Sorumluluk Bilincinin Eyleme Yansıması

Rıdvan Kaya

Onlar ki, emanetlerine ve ahitlerine riayetkârdırlar! Ve yine onlar şahitliklerinde kaimdirler. (Vellezıne hüm li emanatihim ve ahdihim raun. Vellezîne hum bi şehâdâtihim kâimûn)” [Mearic Suresi, 70/32-33]

Yaptığımız işi neden ve nasıl yaptığımızın bilincinde olmamız; işimizde, eylemimizde bir düzen ve intizamın bulunması hiç şüphe yok ki, ziyadesiyle hassasiyet göstermemiz gereken hususlar arasındadır. Her işimizin, her eylemimizin bir amacının, hedefinin bulunması ve yapıp etmelerimizin bu hedefe münasip bir tarzda gelişmesi şart, aynı zamanda bu çerçevedeki tüm uğraşlarımızın söz konusu hedefin gerektirdiği ciddiyet ve özenle gerçekleştirilmesi ise elzemdir.

Düşünelim ki, ibadetlerimizi belli bir program ve disiplin içinde yaparız. Günde 5 kere, belirlenmiş vakitlerde ve topluca namazı ikame ederiz. Ve kabul olunması için namazların mutlaka vaktinde kılınması gerektiğini biliriz. Aynı şekilde her yıl Ramazan ayında yine muayyen vakitlerde oruç tutarız. Mesela, “uykudan uyanamadık” diye fecr vaktinden sonra sahur yapamayız. Ya da “Artık akşam sayılır, zaten çok acıktık” diyerek velev ki güneşin batmasına çok az bir zaman da kalsa henüz akşam olmamışken iftar edemeyiz. Yine haccın kuralları bellidir. Zilhiccenin 9. günü Arafat’ta vakfe yapmalısınız. Say için, Safa ile Merve arasında toplam 7 kere gidip gelmelisiniz ve Safa tepesinden başlamalısınız. Görüldüğü üzere tüm bu ibadetler bir düzen, bir program ortaya koymaktadır.

Müslümanların sadece tanımlanmış bu tarz ibadetlerle ilgili değil, hayatlarının bütününde bu perspektiften hareket etmelerinin lüzumu ve önemi tartışılmaz. Zaten salih ameller ve sahih örneklikler sergilenebilmesinin yolu da buradan geçer!

Düzensizlik, savrukluk, programsızlık Müslümanlara yakışmayan zaaflardır. Hayatın akışı içinde hangi aşamada ne yapması gerektiğini belirlememiş, yaptığını neden ve nasıl yapması hususunda kararlılık içinde olmayan insanlar savrulmaya amade ve rüzgâra göre istikamet değiştiren çer çöp konumuna düşmeye adaydırlar.

Oysa açıktır ki, yaptığımız işlerden verim elde etmeyi arzu ediyorsak, amellerimizin sonucunun bizlere ve ümmete hayır ve bereket getirmesini umuyorsak mutlaka iradi, hesaplı, programlı hareket etmek zorundayız.

Asli Zemin: İbadet Bilinci

Rabbimiz, insanın sorumlu olduğunu ve sorumlu tutulacağını bildirmiştir. Kıyamet Suresinin 36. ayetinde “İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder?” buyurmuştur.

Hayatı kulluk bilinciyle yaşayıp, her eylemi ibadet bilinciyle ifa etmek şiarımız olmalıdır. İnancımızı, kimliğimizi bölmeyen; bütüncül bir kavrayışla “Her şeyimiz âlemlerin rabbi Allah içindir.” dememiz emredilmiş müminler olarak tüm yapıp etmelerimizle ilgili olarak öncelikle sahih bir bakış açısı inşa etmek ve bu zemin üzerinde de salih ameller ifa etmek zorundayız.

Kuşkusuz hayatımızın da hayat içinde bütün yapıp etmelerimizin de mutlaka bir manası, hedefi vardır ve elbette sonuçları olacaktır.

Rabbimiz, kâinatı amaçsız yaratmamış, insanı da başıboş bırakmamıştır. Mülk Suresinin 2. ayetinde şöyle buyurmuştur: “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.

Ameller Bilinci Yansıtmalı!

Amellerimizin salih olması en başta sahih niyet gerektirmekle birlikte, ilave birtakım hususlar, gayretler de içerir. Tüm eylemlerimizi kuşatması gereken ibadet bilinci yapıp etmelerimizin mahiyetini belirlediği gibi, aynı zamanda onlara bir yön ve tarz da katar. Öyle ki, her ne yapıyorsak Allah için yapma bilinci ile ifa ettiğimiz, etmemiz gereken eylemlerimizi en güzel, kimliğimize en yakışır ve hedeflerimize ulaştırma açısından özenli ve ciddi bir tarzda yerine getirmek bu noktada belirleyici bir husustur. Yani özetle buna, yaptığımız işi güzel yapma sorumluluğu da diyebiliriz!

Yaptığımız işi, yapmamız gereken şeyi güzel yapmak mutlaka ciddiyet gerektirir, sorumluluk bilinciyle davranmayı şart koşar, mazeretçiliği, umursamazlığı reddetmeyi ve cehd, çaba, gayret sarf etmeyi gerekli kılar.

Taberani’de yer verilen bir hadiste ümmül müminin Aişe validemizden rivayetle Resulullah (s) şöyle buyuruyor: “Allah azze ve celle birinizin, yaptığı işi en iyi şekilde yapmasından memnun olur.”

Hadiste geçen “itkan” fiili bir işi sağlam ve hakkını vererek yapmak anlamına gelir. Ki, bu anlamıyla Kur’an-ı Kerim’de Rabbimizin bir sıfatı olarak da kullanılmıştır. (Neml, 27/88) “Sun’allahe ellezi etkane kulle şey’in” (Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır/yapısıdır.)

Yine Resul (s) bir hadisinde “ihsan” fiilini kullanarak buna işaret etmiş ve “Allah size her şeyde ihsanı emretti. (Savaşta) öldürürken (bile) güzel öldürünüz. Hayvanı keserken de güzel kesiniz.” buyurmuştur. İhsan genelde iyi ve güzel işler yapmak, ikramda bulunmak anlamına gelse de bu hadiste belirtildiği üzere işi iyi ve güzel yapmak anlamını da içerir.1

Küçük büyük demeden, yaptığımız işi en güzel biçimde yapabilmek öncelikle yaptığımız işin bilincinde olmayı, yapılması gerekene sıradan, usulen, adet yerini bulsun kabilinden değil, dört elle sarılmayı gerektirir. Bu her işimiz için geçerli bir kural olmakla birlikte bilhassa ortak İslami kimliğimizi yansıtma adına ve birlikte ortaya konan eylemlerimizle ilgili olarak çok daha elzemdir.

Her İş Önemli, Cemaat Kimliğiyle Yapılan İşler Çok Daha Önemlidir!

Hayat içinde rollerimiz, konumumuz, görevlerimiz değişmekle birlikte sürekli biçimde bir çaba içinde oluşumuz değişmez. Yeryüzünde, toplum içinde, ailemize ve kendimize karşı; kimliğimizden, konumumuzdan, mesleğimizden kaynaklanan görevlerimiz ve meşguliyetlerimiz bulunmaktadır.

Öğrenci, memur, esnaf ya da iş arayan olarak; aynı şekilde erkek, kadın genç ya da yaşlı olarak; baba, çocuk, hanım ya da genç kız olarak farklı pozisyon ve konumlarda değişen sorumluluklar, görevler üstleniriz.

Ve elbette bütün bu konum ve pozisyonların da üstünde bir Müslüman olarak her durumda, kesintisiz biçimde Rabbimizin bize yüklediği emri bil maruf ve nehyi anil münker görevini, yani vahye şahitlik etme, hakkı tebliğ ve davet görevini bihakkın yerine getirmekle mükellefiz. Ne zamana kadar? Ta ki, ölüm gelip bizi bulana kadar!

İşte bu vazifemizi nasıl yaptığımız, ne şekilde yerine getirdiğimiz bizim niteliğimizi, tutarlılığımızı, ciddiyetimizi belirler. Allahu Teâlâ’nın razı olacağı kul olma bilinciyle hareket edenler doğaldır ki, yaptıkları işi Rablerinin razı olacağı şekilde yaparlar. Ve müminler sahih, güvenilir iş yapma tarzlarını süreklilik içeren bir tutuma dönüştürürler.

Her ne olursa olsun, yapmamız gerekeni en güzel şekilde yapmak şiarımız olmalı, işi kenarından tutmak değil, layıkıyla ifa etmek hedeflenmelidir. Neden? Çünkü Müslümana bu yakışır! Kalıcı manada hayır üretmek, örneklik oluşturmak, başka insanların da peşinden gideceği, takdir edeceği, özeneceği kişilikler, tarzlar, kurumlar inşa etmek ancak bu şekilde mümkün olur.

Yani yaptığımızı güzel yapmalıyız. Baştan savma, dostlar alışverişte görsün kabilinden iş yapmamalıyız. Adet yerini bulsun mantığıyla yapılan işler ile sorumluluklarımızın ifasının aynı anlama gelmediği bellidir. Öyleyse yakışanı yapmalı ve yakışacak şekilde yapmalıyız. Bu her ne olursa olsun!

Öğrencilerimiz okulu elbette kutsamamalı, hayatının merkezine koymamalı ama başarılı öğrenciler olmak için çalışmalıdırlar! Eğitim döneminde geçen yılları güçlü, nitelikli bir birikime dönüştürmek için çaba sarf etmelidirler. Öğretmenlerimiz, muhatabı olan öğrencileri sadece İslami kimlik ve bilgiler doğrultunda yetiştirmekten sorumlu olmadıklarını, onları edebiyattan matematiğe, tarihten bedene kadar hangi alanda eğitme sorumluluğu üstlenmişlerse bunu da layıkıyla yapmakla mükellef olduklarını unutmamalı, tabi ki bunu yapabilmek için de işlerine önem vermeli ve kendilerini sürekli biçimde geliştirme çabası içinde bulunmalıdırlar. Ticaretle uğraşan kardeşlerimiz ticaretlerini güzel yapmalı, insanları mağdur etmemelidirler. Ev hanımları evlerine özen göstermelidirler.

Kısacası her neyle meşgulsek o işi layıkıyla, sorumluluk bilinciyle ifa etmeli; hem kendimizle çelişmeyen, tutarlı kişilikler geliştirmeli ve bunun doğal sonucu olarak da insanlara Müslümanların ciddi, güvenilir, nitelikli şahsiyetler oldukları mesajını fiilen iletmeli, özetle güzel örneklikler sergilemeliyiz.

En az şahsi düzlemde sahip olduğumuz bu hassasiyet ve ihtimam kadar ve hatta ondan çok daha fazlasını ise İslami şahitlik vazifemiz çerçevesinde yaptığımız işler konusunda ortaya koymalıyız. Neden? Çünkü İslami sorumluluğumuzu kişisel-cemaatsel diye ayırmasak da kolektif kimliğimize ilişkin algı ve değerlendirmelerin çok daha etkili ve de kırılgan olduğu gerçeğinden hareketle bu alana ilişkin olarak daha fazla hassasiyet geliştirmemiz gerektiği aşikârdır.

Dolayısıyla birlikte yapılan bir dersten ortak bir etkinliğe, yazılı ve görsel basın yayın araçlarının kullanımından yardım faaliyetlerine, ziyaretleşmelere kadar yaptığımız her işi eksiklerden, zaaflardan arındırma ve güzelleştirme çabası içinde olmalıyız. Bir derse hazırlıksız katılma, bir eylemde talebimizi ifade etmek için araç olarak seçtiğimiz bir pankartın renk uyumsuzluğu, haykırmamız gereken bir sloganın cılız ve içtenliksiz bir şekilde dillendirilmesi, periyodik yayın organımızın gecikmesi vb. her tür aksaklığın, eksikliğin en temelde kimliksel bir zaafa ve sorumluluk algısıyla ilgili bir soruna işaret etme ihtimali bizi ürkütmeli ve düşündürmelidir.

Niçin? Çünkü İslami sorumluluğumuzu layıkıyla kavramak ve gerektiği gibi ifa etmek Rabbimizin emridir. Nitekim Rabbimiz, Hac Suresinin 78. ayetinde “Allah yolunda hakkıyla cihad edin.” buyurmuştur.

Öyleyse hayatın bütününü ibadet bilinciyle yaşaması gereken Müslümanlar olarak tüm amellerimizi bilinçli, programlı yapmaya gayret etmeliyiz. Şüphesiz bu hususu vurgularken, programlanmış robotlar olmayı kast etmiyoruz; hayat içinde kendi akışına bırakılacak şeyler de olabilir, vardır da ama bunlar doğası gereği zaten esnek bırakılabilecek olan şeylerdir, yapılması gereken işlerimizi ise düzene koymak ve ciddiyetle, özenle yapmak zorundayız. 

Neresinden Tutuyoruz?

Yaptıklarımız bizi yansıtır, öyleyse yaklaşım tarzından pratiğe aksettirilme biçimine kadar mutlaka kimliğimiz, hedeflerimiz ve özlemlerimizle uyum içinde olmalıdır. Dolayısıyla önümüzde duran her işe 2 türlü yaklaşabiliriz: Ya “Bu iş öncelikle benim işim, elimden geldiğince sahiplenmeliyim!” deriz ya da “Nasılsa birileri yapacak, yerine getirecektir, benim özel olarak sahiplenmem gerekmez, zaten bana iş düşmüş olsaydı söylenirdi, bildirilirdi!” gibi bir tutum takınırız.

Birinci tarz sorumluluk bilinci gelişkin, ilerletici, ahlaken de fiilen de örnek alınması gereken tutum iken, ikinci tür yaklaşım zaaflı, geliştirmeyen, sorumluluk bilinci zayıf ve tipik mazeretçi ruh halini yansıtır.

Kapsamlı, ağır sorumluluk içeren işlere talibiz; büyük iddialarımız var ama pratiklerimiz bu oranda seyretmiyorsa orada bir sorun var demektir. Toplumsal dönüşümü hedefliyoruz, bu yolda siyasal sisteme karşı mücadele ettiğimize inanıyoruz ama eğer pratikte bu kapsamlı ve zor hedeflerle eylemlerimiz arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkıyorsa burada yapılması gereken ne olmalıdır? “Bu iddialar bizi aşıyormuş” deyip geri çekilmek mi, yoksa gereken çabayı üstlenmek mi?

Sahiplenme düzeyinde gereken çabayı sarf etmemek, adanmışlık, fedakârlık vasıflarının gerektirdiği cehdi ortaya koymaktan imtina etmek neticede yapıp etmelerimizde birtakım boşluklar ortaya çıkarır. Ki pratik düzlemde çeşitli biçimlerde bu tür durumlarla sıkça karşılaşırız.

En kötüsü ise zaafların içselleştirilmesi, normal karşılanır hale gelmesidir. Örneğin zamanlama konusunda sergilenen gevşeklik, düzensizlik bu durumun tipik bir tezahürüdür.

Müslümanların çeşitli etkinliklerle ilgili olarak ilan ettikleri saatlere riayet etmede gevşeklik göstermeleri, programların zamanında başlatılmaması ya da başlatılamaması, konuşmacıların kendilerine ayrılan süreyi ziyadesiyle aşma temayülleri türünden aksaklıklar, düzensizlikler maalesef kanıksanır hususlar haline gelmiş gibidir. Hiç kuşkusuz bu hal, günde vakte bağlı olarak en az 5 kez Rabbimizin çağrısına uyarak topluca ve bir disiplin içinde ibadet eden insanların hiç düşmemeleri gereken bir haldir!  

Düşüncelerimizi, kanaatlerimizi, tepkilerimizi ifadeyle alakalı eksikler, zaaflar da bir başka olumsuz göstergedir. Tebliğ ve davet çabasının öncelikli işimiz olduğunu biliyoruz; vahyî hakikatleri aktarma hususunda her türlü aracın yetkin biçimde kullanılması gerektiğini de kabul ediyoruz ama ne var ki bu araçların kullanılması noktasında yaygın bir gayretsizlik durumunu rahatlıkla içimize sindirebiliyoruz! Bilhassa aktarmamız gereken bilgileri, düşünceleri yazıyla ifade etme konusunda abartılı çekingenlikler ya da doğrudan tembellikler dikkat çekici olabilmektedir. Yine önem verdiğimiz bir konuyu daha iyi temellendirme ve ifade etme konusunda yeterince çaba sarf etmemek, özensiz davranmak gibi tutumlar da aynı zaaflı yaklaşımın tezahürleri olarak ortaya çıkabilmektedir.

Yine düşünelim, Müslümanlar olarak eylemlerimizde kortej oluşturma, kortej düzeni içinde yürüme sıkıntısı yaşamamız garip değil mi? Oysa namazlarımızda saf düzenine geçmenin önemini sürekli hatırlıyor ve hatırlatıyoruz. Bunun Rabbimizin rahmetini celp etmeye vesile olacak amellerden olduğunu tekrar ediyoruz. Gerçekten de düzenli ve sıkı saf oluşturmanın gerekliliğini, önemini günde en az beş defa hatırlaması gereken bir topluluk olarak değişik etkinliklerimizde oturma düzeni, yürüyüş korteji vb. konularda çeşitli aksaklıklarla karşılaşmamız anlaşılır değildir.

Sahih-i Müslim’de yer alan bir hadiste şöyle rivayet edilmiştir: “Resulullah (s) sanki okları düzeltir gibi saflarımızı düzeltirdi. Bizim bunu alışkanlık haline getirdiğimizi görünceye kadar böyle yaptı. Kendisi bir gün namaza çıktı ve namaz kıldıracağı yerde durdu. Tam tekbir almak üzere iken göğsü öne çıkmış bir adam gördü. Bunun üzerine şöyle buyurdu: Ey Allah’ın kulları!  Ya saflarınızı düzeltirsiniz ya da Allah sizin aranıza kin ve düşmanlık koyar da birbirimizden yüz çevirirsiniz!”

Namaz için saf tutan Müslümanlardan birinin bir parça öne çıkmış olmasını mesele edinen, bunun derin ayrılıkların başlangıç noktası olabileceği hususunda ümmetini uyaran ve bu aksaklığı düzeltmeden de namazı başlatmayan bir Nebi’ye (s) tabi olma iddiasındayız.

Mamafih yürüyüş kortejimiz darmadağınık biçimde seyrediyorsa; bir eylem esnasında pankartın arkasında safımızı bozmadan ve ciddiyetle durmayı bir türlü beceremiyorsak; düzenlediğimiz bir etkinlikte güzel bir oturum düzeni icra edemiyor ve ön sıralarda bir dizi boşluk varken, teneffüs zili çaldığında süratle dışarı fırlayacak sabırsız öğrenciler misali arkalara, kapıya yakın bir yerlere kendimizi iliştiriyorsak bu tür tavırlar yaptığımız işin ciddiyetini kavrama hususunda bir şeyleri kaçırdığımızın alameti, en azından salat ile hayatı bütünleştirmede zaaflı bir tutum içinde olduğumuzun işareti olarak değerlendirilebilir.

Dava Bilincinde Zaaf Çürütücüdür! 

Dava bilinci hususunda zaaf taşıyanlar ya kuşku bataklığında debelenmeye ya da mazeretlerin ardına sığınmaya yol açar. Oysa yaptığımız işi, yüklendiğimiz sorumluluğu bihakkın yapmak, en güzel biçimde yerine getirmek şiarımız olmalıdır. Eğer kimliğimiz bize bir vazife yüklüyorsa, buna inanıyorsak, o iş severek, iradi tercihle belirlediğimiz bir işse, sorumluluksa kimliğimiz, irademiz, tutarlılığımız mutlaka o işi yapma biçimine yansımalıdır.

Müslümanlar idare etme mantığıyla, dostlar alışverişte görsün mantığıyla iş yapmazlar, yapmamalıdırlar. Eylemimiz kimliğimizdir. İbadi bir bilinçle ifa ettiğimiz bir ameldir. Öyleyse ibadetlerimizi en güzel biçimde yerine getirmeliyiz. Kenarında tutmak, savsaklamak, idare etmek bizim tavrımız olamaz.

Müslümanlar başıboş, rastgele, kendiliğinden ilişkilerle hareket eden insanlar değildir. Ortak amellerimiz, İslami kimliğimizden kaynaklanan eylemlerimiz mutlaka kolektif bilinç ve disipline uygun gelişmelidir. Yapılmasına karar verilen her iş en güzel biçimde ifa edilmeye çalışılmalı, sorumluluk üstlenen ya da sorumluluk tevdi edilen kardeşler de bunu en düzenli, ciddi, güzel biçimde yerine getirmelidirler.

Bu durum ortak zeminde yaptığımız her işe yansımalıdır. Basit gibi görünenden daha önemli algılanana, sıradan işlerimizden hayati olana kadar her işimize özen göstermeliyiz. Selamlaşmaktan sohbetlerimize, namazlarımızdan ortak etkinliklerimize kadar bütün eylemlerimizde ayrıntı gibi algılanabilecekler de dâhil olmak üzere her husus üzerinde dikkatle durmalıyız. Güzel selam vermeliyiz, sohbet ortamlarımız saygınlık yansıtmalı, yaptığımız dersler belli bir nitelik arz etmeli.

Bu bağlamda pek çoklarınca ‘şekilsel detaylar’ olarak görülüp, önemsiz addedilen hususlar dahi bizim açımızdan dikkate alınmayı ve üzerinde sıkıca durulmayı gerektiren işler cümlesinden görülmelidir. Mesela bir eylemde slogan mı atıyoruz, gerektiği gibi olmalı. İçeriğinden volümüne kadar haykırdığımız slogan kimliğimizi, talebimizi, davetimizi yansıtmalı! Yani sesimiz gür çıkmalı, yumruklarımız havada olmalı vs. Neden? Çünkü yaptığımız işi en güzel biçimde yapmak şiarımızdır!

Müslümanlar bir iş yapacaklarsa onu en güzel biçimde yapmaya çalışmalıdırlar. İhmal, mazeret, geçiştirme, savsaklama türünden zaaflardan işlerimizi de kendimizi de arındırmalıyız. Disiplin ile ciddiyet, fedakârlık ile adanmışlık aynı düzlemde gelişen hususlardır. Ve biz hepsine talip olmalıyız!

Müslümanların tarihinden biri gayet iyi bilinen 2 örnekle, sorumluluğun gerektiği gibi üstlenilmemesi, zaafa düşülmesi hallerinde yaşanabilecek felaketleri hatırlayalım.

Uhud’da okçular tepesinde yaşanan zaaf, açık ve kesin emre rağmen disiplinsiz ve başına buyruk davranmanın ne kadar acı sonuçlara yol açabildiğini ortaya koyan çok somut bir vakadır. Resulullah’ın buyruğunu kulak ardı eden bazı Müslümanların nefislerine yenik düşmeleri pek çok Müslümanın şehit olmasına sebep olduğu gibi İslam ordusunun yenilgisine de yol açmıştır. Okçular tepesinde mevzilenmiş mücahidlerin komutanı Abdullah İbni Cübeyr’in beraberindeki bir grupla görev yerinde kalıp direnmesine rağmen, diğerlerinin “Nasılsa düşman yenildi, bari ganimetten payımızı alalım!” mantığıyla hareket etmesinin bedeli ağır olmuştur.

Görev bilinci hususunda kısmi de olsa zaaf yaşanmasının sadece zaafa düşenleri değil, tüm topluluğu inkisara uğratan sonuçlar doğurduğuna bir örnek de Filistin coğrafyasından verelim.

Hamas’ın lider kadrosundan İbrahim Goşe, Kırmızı Minare adlı kitabında Kudüs’ün savunulması sırasında yaşanan çok acı ve ibretlik bir olay anlatır. Filistin direnişinin sembol isimlerinden Abdulkadir el-Huseyni Arap Birliği’nden destek almak için Suriye’ye gitmiş, fakat eli boş dönmüştür. Buna rağmen emrindeki mücahidlerle kahramanca savaşır ve Nisan 1948’de Kudüs’ün batısında Kustal’da şehit düşer. Pek çok mücahid mevzilerini savunmak yerine “Emirimize karşı son görevimizi yapalım” mantığıyla cenazeye katılmak için mevzilerini terk ederler ve zaten kritik bir eşikte süregelmekte olan savaşta pek çok mevzinin düşmesine, Siyonistlerin ilerleyişlerinin ivme kazanmasına neden olurlar. Karşılaşılan şey bir kez daha duygusallığın görev bilincine galebe çalmasının kaçınılmaz sonucudur!2

Sonuç: Ciddiyet, Tutarlılık ve Fedakârlık 

Yazıda tekrar edegeldiğimiz, dikkat çekmeye çalıştığımız, örneklerle somutlaştırmayı amaçladığımız hususu şu tek cümleyle özetleyelim: Her ne ile vazifeliysek, neyin sorumluluğunu taşıyorsak, kısacası ne yapmalı isek onu yapmalı ve her ne yapıyorsak da mutlaka en güzel biçimde yapmalıyız!

 

Dipnotlar:

1- Bkz. http://www.diyanet.gov.tr/tr/icerik/isi-iyi-yapmak/6386

2- İbrahim Goşe, Kırmızı Minare, Mana Yayınları s. 35