formlara hapsedilmemeli. Bu tesettüre bürünmekten, haccetmeye, nikahlanmaktan inkar edenlerle mücadeleye kadar uzanan bir tutarlılığı gerektirir. İşte bu anlamda İslam'ın "kalıplar" değil, "ilkeler"le hayatı yönlendirdiğini unutmamak gerekir. Müslümanların öncülüğüne soyunan insanların toplumsal yozlaşmaları, ifsadı öncelikle kendilerinden gidermeleri gerekir.

Bu açıdan tüketim kültürünün önemli bir göstergesi olan defilelerin ateşli teşvikçisi Erbakan ailesinin özel davetlilerle gerçekleştirdikleri sosyetik düğün merasimleri düşündürücüdür. Bu merasimde sergilenen lüks ve modern açılımların bastırılmış duyguların mı, yoksa hakim duyguların mı bir tezahürü olduğu sorusu, RP'ye meyleden şehir varoşlarındaki, fabrikalardaki ve hastane önlerindeki ezilen insanlar ve adaletin sevdalısı müslümanlar için çok önemlidir.

Görülen o ki, bu duygular hakim duygulardır; çünkü, sistemin dönüştürülmesinde örnek alınan model Osmanlı modelidir. Dinde vahyi ölçüler değil de Osmanlı model alınırsa karşımıza Osmanlı hanedanının kalıntıları çıkar. Siyasetin ve mücadelenin belirleyicisi Kur'ani nasslar ve Rasul (s)'ün pratiği olmadı ki tesettürün veya nikahın belirleyicisi Kur'an olsun. Temel mentalile açısından bakıldığında ortada fazla garipsenecek bir şey yok. Hoca efendilerimiz bunu da bir şekilde tevil ederler. Nasılsa onlar bu işleri iyi becerirler. Gelenekleri, tecrübeleri var. Şahit olduğunuz olaylara "Bu Kur'an'a aykırıdır". "İslam bunu yasaklamıştır", "İslam'da şu hususlar vazgeçilmezdir" gibi bazı kanaatlerinizi belirtmeye kalktığınızda belki de "Onlar limuzinle gelin alıp, Sheraton'da düğün yapıyorlar, sizin neyiniz var" cevabını alabilirsiniz. Belki de pastanın "yedi" katlı oluşunun hikmetini tahlil ederler, gelin ve damadın birbirlerine pasta dilimleyip ikram etmelerinin caiz olup olmadığını fetva kitaplarından araştırabilirler. Aslında bu gelenekçilik ile modernizmin buluştuğu ve birbirini beslediği bir serencamdır.

Bir de düğünün davetlileri arasında yer alan Gülay Pınarbaşı ve arkadaşlarına aynı Gülay Pınarbaşı'nın haftalık izlenim dergisinde yazmış olduğu "Kavmin Refah içinde Şımaran Öndegelenleri ya da Sosyete" yazısını bir kez daha okumalarını tavsiye ederiz. "Söz" önemli bir tebliğ aracıdır. Hikmetli söz laf olsun diye tüketilen değil, yaşanılan olmalıdır. Yaşanmayan sözlerin söylenmemesi de ilahi bir buyruktur.

"Siz Kitab'ı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?" (Bakara, 2/44)

Acaba gerçekten saf değiştirme ve karanlıktan aydınlığa hicret etme İradesini hayatımıza hakim kılabildik mi?