Sudan’da Bildik Senaryo

Ahmet Emin Dağ

Sudan'da güneydeki ayrılıkçı Hıristiyanlarla 21 yıllık iç savaşı sona erdiren ateşkes anlaşması 2002 yılında imzalandığında ülkede sağlanacak huzur ortamı sayesinde büyük bir kalkınma döneminin başlayacağı hayalleri kuruluyordu. Söz konusu ateşkes ve barış süreci, ülkedeki seferberlik havasını sona erdirecek, bulunan petrol sayesinde katlanan gelirlerle birlikte Sudan, bölgenin en önemli ekonomik atılımlarından birini gerçekleştirecekti. Sudan, güneydeki Ayrılıkçı Hıristiyanlarla altı yıllık bir geçiş dönemi ardından bölgede bağımsızlık referandumu yapılması konusunda anlaşmıştı. Bunun Sudan açısından anlamı 21 yıldır başını ağrıtan bir sorundan istemeden de olsa parçalanarak kurtulmaktı.

Ama Sudan'ın belki de fazla hesap etmediği yeni bir sorun bu kez batı eyaletlerinde patlak verdi. Güneyin bağımsızlık elde ettiğini müjdeleyen anlaşmadan birkaç ay sonra 2003 yılı başlarında bu kez Sudan'ın batı eyaleti Darfur'da isyan başladı.

Başlarda olayların boyutu küçüktü. Ama sonradan beşeri zayiatın artması ve uluslar arası aktörlerin devreye girmesiyle birlikte Darfur sorunu bambaşka bir biçim almaya başladı.

Darfur Neresi?

Darfur eyaleti, Sudan'ın devasa çöl ve çorak arazilerinin batı kesiminde 510 kilometrekare toplam alanı bulunan altı milyon nüfuslu bir bölgedir. İdari olarak üç ayrı bölgeye (Kuzey, Orta ve Güney Darfur) ayrılmış olan Darfur eyaletinde nüfusun tamamı Sünni Müslümandır. Nüfusun yüzde 75'i kırsal bölgelerde tarımla, yüzde 15'i hayvancılıkla geçinirken, kalan küçük şehirli kesim ise eyaletteki üç büyük kentte toplanmıştır.

Daha önceki dönemde idari olarak Mısır'a bağlı olan bölge, çok kısa bir süre (1898-1916) yerel lider Ali Dinar'ın öncülüğünde bağımsız ve kabilevi federasyona dayanan bir İslam devleti olmuştur. Mısır ve Sudan'daki Osmanlı idaresi boyunca Darfur bölgesindeki kimi yerel kabileler Türklere karşı savaştıysa da, bağımsız Darfur yönetimi özellikle Birinci Dünya Savaşı sırasında hilafet merkezi olarak saygı duyduğu Osmanlının yanında yer almıştır. İngiliz kontrolündeki Sudan genel valiliğini kızdıran bu durum, Darfur'un 1917 yılında Sudan sınırlarına katılması ile sonuçlanmıştır. Sömürge yönetimi altında farklı kabilelerin iskanına sahne olan ve demografik bir dönüşüm sürecine maruz kalan bölge önceki tarihlerdekinden daha yoğun bir kabile savaşları dönemine girmiştir.

Yer altı zenginlikleri yönünde çok zengin sayılmayan Darfur'da güneydoğu bölgesinde çok az petrol, Hofrat el-Nahas ve Bahre'l-Gazal bölgelerinde bakır madenleri bulunmaktadır. Değişik bölgelerde kaya tuzu elde edilmektedir. Bölgede yüzde 14 oranında metal içeren silikat ve karbonat madenleri bulunmaktadır.

Sosyal yapı

Darfur'da kabilevi bağlar ve ilişkiler günlük yaşamın olduğu kadar siyasal yaşamın da en temel unsurları. 1956 yılında bağımsızlığını elde etmesinden bu yana art arda gelen zayıf Sudan hükümetleri, devasa toprakları, özellikle sınır bölgelerinde savunmak için yerel kabileleri kullanmıştır. Kabilelerle yapılan anlaşmalar, onlara kendi bölgelerinde belirli bir özerklik sağlarken hükümetlere sadakatlerinin de garantisi olmuştur. Hükümete sadık bu kabilelerin en önemlileri; Te'ayişe, Hebbaniye, Beni Hülbe, Ruzeygat, Mesiri ve Ma'alya kabileleridir.

Hükümete sadakati zayıf olan Afrika yerlisi kabililer ise; Fur, Zagave, Messalit, el-Berti, el-Tama, el-Burhag ve Gulate kabileleridir. Söz konusu kabilelerin bölünmüş akrabaları komşu ülkeler Çad ve Orta Afrika Cumhuriyeti'nde yaşadığından, bu sınır boylarında oldukça karmaşık bir ilişkiler ağı gelişmiştir.

Aşiret anlayışının güçlü ama ekonomik kaynakların kıt olduğu bölgede çok eski dönemlerden bu yana toprakların paylaşımı, otlak arazilerin kullanımı ve yerel kaynakların bölüşümünden kaynaklanan kabileleler arası gerilim her zaman varolmuştur. Arap kökenli kabilelerin büyük bölümü göçmendir. Bunlar kurak mevsimlerin başlamasıyla ekili alanlara göç etmektedir. Bu göç trafiği yazılı bir takım yasalar yerine kabileler arası varolan centilmenlik anlaşmalarına göre yürütülmektedir. Kuraklığın fazla olduğu ya da mahsullerin beklenenden az olduğu dönemlerde gerilim ve çatışmalar kaçınılmaz hale gelmektedir. Geçmişte bu tür çatışmalar, kabile meclislerinin toplanmasıyla büyümeden halledilmiş ve devletin müdahalesi olmadan etnik ya da kabilevi bir çatışmaya dönüştürülmemiştir.

Bugünkü çatışmalarda baş rolü oynayan Fur kabilesi ile Arap kabileler arasındaki en önemli çatışma son olarak 1989 yılında patlak verdi. Ancak bu çatışmalar çok geçmeden anlaşmayla sonuçlandırıldı. Yine ayrılıkçı Messaliye kabilesi ile hükümet arasındaki son çatışmalar 1998 yılında patlak verdi. üç yıl süren olaylar ardından Messaliye kabilesinin önemli bir kısmı akrabalarının yaşadığı Çad'a sığındıysa da varılan anlaşmayla bir bölümünün geri dönmesiyle sorun tatlıya bağlandı.

Yukarıda işaret edildiği gibi tüm risklerine rağmen aşiret geleneğinin devlet tarafından korunmasının en temel sebebi, devasa arazilerin, zayıf merkezi hükümet güçleri ile korunmasında karşılaşılan zorluktur. Bu zaafiyet de ister istemez bölgede silahlı kabile geleneğinin sürmesinde etkili olmaktadır. Hatta bu kabilevi gücü kendi lehine kullanan Sudan hükümetleri, güneydeki ayrılıkçı hareket John Garank liderliğindeki Hıristiyan milislerin bölgeye sızmasını önlemek için Arap kabileleri bizzat silahlandırarak mobilize etmiştir.

Darfur'da Çatışan Muhalif Silahlı Hareketler

1. Sudan Kurtuluş Ordusu (Arb; Ceyşu Tahriri Sudan, İng; Sudan Liberation Army =SLA)

Bölgedeki çatışmalara en yoğun katılan örgüttür. Sudan Özgürlük Cephesi (Cephetü Tahriri Sudan) adlı grubun silahlı kanadı olan SLA'nın başkanlığını genç Sudanlı bir avukat olan Abdulvahid Muhammed Nur yapmaktadır. Fur kabilesine bağlı olan Nur liderliğindeki cephenin komutanları arasında daha önce Sudan ve Çad ordularında komutanlık yapmış çok sayıda kurmay subaylar bulunmaktadır. Hareket bildirilerinde bölgedeki geri kalmışlık, ihmal ve ikinci sınıf muamele vurgularını kullanırken, bölge için genişletilmiş bir özerklik çağrısı yapmaktadır. Sudan'daki idari yapının mevcut İslami yöneliş yerine, yeniden yapılandırılmasını isteyen hareket, merkezi hükümetin ırkçı ve ayrımcı siyasetinin bölge halkına silahlı seçenek dışında bir seçim bırakmadığını savunmaktadır. Temel fikir olarak etnik ve kabilevi bir ideolojiye sahiptir. Batılı ülkeler, İsrail ve güney Sudan'daki ayrılıkçı Hıristiyan hareket ile irtibat halindedir.

2. Adalet ve Eşitlik Hareketi (Arb; Hareketü'l-Adale ve'l-Musavat, İng; Justice and Equality Movement =JEM)

Halen Londra'da ikamet etmekte olan, Zagava kabilesi mensubu Halil İbrahim adlı bir tıp doktorunun liderliğindeki hareketin askeri operasyonlarını, eski subaylardan Ticani Salim Derru yönetmektedir. Halil İbrahim, 1989 yılından sonraki İslamlaşma süreci boyunca  Sudan'da iktidarda bulunan Kongre Partisi'nin bir üyesi ve Darfur eyaleti Sağlık Bakanlığı görevini yürütmüştür. Etnik ve idari konularda hükümetle ayrı düşmüş ve 2003 yılı Mart ayında JEM'i kurduğunu ilan ederek muhalefete geçmiştir. İlk bildirisini Londra'dan İngilizce olarak yayınlamıştır. İslami geçmişinden kurtulmaya çalıştığı izlenimi veren Halil İbrahim'in son dönemlerde laik eğilime yöneldiği gözlenmektedir. Söylemindeki İslami unsurları azaltan JEM hareketi, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrıldığı yeni bir Sudan devleti kurulmasını savunarak, tamamen bölgesel ve etnik bir söyleme sahiptir. Darfur olaylarının başladığı günlerde Londra'da bir açıklama yapan İbrahim, Sudan'da bugüne kadar gelen 12 devlet başkanının tamamının kuzeyli olduğunu hatırlatarak, güneylilere ve Darfurlulara imkan vermeyen mevcut yapının, oligarşik anlayışın en büyük göstergesi olduğunu savunmuştur. Liderinin İngiltere'de yaşaması ve bildirilerini bu ülkeden yayınlaması, dışarıdan kontrollü olduğu yönündeki iddiaları güçlendirmektedir.

3. Federal İttifak Partisi (Arb; Hizbu't-Tahalüf el-Federali=HTF)

Batı Sudan'daki Fur kabilesine mensup olan ve halen Londra'da yaşayan Ahmed İbrahim Dureyc liderliğindeki hareket, İslami söylemden tamamen uzak bölgesel ve etnik kaygıları öne alan muhalefet yürütmektedir. Çatışmalardaki payı oldukça düşüktür.

Sudan hükümeti olaylarda Hasan Turabi liderliğindeki Halk Kongresi Partisi'nin (Arb; Hizbu'l-Mu'tamari eş-Şa'bi, İng; Popular Congres Sudan=PCS) olayların büyümesinde rolü bulunduğunu söylerken, Turabi ve yardımcıları Darfur halkının taleplerini haklı bulmakla birlikte bölgedeki silahlı olayları tasvip etmediklerini defalarca yinelemiştir. üç yıl öncesine kadar hükümet ortağı oldukları dönemde uygulanan Darfur politikalarında fazla bir değişiklik olmadığı halde Turabi'nin şimdilerde Darfurlu kabileler tarafında görünmesi, tamamen mevcut hükümete yönelik siyasal yıpratma ve propaganda çalışmaları ile açıklanmaktadır. JEM hareketiyle bağları bulunan Turabi ve ekibi, bu bağlantıyı inkar etmemekle birlikte sıcak çatışmalara dahil olmadığını özellikle vurgulamaktadırlar. Turabi ve grubunun söz konusu olaylardaki rolü, kışkırtıcılıktan ziyade, bu olayları iç politik bir kazanıma dönüştürme çabası olarak yorumlanabilir.

Önemli bir kısmı İslami akımlardan ayrılma olan yukarıdaki Darfur gruplarının kimi etnik, kimi fikri kimi de bölgesel gerekçelerle kendilerini farklı çizgilere getirmişlerdir. Sudan'daki İslami hareketin terkibinden ve sosyal tabanından kaynaklanan bu sorunlar, başlardaki İslam kardeşliği vurgusunun zaman içinde zayıflayarak yerini etnik, kabilevi ve bölgesel bağlara bırakmasından doğmuştur.

Yine aynı şekilde Güney Sudan'daki ayrılıkçı Hıristiyan hareketi Sudan Halk Kurtuluş Ordusu (Sudan People Liberation Army=SPLA) ile yukarıdaki hareketlerin hemen tümü arasında belli oranda bir irtibat ve farklı düzeylerde işbirliği olduğu bilinmektedir. Merkezi hükümetin zayıflatılması konusunda işbirliği yapan tüm bu gruplar, farklı gündemleri olmakla birlikte bu ortak hedefte buluşabilmişlerdir.

Cancevid

Üç farklı kelimenin (Can=adam, cev=silah taşıyan, vid-cevvad=soylu at) birleşmesiyle oluşan ve "silahlı süvari" anlamına gelen Cancevid, Hükümet yanlısı Arap kabilelerinden seçilen savaşçılara denmektedir. Çoğunlukla göçmen olan Mahaliye, Celul, Te'ayişe, Hebbaniye, Beni Hülbe, Zureygat, Mesiri ve Ma'alya  kabilelerinden seçilen ve sayılarının birkaç bin olduğu tahmin edilen milisler öteden beri bölgede kabilevi çıkarların yanı sıra, merkezi hükümetin otorite kurmasına yardımcı olmaktaydı. Liderliğini Mahaliye kabilesinin lideri Musa Hilal yapmaktadır. Koruculuk sistemine benzeyen bu sistemde merkezi hükümetin ulaşamadığı noktalarda Cancevidler özellikle güneydeki Hıristiyan ayrılıkçılara karşı kullanılmıştı. Ancak milislerin her hareketi kontrol edilemediğinden, bu grupların kırsal bölgelerdeki başı bozuk eylemleri sebebiyle hükümet büyük bir zan ve töhmet altında kalmıştır. Ayrılıkçıların yanı sıra bunların bulunduğu bölgelerdeki kasaba ve köylere de saldıran Cancevidlerin binlerce sivil insana zarar verdiği bilinmektedir. Etnik sebeplerin yanı sıra Cancevidlerin Afrikalı kabilelere saldırısında bir diğer sebep, göçmenlerin yararlandığı meraların ve su kaynaklarının giderek azalmasıdır. Zira Cancevidlerin mensup olduğu kabileler büyük oranda çobanlıkla geçimlerini sağlamakta ve azalan imkanlar, onların ayrılıkçı Afrika kabilelerinin elindeki kaynaklara yönelmelerinde teşvik edici olmaktadır.

Hükümet her ne kadar Afrika yerlilerine karşı savaşan Cancevid milislerini "hırsız ve haydutlar" olarak nitelendirse de, bu Arap kabilelerin Hartum'dan destek aldığına kuşku yok. Arap kabilelerden toplanan savaşçılardan oluşturulan bu milislerin doğrudan doğruya Sudan Devlet Başkanı Yardımcısı Ali Osman Muhammed Taha'dan direktif aldığı ileri sürülmektedir. Sudan'a yakın kaynakların belirttiği gibi, Sudan hükümetinin bölgede 90 bin kişilik ordu birliklerinin söz konusu güvenlik probleminde yetersiz kalması, Darfur yerlilerinden oluşan milis güçlerinin oluşturulmasını zorunlu kılmıştır.

Olayların başlangıcı

2003 yılı başlarında SLA ve JEM'e mensup bir grup isyancı, hükümete ait büro ve kurumlara saldırdı.

İsyancıların başlıca iki gerekçesi vardı:

1.            Merkezi hükümet bölgeyi ihmal ediyor ve bölgede sosyo-ekonomik göstergelerin kötüleşmesine karşı önlemler almıyor.

2.            Mevcut Hartum hükümeti, Araplar ile bölgedeki Afrika kabileleri arasında ayrımcılık yaparak, iki taraf da Müslüman olduğu halde Afrika kabilelerine ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılıyor.

Bölgenin gündeme gelmesine yol açan çatışmalar üç farklı eksende gelişti. Birincisi resmi hükümet güçleri ile isyancılar arasında; ikincisi hükümet yanlısı Cancavid milisleri ile Afrika yerlisi sivil halk arasında; üçüncüsü de bölgedeki silahlı grupların (Cancevid milisleri ve isyancılar) kendi arasında. Hangi aktörler arasında olursa olsun değişmez bir sonuç varsa o da; yaşanan çatışmalarda en fazla mağdur olan tarafın Müslüman sivil unsurlar olduğudur.

2003 yılı Nisan ayında Darfur'un başkenti el-Feşer havaalanına saldıran SLA militanları çok sayıda uçağı tahrip ederek, hükümete milyonlarca dolarlık zarar verdi.

Çatışmaların diğer yoğunlaştığı yer ise Nube dağları ve Yukarı Nil'in batı kesimleri oldu. Bölgedeki tüm hükümet binaları saldırıların hedefi oldu. Bu bölgede hükümet 1990'lı yılların başından itibaren yerel kabilelerin ayaklanmaları ile uğraşmaktaydı. Ama, boyutları ve yıkımı bakımından hiçbir zaman bu boyutta bir kriz olmamıştı.

Olayların ayaklanma biçimine dönüşmesi, Sudan yönetimini askeri önlemlere ağırlık vermeye itti. Bölgede insani bir sorun olduğuna kuşku yoktu.  Ancak ayaklanan grupların Batılı ülkelerle geliştirmiş olduğu ilişki, Hartum yönetiminin bu gruplara kuşkuyla bakmasında belirleyici oldu. Bundan dolayı Beşir yönetimi, Darfur'daki kabile isyanlarının daha önceki yıllarda yaşanan isyanlardan farklı hedefler güttüğüne inanmaktaydı. Bu gruplara ait bildirilerde sorunun insani boyutundan ziyade Darfur'daki soruna çözüm yolunun Sudan'dan ayrılma ya da ayrıcalıklı federasyon olarak gösterilmesi merkezi hükümetin savunma reflekslerini harekete geçirmiştir.

Bu nedenle hükümet resmi güçlerinin yetersiz kaldığı bölgelerde Cancevidler silahlandırılarak, isyancı kabililer üzerine saldırtıldı. 2004 yılı başlarına kadar içten içe yaşanan bu olaylar, beşeri kayıpların dikkat çekici boyutlara ulaşması üzerine dünyanın gündemine girmeye başladı. Sudan yönetimi krizin başladığı günden bu yana sorunun daha  çok asayiş yönüyle ilgilenip güvenlik problemi olarak gördüğünden, yaşanan insani dıramın oluşmasında pay sahibi oldu. İsyancı kabililer de ortada varolduğunu söyledikleri ayrımcılığı doğrudan hükümetle görüşmek yerine silahla çözümlemeye kalktıkları için yaşanan beşeri kayıpların suçuna ortak olmuşlardır.

Barış Arayışları

Hükümet ile çatışan gruplar arasındaki ilk ciddi barış girişimi 2004 yılı Mart ayında başladı ve Nisan ayında bir ateşkes anlaşması yapıldı. SLA lideri Nur ile güneydeki ayrılıkçı lider John Garank'ın Nisan 2004 tarihinde Eritre'de buluşmaları, o sıralarda yeni yeni başlayan barış çabalarına önemli bir darbe vurmuştur.

Batıda yoğun bir medya propagandası ile başlayan insani müdahale baskıları Temmuz 2004 tarihinde ABD Dışişleri Bakanı Colin Powel ve hemen ardından BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın bölgeye ziyaretleri ile yeni bir boyut kazanmıştır. Her iki yetkili de Sudan yönetimi ile yaptıkları görüşmelerden olumlu izlenimler edinerek döndüklerini belirtmelerine rağmen sonraki günlerde yaptıkları açıklamalarda Sudan yönetimini tek yanlı uzlaşmazlıkla suçlamışlardır. İsyancılarla dayanışma ve gövde gösterisi şeklinde organize edilmesine özen gösterilen bu ziyaretler ve ardından yapılan açıklamalar, Sudan yönetimini uluslar arası platformlardan uzaklaştırarak, izole etmeye dönük bir çaba olarak yorumlanmıştır.

Çok geçmeden toplanan BM Güvenlik Konseyi Darfur'la ilgili aldığı kararda (1556 Sayılı Karar), Sudan yönetiminden Cancevid milislerini 30 gün içinde silahsızlandırmasını istemiştir. Aynı kararda ayrılıkçı milislerin engellenmesine yönelik ciddi bir kararlılık ortaya konmaması Sudan yönetimi tarafından eleştirilerek karar reddedildi. Ancak sonraki günlerde Sudanlı diplomatlar, gerekli adımların atılacağını belirterek BM ile arasında gerilim istemediğini belirtmiştir.

Sudan'ın güney bölgelerini kopararak bu topraklarda Hıristiyan bir devlet kurmayı başaran Garank ile bölgeye giden Amerikalı senatörlerin görüşmesi sırasında Darfur'a 5 bin Hıristiyan milisin barış gücü askeri olarak yerleştirilmesi önerisi de Hartum hükümeti tarafından reddedildi.

Temmuz ayında hükümet ile ayrılıkçı hareketler arasında Etiyopya'da yapılan barış görüşmeleri, isyancıların kendileri silah bırakmaya razı olmadıkları halde, Cancevidlerin silahsızlandırılması konusundaki ısrarlarının Sudan yönetimi tarafından reddedilmesi sonucu başarısızlıkla sonuçlandı.

Sudan yönetimi Afrika Birliği tarafından bölgeye gönderilecek 100 kişilik bir ateşkes gözlem ekibinin barışın gelmesine yeteceğini savunurken, Arap Birliği Örgütü, Sudan'ın tezlerine destek vererek, bölgeye uluslar arası bir barış gücü askeri göndermenin gereksiz olduğunu duyurdu.

Devlet Başkanı Ömer El-Beşir 6 Ağustos 2004 tarihinde yaptığı açıklama ile bölgedeki sosyo ekonomik dengeleri iyileştirmek için hükümet olarak gerekli adımların atılacağı sözünü verirken, asayişi bozduğu tespit edilen Cancevid milislerinin tutuklanmaya başladığını duyurdu. Sudan Adalet Bakanı da 30 milisin yargılanmak üzere mahkemeye sevk edildiğini belirterek, daha önceki gözaltılarla birlikte değişik yasa dışı işlere ismi karışan milislerin cezasız bırakılmadığını savundu.

Afrika Birliği tarafından yapılan açıklamada da, iki taraf arasındaki barış görüşmelerinin Ağustos 2004 sonundan itibaren Nijerya'da başlayacağı belirtilse de, Batılı ülkelerin ambargo tehditlerinin geri çekilmemesi barışın kolay olmayacağını göstermektedir.

Beşeri Kayıplar

Yaşanan çatışmalardaki ölü ve mülteci sayılarına ilişkin rakamlar birbirinden oldukça farklılık arz ediyor. Ölü sayısı konusunda 3 bin ile 50 bin arasında değişen birbirinden farklı tahminler yapılırken, yerinden edilen ya da mülteci konumuna düşen sivillere ilişkin olarak da 600 bin ile 1 milyon 200 bin arasında değişen rakamlar telaffuz edilmektedir. Sudan hükümeti ise çok daha düşük rakamları telaffuz etmektedir. Bölgedeki çatışmalar sebebiyle sağlıklı sayım yapmak mümkün değil. Dolayısıyla hangi rakamların doğruya daha yakın olduğunu tahmin etmek şu aşamada mümkün olmasa da, tarafların kendilerine uygun olanını seçtiğini söylemek mümkün. Nitekim Uluslar arası Kriz Grubu, ölü sayısının "binlerce" olduğunu söylemekle yetinirken yerinden edilenlerin 830 bin kişi olduğunu bildirmiştir.

Sayı ne olursa olsun olayların büyük bir sivil felakete dönüştüğüne kuşku yok. Ancak söz konusu kayıpların üstülü örtülü biçimde tarafların işine geldiğini söylemek de mümkün. Batılılar ve isyancı gruplar, bu kayıpları Sudan üzerindeki baskılarını artırmak için fırsata dönüştürürken, Sudan yönetimi de diğer eyaletlere gözdağı olduğuna inanmaktadır. Böylece kayıplar sebebiyle Sudan üzerindeki uluslar arası baskılar giderek yoğunlaşırken, oluşan ortam, değişik ülkelerin farklı gayelerle söz konusu sorunu kullanmalarına uygun zemin oluşturmaktadır.

ABD ve Batılıların tutumu

Bu aşamada sorunun uluslar arası bir probleme dönüşmesinde Batılıların tutumunun önemli bir rol oynayıp oynamadığı sorusu gündeme gelmektedir.

Hemen bütün araştırmacıların üzerinde ittifak ettiği bir konu varsa o da; Batılı ülkelerin Darfur'daki soruna yaklaşımlarının iyi niyetten ve çözüm aramaktan uzak olduğudur. Darfur'u ve Darfurluları korumaktan öte, Sudan'ın sınırlarını yeniden çizmeye ve güneyde yeni doğmakta olan Hıristiyan devleti güçlendirmeye dönük kapsamlı stratejilerin bir parçası olduğu izlenimi güçlüdür. Bu yönüyle Batılı ülkelerin "insani felaket" sloganları sahte gözyaşları sorunun çözümünden ziyade, kronikleşmesine sebep olmuştur. BM Güvenlik Konseyi'nde 30 Temmuz 2004 tarihinde alınan kararın ABD'nin Sudan'a yönelik stratejik hedefleri ile örtüştüğü ortadadır. ABD, söz konusu yasal (!) süreç sayesinde Irak'a karşı uyguladığı benzer izolasyon ve ambargo politikalarını Sudan'a da uygulayarak bu ülkeyi ileride kolay yutulur bir lokmaya dönüştürmeye çalıştığı izlenimi vermektedir. Nitekim barış konusunda önemli bir adım olarak lanse edilen BM kararı ciddi çelişkiler barındırmaktadır:

1.            Sudan'a bölgedeki çatışmaları durdurma ve Cancevid milislerini silahsızlandırma konusunda 30 günlük süre verilmesi sanki olayların tek sorumlusunun Sudan hükümeti olduğunu ima etmektedir. Oysa çatışmalar ilk defa ayrılıkçı Afrikalı gerillaların Mürre dağından organizeli biçimde saldırılarıyla başlamıştı. Sudan hükümetine Arap milisleri durdurması baskısı yapılırken, Afrikalı milislere en ufak bir işaret yapılmamış olması, çatışmaların tek yanlı olarak sürdürülmesinin istendiğini gösteriyor.

2.            Sudan, çatışmaları durduramaması halinde (ki bu mümkün görünmüyor) baskılar devam edecek ve uluslar arası toplumdan tamamen izole edilecektir.

3.            Sudan'dan silahları toplaması istenirken, komşu ülkeler ve Batılı silah tacirlerinin bölgeye dönük silah kaçakçılığının durdurulmasına yönelik hiçbir girişim başlatılmaması, bölgenin aslında tam bir silah pazarı olduğunu bilen Batılıların iki yüzlülüğü olarak görülmelidir.

4.            Sudan'ın giderek izole edilmesi, mevcut yönetimi daha da radikalleştirecek ve çatışmaları değişik boyutlara taşıyacaktır. Yine uluslar arası güç adı altında İngiliz  ya da ABD askerlerinin Darfur'a yerleşmesi gerilimi tırmandıracak ve Darfur'un kopuşunu hızlandıracaktır.

5.            Batılılar, tıpkı Irak'ın işgal sürecinde olduğu gibi, tek yanlı kararlarla sonunda bölgenin işgalini getirecek bir politika izliyorlar.

Batılıların hedefleri

Yukarıdaki amaçlara ilave olarak genel anlamda Batılıların Darfur sorunundaki tutumları şu amaçları akla getirmektedir:

1.            Yıllarca süren kargaşa boyunca ayrılıkçılara lojistik destek vererek güney eyaletlerini koparmayı başaran Batılılar, ülkenin Batı kesimini de kopararak Sudan'ı parçalamak istiyor.

2.            İslamlaşma sürecine sekte vurularak yönetimin zayıflatılması ve Batının çıkarlarına tehdit oluşturmayan bir yönetim getirilmesi.

3.            Batılılar için köktenci düşüncenin kaynağı olarak görülen Arap dünyasının Afrika içlerinden kenar bölgelere itilmesi.

4.            Güney Sudan'da beş yıl sonra kurulacak olan Hıristiyan devletin lojistik olarak güçlendirilmesi, pazarlık şansının yükseltilmesi.

5.            Diğer Arap ülkelerine, Batılılara karşı politikalarında gözdağı vermek.

6.            Sudan'daki İslamcı yöneliş sebebiyle bölgeyi merkez edinen birçok İslami cemiyet ve kuruluşun Afrika'ya yönelik çalışmalarını zayıflatmak. Bu çerçevede İslami örgütlerin önünü keserek misyonerlerin işini kolaylaştırmak.

7.            İslam aleminin güneybatı ucunun kuşatılması.

İsrail'in Rolü

Darfur'daki olaylarda, bölgedeki müttefikleri aracılığı ile İsrail'in de önemli oranda rolü olduğu gözlenmektedir. Sudan'ın yıpratılmasını Eritre ve Kenya gibi müttefiklerinin güçlenmesi için önemli bir adım olarak gören İsrail, bölgedeki bazı hareketlerle doğrudan doğruya görüşmeler yürütmektedir. Örneğin, Federal İttifak Partisi siyasi büro üyesi yedi üst düzey yöneticinin, Başkan Yardımcısı Şerif Harir'in, İsrailliler ile Darfur'daki silahlı grupları bir araya getiren ve Eritre tarafından düzenlenen toplantıya katılmasını protesto ederek partiden 2004 yılı Ocak ayında ayrıldıklarını açıklamışlardı. Bu üyelerden biri olan Sadık Harun'un verdiği bilgilere göre, söz konusu toplantıda Eritre üzerinden bazı İsrail silahlarının Darfur'daki isyancılara ulaştırılması konuşulmuştu. Yine bölgede İsrail uydusu bir ülke olması, Arap aleminin kuşatılması, Nil'deki su kaynaklarına yakınlaşarak hakim olma ve Mısır'ın sıkıştırılması gibi eskiden beri uygulanan temel politikalarda işlevsel bir rol oynayacaktır.

Çözüm Önerileri

-                      Sudan hükümeti, uluslar arası arabulucular gözetiminde yapılacak bir barış sürecini başlatmayı kabul ederek, ateşkesin denetimi için İslam ülkelerinden ya da Afrika ülkelerinden barış gücü askerlerinin Darfur'a yerleştirilmesini önerebilir. Yine Hartum hükümeti, sivillerin zarar görmemesi için her türlü silahlı operasyonu durdurma kararlılığını göstermeli ve adı sivil katliamlarına karışmış olan milisleri cezalandırmalı. Bölgeye insani yardımın ulaşması için gerekli kolaylıkları göstermeli ve kaçanların geri dönüşü konusunda uygun zemin hazırlamalı. Zarar görenlere tazminat ödemeli.

-                      İsyancı taraflar da derhal ateşkese uyarak, gerilimi tırmandıracak her türlü davranıştan kaçınmalı. Bölgeye giden yardım görevlilerine ve kuruluşlara saldırı düzenlemeyecekleri konusunda kesin kayıt koymalı. Yaşandığını söyledikleri ayrımcı uygulamalar konusunda silahlı çözüm yerine, hükümetle masaya oturmayı tercih etmeli. Batılı ülkelerin piyonu imajı verecek ilişkilerden özenle kaçınmalı.

-                      Uluslar arası toplum, ABD'nin çıkarlarına hizmet etme şeklinde anlaşılacak baskılardan vazgeçerek bölgede kalıcı bir barış için BM dışında bir barış platformu oluşturmalı. Bu konuda İslam Konferansı Örgütü, Afrika Birliği ya da Arap Birliği Örgütü daha aktif roller üstlenebilir. Bunun için söz konusu örgütlerin ABD'nin Irak krizinde yaptığına benzer şekilde, gerekirse BM'yi by-pass etmeleri istenmeli.