Suriye ve Şiiler: Esed'in Lübnan Politikası

Esad Ebu halil

Esad Ebuhalil; Tuhts Üniversitesi, siyasal Bilimler Bölümü öğretim üyesi

Gözlemciler için Lübnan gün geçtikçe daha karmaşık ve çok boyutlu bir hal almaktadır. Bu karmaşıklığı sağlayan şey ise yabancı güçlerin birbirleriyle olan bağlantılar ve aynı güçlerin Lübnanlılar arasındaki çatışmayı yoğunlaştırmalarıdır. Elbette bu demek değildir ki Lübnan savaşının kökeni tamamen harici etmenlere dayalı: Buradaki sivil savaş, öncelikle Lübnan'daki cemaatlerin sosyo-ekonomik formasyonlarını ve politik kültürlerini şekillendiren dâhili ve yerel şartların bir sonucudur. İşbu makale Lübnanlıların, kendi küçük ülkelerinin başına gelen trajediden sorumlu oldukları gerçeği üzerine kuruludur. Her ne kadar onlar kendilerini bu sorumluluktan beri görseler ve başkalarını suçlamaya devam etseler de bu bakış açısı savaşı anlama/çözümleme konusu üzerindeki sis perdelerini aralamaya yetmeyecektir. Lübnan'ın kendisi zaten kanayan bir yara durumundadır, fakat "dışarıdakiler", yani Lübnanlıların, Lübnanlı-olmayan güçler olarak tanımladıkları güçler, yaraya tuz basmaktadırlar. Böylelikle acıların dindirilmesi yerine daha derin yaralar açılmaktadır.

Lübnan'daki yabancı müdahalelerin tamamının içyapılarını araştırma niyetinde değilim. Çünkü buradaki savaşla ilgilenen pek çok harici aktör/güç söz konusu ve hali hazırdaki savaşçı grupların herhangi birinin üstünlüğüne halel gelmesi de yeni bir güce daha davetiye çıkartılması anlamına gelmektedir. Ben burada bir tek Arap aktörün politikası bağlamında, Lübnan'daki Suriye çıkarları çerçevesinde, Suriye'nin Lübnanlı Şiilere karşı tavırları üzerinde odaklaşacağım.

Lübnanlı Şiilerle, Suriye rejiminin ittifakı; geleneksel olarak muhafazakâr Arap (öncelikle körfez) ülkelerince kayrılan Sünni politik kurumun çökmesi ve buna mukabil Şii cemaatin politik ve askeri gücünün yükselmesiyle şekillenen, sivil savaşın politik haritasında en önemli faktör durumuna geldi. Suriye Baasçılar'ının bu ittifakı bazı Suriyelilerce ve Lübnanlılarca büyük Sünni dünyaya karşı mezhebi bir pakt olarak algılanmaktadır. Söz gelimi Velid Canbulat, Suriye ile ilişkilerini, Dürzî-Şii-Alevi ittifakının bir parçası olarak tanımlamaktadır.1

Lübnanlı Şiilere yönelik Suriye politikasını anlamak için Baas rejiminin Lübnan politikasını mezhep temeli üzerine yürütüldüğünü göz önüne almak gerekmektedir. Aslında Suriye bunda yalnız değildir. Lübnan'daki tüm dış güçler bu bölünmüş toplumdaki mezhebi gerçekleri göz önünde bulundurarak sahnede yerlerini almışlardır. Dahası, şu da vurgulanmalıdır ki,  Lübnan'daki tüm büyük güçler –İsrail, Suriye, Irak, İran, FKÖ, Suudi Arabistan ve diğerleri- kendi çıkarlarına uyduğu zaman mezhebi kışkırtmaları ve seferberlikleri cesaretlendirerek bu tabloyu tamamlarlar. Dış güçlerin ülkeye girmesine imkân sağlayan da zaten, mezhebi gerginliklerin ve düşmanlıkların artmasıdır. Sözgelimi 1982-1983 yıllarında Marunîlerle Dürzîler arasındaki mezhebi çatışmaları kızıştıran İsrail, sözkonusu olayı bahane ederek buraları işgal edebilmiştir. Aynı zamanda İran rejiminin bugün yaptığı da yani, Lübnan'da ayağını basacağı sağlam bir zemin oluşturabilmek için Şii mezhep bilincini artırmaya çalışması da böylesi bir çabanın ürünü sayılabilir.

Suriye egemen sınıfının/kliğinin dar mezhebi çatısı göz önüne alındığında, rejimin mezhebi gerçeklere karşı son derece duyarlı olduğu anlaşılmaktadır.2 Daha da önemlisi askeri komite (ki Mısır ile işbirliği sırasında Suriye ordusu içinde filizlenip büyüyen 1966'da Baas Partisinin ve ülkenin yönetimini ele geçiren küçük, gizli bir teşkilattır), neredeyse tamamen Suriyeli azınlıklara (Alevi, Dürzî, İsmaili) tahsis edilmiştir.3 Mezhebi hesaplar Maşrıktaki tüm Arap hükümetlerinin karar alma süreçlerini/aşamalarını belirlemektedir. Bölgedeki mezhep problemi tarihsel bir gerçektir ve bu gerçek sömürgeci güçlerce sürekli istismar edile gelmiştir. Arap dünyasındaki temsili hükümetlerin yokluğu/eksikliği de mezhebi gerilimleri ve suçlamaları şiddetlendirmiştir.  Öte yanda, dar bir tabana sıkışan hükümetler mezhebi korkulardan ve bunlara bağlı olarak halklarını güçlendirmekten kendilerini kurtaramamışlardır.

Şimdilerde Lübnan Şiileri, Suriye ile işbirliği yapma konumundadırlar. Çünkü oldukça yakın denebilecek bir zaman önce, onlar siyasi bağımsızlıklarını kazanmaya başladılar. 1943'teki bağımsızlıktan, 1975'teki sivil savaşa değin Şiiler de diğer müslümanlar gibi önemli milli meselelerde Sünni kurum tarafından cebri bir şekilde temsil edildiler. 1960'larda Filistinli ve Lübnanlı solcu gruplarla, İmam Musa Sadr'ın liderliği altında yükselen Şii siyasi hareket, aslında, müslümanların siyasi temsil haklarını kendilerinde gören Sünni kuruma karşı çıkışın bir parçasıydı. Sadr'ın hareketinin asıl hedefi öncelikle Şiilerin kendilerini temsil isteğine dayanıyordu. Yetkin bir fakih ve siyasi otorite olan Sadr, böylelikle Sünni-egemen İslami konseye karşı kesin Şii muvafakat geleneğini kırmış oluyordu. Bunun doğal sonucu olarak da Musa Sadr Lübnan'daki Şii cemaatin adına konuşabilecek Yüksek Şii İslam Konseyi'ni kurdu.

Sivil savaş, Şiilerin seferberliğini hızlandırdı4 ve Emel hareketi –kısmen de Hizbullah'a bağlı ulema- tarafından temsil edilen yeni bir liderlik olgusunu ortaya çıkardı. Şii siyasi cemaat kimliği iddiası beraberinde Sünni siyasi iktidarın harcanmasını getirdi. Şiilerin en azından sayısal olarak kendilerini yeterli ve yetkin hissetmeleri Marunîler'in yerleşik politik kurumlarına karşı savaşacak gücü hissetmelerine neden oldu.

Bu makalenin amacı Lübnan'daki Şii politik hareketin, iktidarın ve liderliğin köklerini derinlemesine araştırmak değildir. Sadece Şii hareketin ulaşabileceği noktaların ortaya çıkışına ilişkin gerekli noktaların tespit edilmesidir. Tabii ki çalışmanın asıl merkezini Suriye rejimi ile olan hassas ilişkiler oluşturmaktadır.

Lübnan'daki Baas

Irak ve Suriye'nin Lübnan politikasında yer almalarının tarihi 1950'lere, Baasçılar'ın radikal Lübnan politikasında aktif hale gelmeye başlamalarına kadar uzanır. Baasçılar, bu dönemde, ülkede artan muhalefet hareketinin önemli güçlerinden biriydiler. Böylelikle Lübnan'daki Filistinliler yanında Lübnanlı müslümanlar arasında da milliyetçi Arap parti ve teşkilatların yükselen dalgalanmalarının bir bölümünü oluşturuyorlardı. Bu grupların önderliğini ise Lübnanlı bazı Hıristiyanlar teşkil etmekteydi. Çünkü Baas ideolojisinin çıkış noktasında, İslam'a dayalı ideolojilere seküler bir alternatif sunma zihniyeti yatıyordu.

Baasçılar kendi ideolojilerini 1950'lerde Beyrut Amerikan Üniversitesi ve civarındaki öğrenci ve aydınlar arasında yaymaya başladılar.5 1956'da kongre kurup yerel bir liderlik oluşturdular. Parti etkinliklerinin patlaması ise yönetime ve zuama* arasındaki yönetim yanlılarına karşı solcular ve pan-Arap parti ve teşkilatların saflarını sıklaştırdıkları 1958 sivil savaşı sırasında gerçekleştirdiler. Birçok parti mensubu da ülkenin dört bir yanındaki çarpışmalara ve isyancı güçlere katıldılar.

Irak Baasçıları, 1960'ların ilk yıllarında Lübnan politikasında etkili olmaya başladılar. Irak Baas Partisi'nin "radikal" kanat destekçileri, 1964'te Beyrut'ta toplanıp Ali Salih Sadi liderliğindeki geçici bir komite kurdular.6 Parti kurucusu Mişel Eflaq tarafından karşı çıkılan bu muhalif grup bazı önde gelen Lübnan Baasçıları'nın da desteğini aldı. İşin şu cilvesine bakın ki, Irak yanlısı hizbe, daha sonra Lübnan'daki Suriye Baas Partisi destekçisi olan Abdul Emir Abbas liderlik ederken; Suriye yanlısı hizbe, şu anda Lübnan'daki Irak yanlısı Arap Sosyalist Partisi'nin lideri olan Macit Rafii başkanlık ediyordu.7

Bu ilk dönemler, en genelde Baas ideolojisi üzerinde, özelde ise Lübnan Baas teşkilatları üzerinde, onulmaz yaraları da gerisinde bırakıyordu. İlk Baasçılardan olan ve daha sonra pek çok Baas doktrini yanlısını hayal kırıklığına uğratan Sami Cundi'ye göre artık parti demek, bölünme demek, rekabet demek ve "kabile kavgası" demekti.8 Aynı zamanda partinin Lübnan'daki itibarı, teşkilatın yeraltı statüsünce de zedeleniyordu. 1960'ların Lübnan'ındaki tüm sol partiler gibi Baas Partisi de yasal bir statüden yoksundu ve bunun doğal sonucu olarak da otoritelerin tacizinden kurtulamıyordu. Dahası, Lübnan'daki kıdemli Baas liderlerinin toplumsal durumu, Lübnan'ın siyasi hayatıyla ilgili Arap ülkeleriyle (başta Suriye ve Irak olmak üzere) Lübnan'ın ilişkilerinin bir fonksiyonu haline gelmeye başladı.

Baas'ın ulusal etkinlikleri için Lübnan oldukça önemli bir alandı. Mişel Eflaq bir makalesinde, arzusunun Baas'ın mesajını Lübnan'da yaymak suretiyle "Pan-Arabizm'in ilerlemeci muhtevasını derinleştirmek" olduğunu yazmıştı.9 En son olarak 1958'de Baas ideologları Lübnan politik sisteminin taifeci yapısına karşı savaş açtılar. Ve kendi taifeci olmayan politikalarını vurgulamak için Beyrut'ta, Baalbek'te, Tripoli'de veya güneyde yerel taifeci unsurlarla yer yer çatışmaya girdiler. Mişel Eflaq'ın idealist görüşleriyle mutabık bir şekilde Lübnan'ın tüm problemleri komplocu bir zihniyetle açıklanıyordu. Lübnan, onlara göre, Baas Partisi'nin "birleşme yürüyüşünü" tehdit eden "sömürge plan"larının tehlikelerine maruz kalmıştı. Partinin diğer bir özelliği de gerek tüm dünyada gerekse Arap dünyasında önemini ve etkinliğini haddinden fazla abartmasıydı. İşte bu temel eğilim, Suriye ve Irak Baası'nın retoriğindeki farklılıkları –kısmen de olsa- açıklamada kullanılabilir.

Baas Partisi tarihindeki en büyük kriz 1966'da, Suriye ve Irak kollarının her birinin kendine özgü parti politikasını sürdürerek ayrılması ve her birinin kendi milli komitelerini kurmaları sırasında yaşandı. Lübnan'ın önde gelen Baasçılarının Irak versiyonunu desteklemeleri sebebiyle Irak, Suriye'den daha avantajlı konumdaydı. 1966 Suriye darbesi, Mişel Eflaq ve taraftarlarınca, bir grup Suriyeli subayın Suriye parti teşkilatını gayrı meşru yollardan ele geçirmesi olarak değerlendiriliyordu. Aslında bu darbe, Suriye'de partinin "sivil" ve "askeri" kanatları arasındaki süregelen uzun bir mücadelenin sonucuydu.

1966 bölünmesi, partinin her iki kanadına da zarar verdi. Parti ideolojik meşruiyetinin en önemli tabanını yitirdi. Bir yanda milleti, tek parti içinde birliğe çağırırken öte yanda, parti içindeki ayrılmalarının hiç de haklılaştırabilir bir tarafı yoktu. Partinin popüler ve entelektüel itibarı giderek azaldı ve bu bölünme partinin bir aydınlar grubundan bir azınlık subay ve hatta eşkıya kimliğine (en azından Baas idaresindeki halkın bakış açısı böyleydi) dönüşmesine vesile oldu.

1966 sonrasında, Lübnan'daki Baas Partisi aşağı yukarı tamamen Iraklıların eline geçmişti. Suriye rejimi kendi teşkilatlanmasını sürdüremiyor değildi ama bu oldukça dar kapsamlı olarak gerçekleştirilebiliyordu. Bu dönemde önde gelen Baas aydınlarının hiç biri Suriye çizgisini izlememiştir. Bu arada Irak ise partinin daha da iyi işleyebilmesi için yeni bir yöntem geliştirdi; Suriye'nin aksine hedeflerine varmak için her türlü maddi fedakârlığı yapıyordu. Politik konumunu güçlendirmek ve mesajını yaymak için hiçbir ekonomik harcamadan kaçınmıyordu. Finans kaynaklarının bolluğu, 1982 İsrail işgali öncesi Lübnan'daki Arap Kurtuluş Cephesi'nin hızlı yükselişinin de bir açıklaması olabilir. Irak'ın söz konusu ekonomik etkinliği o kadar artmıştı ki Londra ve Paris'teki Arapça yayınların büyük bir bölümü bunlar tarafından finanse edilir hale gelmişti. Bu yayınlar ne Irak-İran savaşından, ne de petrol düşüşünden hemen hemen hiç etkilenmemişler ve bu dönemlerde bile yayınlarını inkıtaya uğratmamışlardır.

Lübnan'daki Irak kökenli Baas teşkilatı iki taraflı bir siyaset güttü. İlk olarak parti legal bir operasyon gerçekleştirdi. Parti liderleri, 1960'ların başlarında, Abdulmecid Rafii'n Tripoli'den adaylığını koyduğu yerel ve ulusal seçimlere iştirak ettiler. İkinci olarak ise parti rejime ve onun sağcı militan işbirlikçilerine şiddetle muhalefete hazırlanmak için yer altı askeri gücüne yüklendi. Bu askeri gücü, Irak destekli bir FKÖ örgütü olan Arap Kurtuluş Cephesi –Lübnan'daki kardeş partinin üyelerinin eğitilmesini ve istihdamını sağlamaktaydı- ile birlikte operasyonlara girişiyordu.

Bu arada partinin söylemi yavaş yavaş laikleşmeye başlamıştı. Her ne kadar parti liderleri arasında bazı Rum Ortodoksları bulunsa da üyelerin kahir ekseriyetini müslümanlar oluşturuyordu. Fakat parti üyeleri arasındaki mezhebi kompozisyon ayan beyan ortadaydı. Partinin önceki Ortodoks Rum liderlerinden biri olan Cibran Macdalani 1957'de şunları iddia etmekteydi: "Hıristiyanların çoğunluğunun içgüdüsel bir korkuyla, herhangi bir birlik veya Arap federasyonu çağrısının, müslümanların tahakkümünü getireceğine ilişkin endişeleri nedeniyle, Baas'ın tabanı neredeyse tümüyle müslümanlarla sınırlı kalmıştır."10 Ortodoks Rum üyelerin sayıları azala azala en nihayetinde 1970'lerin ortalarında kaybolmaya yüz tuttu.

Suriye yanlısı Filistinlilerin ve Lübnanlı Baas teşkilatlarının vahim durumları, sivil savaş sırasında çok büyük buhranlara yol açtı. Suriye yanlısı Lübnan Baas Partisi, Irak yanlısı kanatla kıyaslanınca oldukça sönük kalırken, Suriye destekli FKÖ es-Saika, el-Fetih'ten sonra en önemli ikinci teşkilat olarak karşımıza çıkmaktaydı. Örgütün cesameti ve faaliyetleri FKÖ'nün en mühim ikinci teşkilatı olan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (Popular Front fort he Liberation of Palestine, [PFLP])'nin eylemlerini çok geride bırakmıştır.

Es-Saika, etkili askeri eğitim programıyla ün kazandı. Lübnan'daki bir çok mensubunu cezbeden şey de, Suriye rejimi tarafından temin edilen zengin askeri kaynakların ve imkânların bolluğu idi.

Patlak veren sivil savaş aynı zamanda, Suriye yanlısı Lübnan ve Filistin Baas hareketlerinin de –aşamalı olarak- çöküşünün habercisiydi. Her iki teşkilatın üyelerinin de adları yağmacılığa ve vurgunculuğa karışmıştı. Beyrut Bankası'ndan çalınan milyonlarca dolar tutarındaki paradan sonra es-Saika hakkındaki söylentiler iyice ayyuka çıkmıştı. Qintari bölgesindeki lüks apartmanların yağmalanmasına da adları karışmıştı Suriye yanlısı Baasçılar'ın.

Politik düzlemde, Suriye yanlısı Baas mensupları müslümanların çoğunlukta olduğu yörelerdeki halkın istek ve eğilimleriyle çatışma pahasına Suriye çizgisine sıkı sıkıya yapışmaktaydılar. Fakat 1976 baharında Baas teşkilatı ve es-Saika askeri güçlerce saf dışı edildiler. Ve bir daha da FKÖ ve Lübnan Milli Hareketi ittifakı güçlerinin baskısından kurtulamadılar. 1976 sonlarında Suriye birliklerinin Batı Beyrut'a gelmesiyle eski formuna dönmeye çalıştılar ama artık çok geçti. Çünkü halkın gözündeki tüm güvenilirliklerini yitirmişlerdi. Suriye bir süre daha bu iki teşkilatı desteklemeye ve onları en baskın güçmüşçesine empoze etmeye çalıştı ama zamanla bunu da bıraktı. Suriye artık Lübnanlı solcu ve FKÖ mensubu çeşitli örgütlere dayanmak zorunda kalmıştı ki bunlar Suriye rejiminin hizmetine fazlasıyla hazırdı.

Suriye'nin Lübnan Politikası

Suriye rejiminin Lübnanlı savaşçı güçlere karşı tutumu, Suriye'nin bölgesel politikaları yordamıyla belirlenmektedir. Rejimin politikası ise 1970'de iktidara gelen Hafız Esed'in oluşturduğu kendine özgü politik sistemin bir ürünüdür. Fakat Suriye politikasında etkili olan gizli ve entrikacı zihniyet, karar verme mekanizmasının nasıl çalıştığını anlamamıza tam olarak imkân vermemektedir. Suriye'de gücün nasıl dağıtıldığını ve nasıl işlediğini bilmeğe hala olanak yoktur. Özellikle dış politikayı belirleme konusunda Esed'in tekelinin sınırları sezilememektedir.

Mart 1984'te yani Rıfat Esed ve kardeşi Hafız Esed arasındaki çekişmenin harareti artığı dönemde Hafız'ın, şöyle meydan okuduğu rivayet edilir: "Sen rejimi düşürmek istiyorsun! Burada ben varım ve rejim benim."11 İşte bu iddia, Hafız Esed'in sınırsız gücünün ve Suriye rejimini tamamen şahsileştirmesinin açık bir göstergesidir. Esed günlük politikayı A'dan Z'ye denetleyemese de hala dış politikanın, özellikle de Lübnan ve Arap-İsrail çatışmasına yönelik olan politikanın yegâne banisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Suriye politikasının Lübnanlı Şiilere karşı tutumunu daha iyi anlayabilmek için, Esed'in Lübnan sivil savaşı sırasında takındığı tavrın köşe taşlarını belirlemek yerinde olacaktır. Hiçbir konuşma Esed'in 20 Temmuz 1976'da Şam Üniversitesi'ndeki konuşması kadar, Lübnan politikasını açıklayıcı nitelikte değildir.12 Söz konusu konuşmada Esed politikasının temel taşının; kat'i askeri çözümlerin kategorik olarak dışlanması olduğunu duyurmuştu. Ve Suriye savaşan gruplardan herhangi birine karşı askeri güç kullanma gerektiğinde dahi, bu prensibi izlemeye devam etti. Savaşta herhangi bir grubun üstünlük sağlaması ve sonuçta da bunun Lübnan'daki Suriye iktidarına ket vurması korkusuyla Suriye'nin askeri müdahaleleri ve çeşitli taraflarla savaşa girmeleri (kendilerince!) motive edilip destekleniyordu. Suriye, savaşan gruplar arasındaki istikrarsız dengeyi korumak için gerek konvansiyonel, gerekse konvansiyonel olmayan yöntemlerden vazgeçmemiştir. Çünkü Suriye'ye bölgeyi kontrol etme imkânı veren bizzat bu dengedir.

Lübnan'daki herhangi bir partinin kesin askeri zafer kazanması Suriye'nin Lübnan'daki etkinliklerini ve birliklerini burada konuşlandırmasını oldukça tehlikeli ve nazik bir duruma itebilecektir. Hristiyan koalisyonun, Doğu Beyrut'un Suriye askeri işgaline maruz kalma ihtimalinden korktuğu; Suriye yanlısı güçlerin kendi hakim konumlarını sürdürmek için Suriye ordusuna bağımlı olduğu; ve düşmanları korkutmak için Suriye hücum tehdidinin kullanıldığı Lübnan'da durumu böyle sürdürmek Suriye'nin lehinedir. Başka bir söyleyişle Suriye dostları ve düşmanları niyetleri hakkında haberdar kılmaya çalışmaktadır.

İsrail'le arzulanmayan askeri bir çatışmaya sürükleyebilecek olan radikal bir rejimin doğuşuna engel olmak için, 1976'da Suriye, FKÖ ve onun Lübnan'daki müttefikleri üzerindeki baskısını artırdı. Lübnan'da güçlü bir devletin kurulmasının diğer anlamı da bölgedeki Suriye şirketlerinin işlerinin zayıflaması demekti. 1978 sonrasında, Suriye'nin Lübnan'daki sağ kanat koalisyonla problemlerinin büyüdüğü dönemlerde, Suriye politikası Beşir Cemayel'in kendi hakimiyetini tüm Lübnan'a empoze etmek için İsrail'den yardım talebini sabote etmeye çalıştı.

Suriye bugün de hala herhangi güçlü bir hizbin askeri zaferine muhalefetini sürdürmektedir. Ve Lübnan'daki Suriye etkisini perdelemek isteyen her türlü teşebbüse karşı çıkmaktadır. Öte yanda General Mişel Aun, Irak rejimiyle askeri ve siyasi işbirliğine yanaşarak, Lübnan'daki Suriye iktidarını boyuna örselemektedir.

Arap-İsrail savaşı ile alakalı olan Suriye planları için de Lübnan oldukça kullanılabilir bir araçtır. Çünkü Suriye gerektiği vakit, askeri husumetleri körüklemek yoluyla, uluslararası dikkatleri üzerine çekebilmektedir. Esed, böylelikle, gelecekteki olası Ortadoğu barış görüşmelerinde kendi rejimini vazgeçilmez bir hale getirmeyi arzulamaktadır.

Lübnan'daki Suriye politikasını belirleyen diğer bir temel taş da Hafız Esed'in mizacı ve onun gücünün matematikselliğidir. Suriye'nin Lübnan'daki mevcudiyeti 15 yılı aşkın bir süredir burada kurumsallaşa gelmiştir. Suriye ordusu ilk olarak burada, kendi müttefiklerini ve bağımsız finans kurumlarını oluşturmuş ve böylelikle kendi dinamiklerini oluşturmaya başlamıştır. Çeşitli milislerle, gangsterlerle, zenginleşmesine yaramıştı. Öyle ki bu kaynakları Suriye ordusu, savaş ekonomisinin karmaşık şebekesine dalarak ortaya çıkarmıştı. Ve kaynaklar körfez ülkelerinin, Irak-İran savaşını bahane ederek Suriye'ye yardımı azaltmalarından beri de hayati bir önem kazanmıştı.

Suriye'nin Lübnan'da bulunuşunun ekonomik yanı, Şam'daki askeri elitin hassas iktidar yapısı ilişkileri bağlamında oldukça manidardır. İddia edilebilir ki, Esed askeriyeyi memnun etmek için Lübnan'daki orduyu devam ettirmek zorundadır. Lübnan'da askeriyenin varlığının bulunması bile bizatihi karlı bir iş haline gelmiştir çünkü. Sözgelimi Beka Vadisi'nde Suriye'nin Şii milislerle ve klanlarla (ki tamamı milislerle işbirliği içinde değildir) bağlantıları yöredeki uyuşturucu ticaretinin beslenmesine yardım etmektedir.

Esed Lübnan'daki hedeflerini gerçekleştirmek için özellikle de onun Müslümanlığı Sünni İslam tarafından kabul görmesinden bu yana, Suriyeli müslümanların duygu ve düşünceleri üzerinde geri tepen politikaları sebebiyle daha duyarlı ve daha bilinçli olmak zorunda kaldı. 20 Temmuz 1976 tarihli konuşmasında, Lübnanlı ve Filistinli müslümanlara karşı Hıristiyan milisleri adına savaşma söz konusu olduğu dönemlere rastlamasına rağmen, kendini İslam'a adadığını ve yaptıklarının da "hakiki İslam" olduğunu iddia etti.

İktidarını deruhte etmek için, Esed İslami kişiliğini biteviye ispatlamak zorundaydı. Suriye'de Sünni duyarlılığı, öteden beri iktidarın Alevi olmasını içine sindiremiyordu. Zaten Esed hükümetinin ilk yılları oldukça fırtınalı geçmişti. Ülke, Sünni cemaatin kurumlarının yükselen şiddetli muhalefetlerine sahne olmuştu. 1973 başlarında özellikle Sünni yerleşim bölgelerinde patlak veren ayaklanmaların sebebini yeni anayasada devletin dininin İslam olarak ilan edilmesi istekleri oluşturuyordu.13 Özcesi Sünniler 1963'te başlayan bu Alevi hâkimiyetine ta başından beri karşı çıkıyorlardı.14

Suriye'nin Lübnan'a karşı takındığı siyasi tutum beraberinde bazı stratejik hesapları da getirmiştir. Bu stratejik hesap İsrail karşısında bir savaş cephesi konumunda olan Lübnan'ı elden çıkarmama gayretidir. Suriye, Lübnan'ı, İsrail'le olası bir savaşa sürükleyebilecek grupların kontrolü altına bırakmayı istememektedir. Dahası Suriye Lübnan'ı gelecekteki global Orta Doğu "barış süreci"nde bir yük değil hanesine artı bir puan olarak görmeyi arzulamaktadır. Bu yerel hesap, Lübnan'ın Suriye rejiminin elinden kurtulamayacağının garantisini vermektedir. Fakat Lübnan'ın müslüman bölgesindeki bu karmaşık durum Suriye halkının üzerinde de etkisini gösterebilir. Suriye'nin Lübnan'daki düşmanları da, Suriye'deki muhalefeti desteklemektedir ve Esed kendi iktidarına karşı olan muhalefeti pasifize etmek için de Lübnan'ı kullanabilmektedir. Bu politika 1970'lerin başlarında iyice berraklaşmıştır.

Suriye'nin Emel Hareketi'yle İlişkileri

Esed'in 1970'lerin başlarında, ülkesinde iyiden iyiye büyüyen mezhebi gerilimlerle yüz yüze geldiği ve Suriye Sünnilerinin Aleviliğin İslami olmayan yapısını şiddetle vurguladıkları bir dönemde, İmam Musa Sadr, Aleviliği resmen İmamiye Şiası içinde tanımlayarak Esed rejimine dini ve siyasi meşruiyet kazandırdı.15 Sadr bunu yaparken tavrının siyasi nedenini gizlemeye çalışmadı ve hatta Suriye'deki yükselen İslami harekete karşı olduğunu bile söyledi.16 Fakat şu da hatırlanmalıdır ki bu fetva, kendi zayıf teşkilatına/milisine (daha sonra Hareket el-Mahrumin, Emel olarak bilinecektir) destekçi bir patron aradığı dönemde söz konusu olmuştur. İşin açıkçası Esed ve Sadr kendi siyasal hedefleri için birbirlerine muhtaç olan iki insandı.

Esed rejimi böylelikle Sadr'a oynamaya başladı. Emel Lübnan'daki es-Saika tarafından desteklendi ve silahlandırıldı. Suriye yanlısı bu teşkilat Sadr'ın adamlarının eğitimini de üzerlerine aldılar. Böylelikle 1975'lerde Emel Lübnan'daki Suriye politikasının bir aracı haline gelmeye başlamıştı bile. Suriye'nin bu tutumu Lübnanlı Şiiler arasında derin hoşnutsuzluklar yaratmasına rağmen Sadr Suriye'yi sonuna kadar desteklemeyi sürdürüyordu. Emel, 1976'da müslümanların Suriye'nin Lübnan'ı işgali olarak gördükleri olayda Suriye'yi destekleyen çete ve örgütlerden biri haline gelmişti. Şüphesiz ki Hıristiyan kurumlar ise müdahaleyi, Suriye'nin barış ve güvenlik misyonu olarak telakki ediyorlardı.

FKÖ ve onun Lübnanlı müttefiklerine yönelik Suriye baskısını destekleyen Musa Sadr'a bu hareketi çok pahalıya patlamıştı. Lübnan siyasi hayatında yıldızı sönmüş ve aynı zamanda da sivil savaşın ilk yıllarında radikal/militan çığırın öncülüğünü yapmış Şii cemaat arasında itibarı sarsılmıştı. Sadr'ın bu konumu Batı Beyrut'ta ve güneyde Suriye karşıtı güçlerin Emel bürolarına saldırmalarına yol açmıştı. Sadece iki gün içinde (7 ve 8 Temmuz) Emel'in askeri varlığı tamamen yok edilmiş ve hareketin siyasal eylemleri yeraltına itilmiştir. Bazı Emel üyeleri ise 1970'lerin sonlarında daha güçlü bir Emel hareketi oluşturmak için el-Fetih'e katılmayı tercih etmişlerdir.

Suriye, FKÖ ve onun Lübnanlı müttefikleriyle girdiği çatışmadan galip çıkınca, Emel de Lübnan politik hayatında tekrar nüfuz sahibi olmaya başlamıştı. Bu nüfuzun küçük bir kısmı doğrudan Suriye'den kaynaklanırken, büyük bir kısmı da Şii cemaatte hızlı değişen genel atmosferden kaynaklanıyordu. Savaşın 1975-1976 döneminin sonlarına doğru FKÖ ve Lübnan Milli Hareketi Şiilerin gözlerindeki itibarlarını yitirdiler. Her iki hareketin Şii mensupları da kendi sloganları ve kendi pratikleri ile hayal kırıklığına uğradılar.

FKÖ ve Lübnan Milli Hareketi kendi kontrolünde olan alanları çok sıkı güvenlik önlemleri alarak ve baskıcı aygıtlar kullanarak yönetiyordu. Lübnanlı ve Filistinli milislerin birçok suiistimali görüldüğünden dolayı, halk tarafından çıkarcı eşkıya güruhu olarak algılanıyordu. Yağmacılık ve tecavüz gibi olaylar yaygın olmamakla birlikte mevcuttu. Gerek Lübnan gerekse Filistin hareketleri tarafından vaat edilen hiçbir amaç başarıya ulaştırılmamıştı. Fakat şii halk tarafında suçlamalar daha çok FKÖ'ye yöneltiliyor, Lübnan Milli Hareketi ise el-Fetih'in bağımlı bir ordusu olarak değerlendiriliyordu. Filistin aleyhtarı duygular öylesine kabarmıştı ki, İsrail'in hava saldırılarından dolayı Filistinliler suçlanıyordu.17

Musa Sadr'ın 1978'de "kaybolmasıyla" birden artan Emel popülaritesine rağmen, İmam'ın kayboluşunda sorumlu tutulan Kaddafi ile Esed'in dostluk ilişkisi kurması Lübnanlı Şiilerle, Suriye rejimi arasında bir çatlak daha meydana getirdi. Fakat Suriye rejimi bu suçlamayı da çok başarılı bir biçimde kendi lehine çevirmesini bildi ve Libya ile ilişkilerini devam ettirmek vasıtasıyla İmam'ın daha rahat geri getirileceğini vaat etti. Suriye bu sıralarda İran rejimiyle de dayanışmanın temellerini atıyordu. Ki, bu ittifak daha sonra Irak-İran savaşı sırasında Arap dünyasında İran'la girişilen yegane ilişki haline gelebilmiştir.

Şiilerin gözünde, Suriye rejiminin özel bir yeri var(dı). Suriye, sadece Irak'la savaş sırasında İran'ın sıkı bir dostu olarak kalmamış aynı zamanda 1982 öncesi Lübnan'ındaki suiistimallerinden dolayı Şiilerce nefret edilen Arafat güçlerine karşı elinden geleni yapmıştı. Aslında Suriye rejiminin çıkarları ile Lübnanlı Şiilerin istekleri örtüşüyordu ve Suriye'nin Arap dünyasından yalıtılması Şiiler arasındaki imajına bir halel getirmiyordu. Aksine birçok problemin kaynağı olan Arap rejimlerinden ayrıksılığı Şiilerin nezdinde kendisine politik bir ayrıcalık bile sağlıyordu. Alevi rejimi ile Lübnan Şiilerinin dayanışması aynı zamanda anti-Sünni terminoloji içerisinde de açıklanabilir.

Musa Sadr'ın kayboluşundan sonraki, iki Emel lideri Hüseyin Huseyni (1978-1980'de kısa dönemli olarak liderliği vardır.) ve Nebih Berri, Suriye rejimine bağlılıkta kesinlikle istikrarsızlık göstermemişlerdir. Buna mukabil Suriye rejimi de Emel hareketini Lübnan'daki siyasi ve askeri araçlarından biri olarak kullanmıştır. Suriye Lübnan'daki Şii harekete sadece demografik ve politik güçlerinin artmasından dolayı değil, Lübnan'da –istese de artık- güvenebileceği Sünni cemaat iyice fraksiyonlara ayrılmış ve hizipleşmiştir. Alevi rejim ise bunu kaçırmayarak cemaat içine fitne, vesvese tohumları ekmektedir. Emel Lübnan'daki Suriye politikasının müslüman kisvesine büründürülmüş halidir aslında. Önde gelen Sünni liderlerden hiç biri ne Suriye'yi açıkça eleştirmeye yanaşmış (1976 işgali hariç) ne de Emel liderlerinin olduğu kadar bağımlı (loyalist) bir tutum takınmışlardır. Sünnilerin politik müttefikleri daha çok Suudi Arabistan ve Irak olmuştur.

Suriye, Emel'e kendi yerel politikası içinde muhtaçtır. Lübnan uluslar arası ve bölgesel rekabetler için bir arena haline gelmeye başlayınca, Emel Irak-karşıtı eylemler için bir araç vazifesi görmüştür. Emel 1982 öncesinde, Irak etkinliklerini kırmak için girişilen savaşta Suriye saflarında çarpışmıştır. Bu şiddetli askeri seferberlik, Lübnan'daki Irak yanlısı askeri güçlerin yok olmasına kadar sürmüştür. Birçok Irak yanlısı Baas lideri suikasta kurban gitmiş, hayatta kalanların bir kısmı sürülürken(bazıları Doğu Beyrut'a) geri kalan ve daha az tanınan kısmı ise yeraltına çekilmiştir. İsrail'in işgali sonucunda, Suriye'nin olumlamasıyla, İran, Devrim Muhafızlarıyla Lübnan'daki Şiilerin tamamen desteğini almasını engellemek için sahnedeki zorunlu yerini tekrar almıştır. Suriye ve İran bölgesel taktik meselelerde hemfikir olmalarına rağmen, uzun vadeli Lübnan'a yönelik değişiklikler için uyuşamıyorlardı. Çünkü iki rejim taban tabana zıt ideolojiler üzerine yaslanıyorlardı.

Günümüz Suriye'sinde Nebih Berri ve Suriye rejimi birbirlerine oldukça bağımlı bir görünüm arz etmekteydiler. Fakat Nebih Berri gün geçtikçe hareketteki ve teşkilat üzerindeki geniş etkisini kaybetmektedir. Bunun aksine Hizbullah ciddi ve güvenilir bir askeriye ile siyasal bir alternatif olma yolundadır. Paradoksal olarak Berri'nin Lübnan yerine Suriye'ye bağımlılığı hem püsküllü bir bela hem de kutlu bir mükâfattır. Suriye bir yanda bu harekete büyük oranlarda silah ve cephane yardımı yapıp, herhangi bir barış müzakeresinde Berri'nin ehemmiyetini vurgularken öte yandan Berri'nin politik bağımlılığı, özellikle Şii cemaatin daha fundamentalist elemanları arasında onu incitiyordu. Bu da onun hareket içerisindeki en büyük eksikliği idi. Emel'in güvenlik sorumlusu Mustafa Dirani'nin hareket içerisinde büyük bir izleyici kitlesi vardı. Ama şunda şüphe yoktur ki Lübnan'daki Suriye güçleri verili olarak kabul edilmekte ve hiç kimse açıktan açığa Suriye politikalarına meydan okumaya cesaret edememekteydi.

Dürzîlerle ve çeşitli müslüman gruplarla girişilen ilişkilerde, Suriye'nin karşılaştığı problemler, bir müttefik olarak Berri'nin değerini fazlasıyla anlamalarına yol açmıştır. Canbulat ise sorgusuz sualsiz Lübnan'daki Suriye çıkarlarına hizmet etmesine rağmen, Suriye için hala güvenilmeyen ve ne zaman yapacağı belli olmayan bir müttefik olarak kalmaktadır. Berri Suriye çıkarlarına daha bağlı ve Lübnan'ın geleceğinde cemaati daha önemli bir konuma sahiptir. Bu Suriye politikasında Canbulat'ın rolünü küçümsemek anlamında değildir, özellikle de Suriye dışındaki dindaşlarına karşı oldukça duyarlı olan Suriyeli Dürzîler söz konusu olunca bu önem daha da artmaktadır.

Lübnan deneyiminden rejim çok önemli dersler almıştır. Buradaki liderliklerin önemini bildiğinden, Suriyeliler ilişkilerini ne bir mezhebe bağlı özel bir kişiyle ne de bir örgütle sınırlandırmışlardı. Rejim sürekli olarak içinde Şii cemaatin da bulunduğu tüm mezheplerdeki tüm farklı seslerle iletişim kanallarını açık tutmaya çalışmıştı. Berri'nin rakiplerinin çoğunun Suriye ile yakın ilişkileri vardı ve nitekim Suriye artık Berri-sonrası Emel'e hazırlanıyordu. Araları Berri ile hiçbir zaman iyi olmayan Hüseyin Huseyni bile, 1984'te parlamentoya sözcü seçilmesini Suriye'ye borçlu olduğundan, rejimin en sadık müttefiki olarak sürdürüyordu ilişkilerini. Huseyni Lübnan'da itibarsız bir milis sistemini temsil etmesi dolayısı ile Berri'yi sürekli suçluyordu.18 Bu arada Suriye, uzun vadeli planlarında Huseyni'yi Şii cemaatte, milis sonrası siyasi lider olarak takdim ediyordu. Bunun için, Huseyni milislerin çözülmesini müteakip Şii siyasi hareketin liderliğine gelebilirdi.

Berri'nin Emel hareketindeki en önemli rakibi olan ve Berri'nin otoriter yönetimini protesto için 1986'da hareketten ayrılan Hasan Haşim bile Suriye rejimiyle irtibat halindeydi. Ve Haşim Suriye'nin çıkarlarını Berri'den daha iyi temsil edebileceğini Suriye liderleri ikna etmeye çalışmaktaydı. Fakat şurası açıktır ki, Haşim, Berri'nin yıllar boyunca geliştirmiş olduğu geniş güven ağına sahip olamamıştır henüz.

Ocak 1989'daki Taif Antlaşması Berri ile Suriye rejimi arasında bazı sürtüşmelere sebebiyet vermiştir. Berri'nin varlığı tamamen milislerin şu anki hâkim konumuna bağlıyken, Suriye'nin böyle bir sorunu yoktur ve antlaşma gereği, eğer milisler çözülse bile Suriye Lübnan'daki hâkim konumunu sürdürebilecektir. Suriye'nin Lübnan'da çok yaygın bir ilişki ağı vardır ve dengeler değiştiğinde çok rahatlıkla eski müttefiklerini yeni müttefikleriyle değişebilecektir. Berri uzlaşma görüşmelerine de pek yanaşmamaktadır, çünkü uzlaşma masasına oturması kendi başat konumunun altını oyacaktır. İşte bu korku; Berri'nin yıllar sonra İslam Cumhuriyeti'nin tekliflerini kabul edip son zamanlarda Tahran ziyaretlerinin sebeplerini bir nebze de olsa açıklayabilir.

Suriye ve Hizbullah

Suriye'nin Hizbullah'la ilişkisi oldukça büyük bir sorunsaldır. Yekpare olmayan Şii fundamentalist hareketle ilişki kurarken, Suriye rejimi, oldukça dikkatli olmak zorundadır. Suriye, Hizbullah ilişkisi, istikrarsız Suriye-İran ilişkileriyle Suriye'nin Lübnan'daki çıkarları ve planları arasında bir yerlerde seyretmektedir. Tabii ki bazen eşitliğin bir tarafı diğer tarafıyla çatışabilmektedir.

Hizbullah'ın kurduğu yapı, Suriye'nin müttefiki olan Emel'i doğrudan tehdit etmesine rağmen, Suriye rejimi bu aşırı-uç partiyi tastamam karşısına almaktan çekinmektedir. Hizbullah, aslında, 1982'de katıldığı mücadelede, çok uluslu güçleri (ABD dâhil) Lübnan dışına atmayı ve Güney Lübnan'ı İsrail baskısından kurtarmayı hedeflediği için, dolaylı olarak Suriye rejimine çok büyük katkılarda bulunmuştur. Buna ek olarak 17 Mayıs 1983'te İsrail'le yaptığı antlaşmayı feshetmesi için Emin Cemayel'i zorlayan politik iklime de katkıda bulunmuşlardır. Bu aynı zamanda 1982 işgalinden sonra kısa bir düşüş yaşayan Suriye hâkimiyetinin de tekrar doğuşuna işaret etmekteydi. Bu düşüş içerisinde Batı Beyrut'un da bulunduğu Suriye kontrolü altındaki bölgelerin İsraillilerce işgal edilmesi sonucunda gerçekleşmişti. İsrailliler buraya, Suriye'yi horlama pahasına yerleşmişlerdi.

Suriye ve Hizbullah'ın (ya da İran'ın) çıkarları bir noktada kesişmektedir. Dolayısıyla ikisi arasında işbirliği muhtemel ve arzulanan bir şeydir. Kısa vadede böyle işleyen bu gerçek uzun vadede pek de işlememektedir. Çünkü Hizbullah'ın Lübnan'ın geleceği hakkındaki gündemi Suriye planlarından kalın çizgilerle ayrılmaktadır. Hizbullah Velayet-i Fakih'in İran versiyonunu Lübnan'ın politik sistemine uyarlamak istemektedir. Ayrıca gerek Suriye, gerekse İran Lübnan'da siyasi ve askeri hâkimiyetin yollarını araştırmaktadırlar. Suriye ise İran'la kontrolü paylaşmayı aklından bile geçirmemektedir. Bilindiği gibi Rafsancani yönetiminin Emel'e açılmaya başladığı yakın zamanlara kadar Şiiler arasındaki liderlik konumu ve popülaritesi nedeniyle, Berri'yi dışlamayı göze alamamakla birlikte İran'ın Emel liderliğine yaklaşımı çok ciddi şüpheler taşımaktaydı.19 Suriye ile İran arasındaki anlaşmazlıklar, Hizbullah'la Emel arasında son birkaç yıldır süregelen sürtüşmelerin bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır.

Bu demek değildir ki Emel Hizbullah çatışmasının iç sebepleri hiç yoktur. Hizbullah'ın yükselmesi, İran'ın gayretlerinden çok, yerel Lübnan politikası ve Şii cemaat içindeki toplumsal değişimin bir sonucudur. Hizbullah'ın doğmasında İran bir bakıma sadece ebe rolü oynamıştır. Hizbullah, Berri yönetimince küçümsenen, Şii din adamlarının yükselen seslerini temsil ediyordu aynı zamanda. Çünkü bazı popüler Şii çevrelerde Berri'nin politikasına şiddetli bir muhalefet vardı. Ulema, 1982'de Beşir Cameyel'le birlikte Selamet Komitesi'nde yer almış olmasını berri aleyhine kullandı. Hizbullah, Emel'i kendilerine göre oldukça fazla "ılımlı" ve "laik" gören Şiilerin sesi haline gelmişti bir süre sonra.20 

Fakat Hizbullah'ın sahneye çıkmasıyla Suriye için tehlike çanları çalmaya başlamıştı. İlk olarak, Suriye rejiminin karşısına dikilen fundamantalist bir hareketi canlandırıyordu Hizbullah. İkincisi Hizbullah'ın özgün pratikleri (ki sınırları rehin almadan, suikastlara kadar uzanmaktadır) Hafız Esed'in planlarını ve hesaplarını riske sokuyordu. Esed sadece sonucu tahmin edilebilir şeyler üzerine oynuyor, müttefikleri ve yardakçıları tarafından şaşırtılmak istemiyordu.

Bunlarında ötesinde, Hizbullah'ın eylemleri, Suriye'nin bölgedeki konumu üzerine uluslararası dikkatleri çekerken, diğer taraftan da Batı dünyasından gelen ekonomik yardım konusunda rejimin imajının sarsılmasına neden oluyordu. Ve eğer Suriye kendini Hizbullah'la tanımlamaya devam eder ve batının dostluğunu tekrar kazanamazsa onun, dünyadan olduğu kadar, Araplar arasından yalıtılması da o kadar hızlanacaktır.

Fakat günümüzde, Suriye ve Hizbullah ilişkisinde çok önemli bir faktör peydah olmuştur. Lübnan'da artan Irak tehlikesine karşı, Suriye'nin Hizbullah'a olan ihtiyacı artmıştır. Hizbullah'ın İran'la yakın dostluğu Lübnan'ın gerek içinde gerekse dışında, Irak yanlılarına saldırıların sorumluluğunu yüklenmede Suriye'nin çıkmasını doğurmuştur.

Lübnan'da; Hizbullah'ın kaderi, Suriye'nin bölgesel rolü tarafından –yerine göre- belirlenebilecek olan Suriye politikası ile karşı karşıyadır. Eğer Arap rejimleri Suriye'yi İran'dan ayırabilirlerse bundan zararlı çıkacak olan Hizbullah'tır. Hizbe karşı yapılan baskılar, Suriye'ye geri dönecek ekonomik yardımlar ya da Arap-İsrail çatışmasını da içeren Orta Doğu barış planlarında Suriye'ye verilecek olan önemli rol demektir. Fakat Suriye kendi güçleriyle küçük çatışmalara girme pahasına Hizbullah' sıkı bir baskı uygulamaktan kaçınmaktadır. Şimdiye değin vuku bulan en önemli Şubat 87'de Suriye birliklerinin Batı Beyrut'taki Fathallah kışlasına girerek yirmi üç Hizbullah mensubunu katletmesi olayıdır.

Fakat Fathallah katliamı, Suriye birlikleriyle Hizbullah savaşçıları arasında şiddetli bir savaşa dönüşmedi. Her iki tarafta sürtüşmelerin ve gerginliklerin su yüzüne çıkarılmasından olabildiğince kaçınmaktaydı. Hizbullah sadece olayı çok sert bir dille eleştirmekle yetindi. Parti sözcülüğünü yapan, el-Ahd gazetesinin köşe yazarlarından biri, Suriye'nin Batı Beyrut'a girişinin hesabını soruyor ve Lübnan'daki Suriye politikasının ve etkinliklerinin bazen dış güçlerce (özellikle ABD) belirlendiğini iddia ediyordu.21 Fakat partinin resmi açıklaması, Velayet-i Fakih (İran yönetimine açık bir atıf)'ın maslahatı gereği herhangi bir çatışmadan uzak durulmasını istiyordu.22 Bu tavır, Hizbullah'la Suriye ilişkisinin temel karakteristiğini oluşturuyordu zaten; ama bunun sürekli böyle olacağı yargısına varılmalı. 

Taif Antlaşması; Suriye'yle, İran ve Hizbullah arasındaki ayrılış noktasını temsil etmektedir. Bu antlaşma; Suriye tarafından sadece kutsanmakla kalmıyor,23 aynı zamanda kendi elleriyle seçtikleri Rene Muawwad seçilmesiyle de taç giydirilmiş oluyordu. İran hükümeti ise farklı bir konum almış Taif Antlaşmasını eleştirerek,24 Muawwad'ın seçilmesiyle de 'Marunilerin dayanılmaz hakimiyetinin bir devamı olarak değerlendirilmişlerdi.25 Fakat yine de hala İran'la Suriye'nin ilişkilerinin kötüye gittiğine dair bir alamet mevcut değildir.

Sonuç

Suriye'nin Lübnan politikası ve eylemleri yakın bir gelecekte uluslar arası ve Arap dünyasının baskılarını daha fazla üstünde hissetmeye başlayacaktır. General Aun'la (birliklerini, Irak cephane ve mühimmat açısından desteklemektedir) Suriye ve yandaşları arasındaki çarpışmalar, Lübnan sivil savaşını içinden çıkılmaz bir sürece sokmuştur. 1976'da Araplaşmaya karşı çıkan, Irak rejiminden ve FKÖ'den nefret eden sağcı bir grup, bugün Arap cephesinin askeri müdahalesine açık davetiye çıkartabilmekte ve tercihini onlardan yana koyabilmektedir. Bu siyasi panorama, Lübnanlı Şiilerle, Suriye rejiminin dayanışmasına taze kan pompalamaktadır.

Irak'ın Lübnan'daki rolünün artması, Suriye'nin Arap dünyasından yalıtılmasına neden olurken, buna bağlı olarak da Suriye-İran ittifakını güçlendirmektedir. Lübnan'da aynı zamanda Sünni olmayan, Irak karşıtı dini bir kamp oluşturmuştur. Suriye böyle bir bağlam içerisinde; uluslar arası ve Arap muhalefeti karşısında günlük politikasını belirlerken Lübnan'daki Şii politik harekete güvenmesi daha bir önem kazanıyordu.

Bununla beraber, Irak'ın Lübnan'daki rolünün faklı bir boyutu daha var. Şimdilik, Irak-İran savaşının Lübnan'da gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini tahmin etmek ya da bunun Suriye-Irak çekişmesinin bir parçası olup olmayacağını söylemek için oldukça erken. Eğer bu çekişme devam eder ve Suriye Arap cephesinin çıkarlarına muhalefette ısrar ederse, Suriye'nin Irak'ın tehlikelerini bertaraf etmek için İran'ın bölgedeki siyasi ve askeri rolünün artmasına ihtiyacı olacaktır.

Fakat öte yanda, İran'ın rolü Lübnan'da artarsa, bu sefer de Suriye Hizbullah'ı kontrol altına almakta güçlük çekecektir. Hizbullah ise kendini Suriye ile işbirliğine o kadar da zorunlu hissetmeyecektir. Bu işten zararlı çıkacak başka bir taraf da Hizbullah'la şiddetli rekabet içinde olan Emel olacaktır. Fakat Suriye, bunlara rağmen, Irak'ın ve müttefiklerinin askeri tehdidini doğrudan üzerinde hissederse İran'ın Lübnan'daki rolünün artmasına yardımcı olacaktır.

Suriye'nin Lübnanlı Şiilerle olan problemleri Berri'nin liderliğini meşruiyetinin azalmasıyla iyice gün yüzüne çıkmıştır. Batı Beyrut'taki kargaşanın ve vahşetin faturası şehirdeki Berri güçlerinin hegenomik rolüne kesilmektedir. Berri'nin meşruiyetini azaltan da bu faturalardır. Suriye Berri'nin yokluğu halinde teşkilattaki birliği kurma hususunda oldukça zorlanacaktır. Dahası, Berri'nin gücündeki ve popülaritesindeki herhangi bir azalma, gerek Emel içindeki gerekse Emel dışındaki İran-yanlısı Şii fundamantalistlerin gücüne güç katacaktır.

Muawwad'ın seçilmiş olması Suriye'nin Lübnan'daki bir zaferi sayılabilir. Yeni başkanın seçilmesi ve Hüseyin Huseyni'nin tekrar Lübnan parlamento sözcülüğüne getirilmesi, Suriye'nin Lübnan'daki rolünün anayasal meşruiyetini devam ettirdiğinin bir göstergesidir. Bu aynı zamanda, Falanjist Parti lideri George Saadah'ı ve Taif'teki Hristiyan temsilcileri hainlikle suçladıktan sonra General Aun'un hem Marunî kampından, hem de uluslar arası arenadan yalıtılmasına yol açmıştır. Lübnan'ın geleceğinden, Suriye'nin bölgesel politikası karlı çıkacağa benziyor. Çünkü Muawwad'ın Suriye'yle oldukça eskilere dayanan bir ilişkisi var. Suriye'nin ittifak çemberi böylelikle genişlerken eğer Berri Suriye ile ilişkilerine rağmen İran'ı tercih ederse, Emel Suriye tarafından harcanabilir. Fakat Muawwad'ın seçilmesinin etkilerini Lübnan'ın hızlı politik yapısı üzerinde berrak olarak gözlemleyebilmek için oldukça erken.

Derkenar

Kasım 1989'daki dramatik olaylar, Lübnan'ın geleceğine ilişkin bazı gerçekleri işaret etmektedir. Başkanlığının on yedinci gününde Batı Beyrut'ta Rene Muawwad arabasına yerleştirilen bombayla bir suikasta kurban gitmiştir. Bu suikasttan en karlı çıkan M. Aun olmasına rağmen, muhtemel bir katil zanlısı göstermek için çok erkendir. Taif Antlaşması ve Muawwad'ın seçilmesi Aun'un başkanlık ihtirasına büyük darbeler vurmuştu. Oysa Aun, baştan beri gücünün Hristiyan bölgelerle sınırlanmasına tahammül edemiyor, her ne pahasına olursa olsun, Lübnan'ın tartışılmaz tek lideri olmayı arzuluyordu. Muawwad cinayetine gelince bununla Lübnan sivil savaşı boyunca meydana gelen tüm siyasi suikastlar gibi üzerinden sis perdeleri aralanmayacaktır. Resmi soruşturmaların bu güne dek bir sonuca ulaştığı hiç görülmemiştir. Bu işle yükümlü Lübnan ordusu ise, önceki suikastlardan birden fazlasına bizzat bulaşmıştır.

Suriye'nin ve yandaşlarının Muawwad'ın suikastına karşı tepkileri çok kısa ömürlü olmuştur. Parlamento Bekaa'daki Şuturah'ta toplanmış ve daha Muawwad memleketine götürülüp defnedilmeden, İlyas Hrawi de derhal Salim el-Hus başkanlığında bir kabine kurmuştur. Bu anayasal kargaşadan tek karlı çıkan Aun olmuştur. Suriye Taif görüşmeleri ve iki başkanın seçilmesinden sonra, Lübnan'daki düşmanlarına Aun'un mukavemetinin sürmesinin, bir süre sonra, daha fazla müsamaha edilemez bir hale geleceği mesajını göndermek istiyordu. Fakat Suriye'nin Taif görüşmelerine destek vermesi Suriye'nin rejimiyle, Lübnan'daki Şii siyasi hareketi arasında problemler yaratabilirdi.

Hizbullah'ın Taif Antlaşmasına karşı tavırları nettir ve yeni bir Lübnan politikası oluşturulurken, İran Suriye'nin konumundan rahatsız olmaktadır. Sözgelimi bir Cuma hutbesinde İran devlet başkanı Haşimi Rafsancani, imalı bir şekilde, Suriye'yi eleştirerek: "Falanjistler, ki çoğu zaman halkın mücadelesinin bir sonucu olarak geriye çekilmişlerdir, müslüman addedilen bazı ülkelerin yardımıyla hükümete geri getirilmektedirler" demiştir.26 Suriye; Sünnilerle Marunilerin eşit bir biçimde iktidarı paylaşmalarını öngören yeni bir mezhebi düzenlemeden yanayken; İran Maruni hakimiyetinden kurtulmayı arzulamaktadır. Suriye, bir Arap basın organının iddiasına göre, Taif Antlaşması'nın tam olarak uygulanabilmesi için, Hizbullah'ın Lübnan'daki askeri ve siyasi varlığını ortadan kaldırmayı vaad etmiştir.27

Nebih Berri ve onun Emel hareketi ise sözkonusu görüşmelerde atlanmıştır. Hrawi yönetiminin ilk kabinesinde Berri'ye İmar ve İskân Bakanlığı ile Elektrik ve Hidrolik Kaynaklar Bakanlığı verilmiştir. Muhtemelen gücünü diğerleriyle paylaşmanın hoşnutsuzluğunu ifade etmek için, Berri kabinenin ilk toplantısına katılmamıştı. Şii cemaatin elde ettiği yegâne politik kazanç, Taif Antlaşmasında Şii meclis sözcüsünün görev müddetinin bir yıldan dört yıla çıkarılmasıydı. Emel hareketi belki de Sünni cemaatin politik kazanımlarını sağlayan şeyin Suriye desteği olduğunu düşünüyordu. Emel ile Suriye ittifakı ciddi krizler gebedir, hem de bu öyle bir kriz ki, Emel'le Hizbullah'ın saflarını bile birleştirebilir.

Çev: Cengiz Şişman

Dipnotlar:

* Zuama: Zaim'in çoğuludur. Zaim; Lübnan'da geleneksel olarak iktidarı ellerinde bulunduran güçlü ailelerin liderine verilen addır. (ç.n.)

1- Bkz.: Le Figaro'da Velid Canbulat'la yapılmış mülâkat, Paris, 23 Ekim 1989

2- Bkz.: Hannah Batatu, "Some observations on the social roots of Syria's ruling, military group and the causes for its dominance", Middle east Journal 35 (5) Yaz 1981, s. 331-344

3- Bkz.: N. Van Dam, The Struggle for power in Syria, Londra, Croom Helm, 1981, s. 42-44

4- Bu konu üzerindeki tek kitap A.R. Norton'undur. Amal and the Shia: Struggle fort he soul of Lebanon, Austen, Texas: University of Texas Press, 1987

5- M. Süleyman, Political Parties in Lebanon: the challenge of a fragmanted political culture, Ithace, New York: Cornal University Press, 1967, s. 123-125

6- A.g.e., s. 125-127

7- Baas'taki bölünme üzerine, bkz. Hayat, Londra, 29 Şubat 1964.

8- S.Al-Jundi, Al-Baath, Beyrut, 1969

9- M. Eflaq, "Lubnan wa'l-Urubah" (tarihsiz) zikreden, F. Shururu, Al-Ahzab wa-t-Tandhimat wa-l Quwa-s Siyasiyyah fi Lubnan 1930-80, Beyrut: Dar al-Masırah, 1981, s.74

10- G. Majdalany "The Arab Socialist Movement", W. Laqueur'da (der.) The Middle East in Transition, New York Praeger, 1958, s. 347  

11- Bkz.: P. Seale, Asad: the Struggle for the Middle East, Berkeley, California: University of California Press, 1988, s.433

12- Bu konuşma metninin tamamı Central News Ageney'de basıldı. Umara at-Tawaif: min Jenef ila Lusan, Beyrut: Central News Ageney, tarihsiz, ek no:3. Buna benzer bir konuşma da 4 Mayıs 1989'da Şam'da verilen bir iftar yemeğinde tekrarlandı. Metin için bkz. Foreign Broadcast İnformation service, Yakın ve Güney Asya Bölümü (FBIS, NES.) 5 Mayıs 1989, S. 39-40

13- Bkz.: Syria: acountry study, Washington DC: Federal Research of the Division of the Library of Congress (Area Hendbook Series), 1988, s.41

14- Bkz.: A.R. Kelidar, "Suriye'de Devlet ve Din", A. Sınai ve a. Pollach'ın derlemesinde. The Syrian Arap Republic, New York: American Academic Associationfor Peace in the Middle East, 1976, s.51

15- Bkz.: Fuad Ajami, The Vanished Imam: Musa al-Sadr and the Shia of Lebanon, Ithaca, New York: Cornell University Press, 1986, s. 174; ve Kramer "Syrias Alavis and Shiism", M. Kramer (der.), Shiism Resistance and Revolution, Boulder, Colarado Westview Press, 1987, s. 247

16- Bkz.: an-Nahar'daki konuşması, 7 Temmuz 1973

17- Şii-Filistin ilişkilerini "The Palestinien Shiite War in Lebanon" adlı makalemde derinlemesine tartıştım. Third World Affairs, 1988, Londra: Third World Foundation for Social and Economic Studies, s. 77-89

18- Huseyni ile röportajım, Temmuz 1987

19- Bkz.: İran eski İçişleri Bakanı Ali Ekber Muhteşemi ile 25 Şubat 1989'da Paris'te, al-Mustaqbel'de yapılmış röportaj. Muhteşemi'nin Şam'da büyükelçi olduğu dönemlerde, 1982'de Hizbullah'ın doğmasını kişisel olarak desteklemesinden bu yana Emel ile sürekli kötü ilişkileri olmuştu. Bununla beraber İranlı liderler arasında Berri ile uzlaşmak isteyenler de yok değildir. Muhteşemi'nin hükümetten uzaklaşması belki de Emel'e karşı yeni uzlaşma zeminleri sağlayacaktır.

20- Hizbullah'ın doğuşu konusunu ayrıntılı bir biçimde şu çalışmamda işledim: "Ideolohy and Practise of Hizb-ul-lah: Islamization of Leninist Organizational Principles" Middle Eastrern Studies (gelecek sayı).

21- Bkz.: al-Ahd (Hizbullah'ın gizli yayın organı, Lübnan) 140, 29 Cemaüzü's-Sani, 1407 Hicri, s.2

22- A.e.g., s. 8

23- Suriye'nin tutumu için bkz.: FBIS'taki Şam Radyo İstasyonu yorumu. Kasım 1989, s. 47-48; ve Al-Baath,  5 Kasım 1989

24- Bkz.: Kayhan, 30 Ekim 1989, zikredilen yer, FBIS, Yakın Doğu ve Güney Asya,7 Kasım 1989, s. 67

25- Bkz.: Cumhuriye İslami, 8 Kasım 1989, zikredilen yer, FBIS, 8 Kasım 1989, s. 13

26- Tahran Üniversitesindeki hutbenin tamamı için bkz.: FBIS Yakın Doğu ve Güney Asya, 20 Kasım 1989, s. 42-44

27- Bkz.: Al-watan al-Arabi, 24 Kasım 1989. Bu Irak yanlısı derginin geçmişte Lübnan'daki Hizbullah'ın eylemlerini Suriye ile irtibatlandırdığı hatırlanmalıdır.