Sona Yaklaşan Sivas Davası

Necip Kibar

02.07.1993 günü Sivas'ta meydana gelen olayla ilgili Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde görülmekte olan dava "Esas Hakkındaki Düşünce"nin Savcılık tarafından okunması ile karar aşamasına bir adım daha yaklaştı. Mütalaa hakkında değerlendirme yapmadan evvel bazı hususlarda kısaca değerlendirme yapmak istiyoruz.

Bilindiği gibi her yıl Sivas iline bağlı Banas köyünde yapılmakta olan Pir Sultan Abdal Kültür Şenlikleri'nin dördüncüsü -Kültür Bakanlığı'nın teşviki ile- 1993 yılı Temmuz ayında Sivas il merkezine alınmıştı. Salman Rüşdi'nin "Şeytan Ayetleri" isimli kitabını Türkçe'ye tercüme ederek yayınlayacağını ilan etmesiyle müslüman kamuoyunda geniş infiale sebep olan Aziz Nesin isimli zatın da Kültür Şenliğine davet edilmesi ve Sivas'ta İslam dini hakkında hakarete varan sözleri bardağı taşıran son damla olmuştu. Bunun üzerine Aziz Nesin ve onu Sivas'a davet edenlere karşı Sivas halkı protesto eylemi başlattı. Ve neticede araçların alev alması ile otelde bulunan kişilerden 34'ü karbondioksit gazından zehirlenerek, üç kişi de kurşunla hayatını kaybetti.

Olay sonrası güvenlik kuvvetlerince gözetim altına alınan şahıslar hakkında Sivas Asliye Ceza Mahkemesi, Sivas Ağır Ceza Mahkemesi ve Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesinde üç ayrı dava açıldı. Daha sonra "'kamu güvenliği" gerekçesiyle Sivas Asliye Ceza ve Sivas Ağır Ceza mahkemelerindeki davalar Ankara Asliye Ceza ve Ankara Ağır Ceza mahkemelerine nakledildi. Arkasından da Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesindeki dava Ankara DGM'ye alındı. Suçtan Zarar Gören (Müşteki)lerin adreslerinin kahir ekseriyetinin Ankara sınırları içerisinde olduğunu düşünürsek "Kamu Güvenliği" gerekçesinin ne kadar GERÇEKÇİ (!) olduğunu daha iyi anlarız.

Ankara Asliye Ceza, Ankara Ağır Ceza ve Ankara Devlet Güvenlik Mahkemelerindeki üç ayrı davanın tek dava olarak Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde birleştirilmesi ise apayrı bir hadisedir.

Gerek mahkemelerin nakli ve gerekse birleştirilmesi aşamalarını düşünecek olursak, sokaktan toplanarak sanık sandalyesine oturtulan insanların, kaç ay sonra mahkeme huzuruna çıkarılma imkanına/şansına kavuştuklarını tahminde zorluk çekmeyiz. Zira yargılama sonu beraat edecek sanıkların dahi uzun bir mahkumiyet süresine denk düşecek kadar tutuklu kalmalarında mahkemelerin naklinin ve birleştirilmesinin payı büyüktür.

Asıl konumuz olan "Esas Hakkındaki Düşünce"ye gelince;

Duruşmada tarafların teşkili ile mahkemeye sunulması gereken savcılığın "Esas Hakkındaki Düşüncesi"nden bir gün evvel Basın-Yayın kuruluşları haberdar edildi. Kamuoyuna geniş bir şekilde duyuruldu. Yani basına kapalı devam eden dava ile ilgili Savcılık Mütalaasından davanın diğer taraflarından önce Basın-Yayın kuruluşları aracılığı ile kamuoyu bilgilendirildi.

Basın-Yayın kuruluşları Sivas Olayları ve Sivas Davası ile başından beri yakından ilgileniyordu. Zaten davanın sanıkları mahkemece haklarında bir karar verilmeden, ta olayın başından beri malum basın tarafından mahkum edilmişlerdir.

Basının bu ilgisinin sebebinin olaylar sonucu 37 kişinin ölümü olduğunu sanmıyoruz. Eğer öyle olsaydı 33 kişinin hemen Sivas olaylarının arkasından Başbağlar'da hunharca katledilmesi olayına da basının aynı ilgi ve alaka ile yaklaşması gerekirdi. Başbağlar'da katledilenler sanki başka bir dünyanın insanları veya onların hayatı Sivas'takiler kadar önemli değil. Hatta Sivas'ta öldürülme kastı olmamasına rağmen Başbağlar'da yıllardır TC'ye karşı mücadele verenlerin katliamı yaptıkları ve bu kasıtla hareket ettikleri bilinmesine rağmen.

Yazılı ve sözlü basının asıl amacı her fırsatta inanan insanları ve onların inanç değerlerini yermek ve küçük düşürmektir. Doğrudan karşı çıkmaktan KORKTUKLARI İslam inancını her fırsatta öcü göstermeye çalışmaktadırlar. Hiç birinin müslüman mahallesinde salyangoz satanlara bir diyeceği yoktur. Ve hatta kendileri de salyangoz satıcılarıdır.

"Esas Hakkındaki Düşünce" hukuki tartışılırlığı bir yana, bazı açıklardan dikkat çekici ve ilginçtir.

Birincisi Sivas olaylarından 14 ay sonra "Kültür Şenliğini Tertip eden görevliler ve Dernek Yönetimindeki kişiler ile Aziz Nesin hakkında da olayları TAHRİK ettikleri gerekçesi ile suç duyurusunda bulunulması talebi,

İkincisi, yürürlükten kaldırılan TCK.163.Md. hükmü ile Anayasanın 2. Maddesindeki Laikliğe karşı gelmenin TCK.146. Madde içerisinde değerlendirilmek istenmesidir.

Bizleri asıl ilgilendiren bu son husustur.

"Esas Hakkındaki Düşünce"nin ikinci sahifesinde '"Şeytan Ayetleri" isimli kitabın Türkiye'de yayınlanmasını yürüten Aziz Nesin'in 4. Pir Sultan Abdal Kültür Şenliğine davet edilmesi (pr. 2), şenliğin Sivas il merkezine alınması (pr. 2), Aziz Nesin'in İslam dinine karşı tutum ve davranışları ve açıklamaları (pr. 8), Sivas olaylarını hazırlayan nedenler olarak sayılmıştır. Ve ayrıca TCK.146. Madde teşvik konusunu takip içine almış (Sh. 12, pr. 5) ve tahrik eden kişiler anılan madde kapsamı dışında bırakılmış (Sh. 12, pr. 6), tahrik eden kişilerin teşvik eden kişilerden ayrı tutulması ulusu olumsuz etkilemiştir (Sh. 12, pr. 6)" denilerek son sahifede Sonuç ve İstem başlığı altında (E) bendinde Aziz Nesin ve Dernek yetkilileri ile şenliği tertip eden görevliler hakkında ilgili Cumhuriyet Savcılıkları ve Mercilere suç duyurusunda bulunulması talep edilmiştir.

Mütalaadaki bu talepler, demokratik kitle örgütlerini, sosyal demokratları ve bilcümle sol tandanslı tüm kesimleri çileden çıkarmaya yetmiştir, öyle ki, Aziz Nesin'in tahrikçiler içerisinde zikredilmesi karşısında Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na, Başsavcı Demiral'ın şikayet edilmek istenmesi, Demiral için "Beni Tahrik Ediyor" sözleri bu kesimden gelmiştir. Aynı kesim Sivas olaylarında Emniyet güçlerinin kendi acizliklerini gizlemek için sıradan insanları gözetim altına alarak sanık sandalyesine oturtmasına ses çıkarmamış daha da ileri gidip "Sivas Canileri" diyerek bu sanıkları peşinen mahkum etmiştir. Öyle ki tutuklananlar arasında Sara hastası olanlar mı dersin, yoksa otobüs şoförü olup otobüsüyle şehir dışında seferde olanlar mı dersin, velhasıl toplumun her kesiminden ve meslek grubundan insan vardır. Sol kesim olaylara her zaman at gözlüğü ile bakmış ve çifte standardı kendisine ilke edinmiştir. Basın da bu kesimin sözcülüğünü yapmış ve yapmaya devam etmektedir.

1991 yılında yasama görevini ifa eden TBMM tarafından yürürlükten kaldırılan TCK.163. Madde hükmü ile Laik Devlet düzenine karşı olan eylemlerin TCK.146. Madde kapsamında değerlendirilmek istenmesine gelince.

Hepimizin bildiği gibi TCK.163. maddesi dini düşünceyi mahkum eden bir maddedir. Pek çok müslüman düşünür ve yazarın bu maddeden mahkum edildiğini biliyoruz. Hatta TCK.163. maddeden hakkında soruşturma açılmayan müslüman düşünüre ve yazara rastlamak mümkün değildir bile.

1991 yılında o günkü parlamento diğer düşünce suçları ile birlikte TCK.163. Maddeyi de yürürlükten kaldırdı. Böylece herkesin düşüncelerini serbestçe söyleme ve yazması önündeki engeller kalkmış oldu. Atamayla gelen ZİNDE güçlerin düşüncenin suç olmaktan çıkarılmasına karşı olan tavırları bilinmekteydi. Bağımsız yargının vazgeçilmez tarafı olan Savcıların da Düşüncenin suç olmaktan çıkarılmasına karşı olduklarını ilk defa bu mütalaa ile öğrenmiş olduk. Adeta seçimle gelen ve Milli İradeyi temsil ettiği söylenen TBMM'ne karşı siz TCK.163. Maddesini yürürlükten kaldırırsanız ama biz de aynı madde hükmünü bu defa TCK 146. md. çerçevesinde daha ağır müeyyide ile değerlendiririz diyerek meydan okumaktadırlar. Düşünen müslüman kesimlere aba altından sopa göstermektedirler.

TCK.163.Madde açıkça dini düşüncenin suç sayıldığı bir maddedir. Oysa TCK.146. Madde TC Devletine karşı fiili teşebbüsü müeyyide altına almaktadır. Birbirinden farklıdır. Mesela Dini düşünceyi övmek, propagandasını yapmak 163. Madde kapsamında müeyyide altına alınırken, bu eylem Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının tamamını veya bir kısmını tebdil, tağyir ve ilgaya yönelmedikçe TCK. 146. madde çerçevesinde cezalandırılamaz. Ayrıca 146. Maddeden cezalandırılmak için cebren teşebbüs şart sayılmıştır. Bu nedenle Mütalaadaki mantığı anlamak mümkün değildir. Ancak yasama görevini ifa edenlere meydan okuma olduğu aşikardır.

Aynı şekilde Terörle Mücadele Kanununda yapılmak istenen 8. Madde değişikliği de hala belleklerdedir. Bu değişiklik talebi koalisyonu ipten döndürmüş, büyük ortak oy kaygısı ile Laiklik karşıtı hareketlerin Terör suçları kapsamına alınmasına yanaşmamıştır. Kanun çıkarma görevi parlamentoya ait olmasına rağmen Savcılık mütalaasında Laiklik karşıtı hareketleri de TCK 146. madde kapsamı içerisinde değerlendirmektedir. Savcılık bu düşüncesini "Bu çerçevede daha önce 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ile TCK'nun 163. Maddesi ve 2 sayılı Vatana Hıyanet kanunu kaldırılması ile çizilmiştir."

"İşte bu yasal engeller kaldırılmakla Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 2. Maddesindeki "Cumhuriyetin Niteliklerinden Laik Devlet Düzeni"nin değiştirilmesine yönelik eylemler çoğaldığı gibi, bunun yanında yasadışı örgütlerin çalışmalarını kolaylaştıracakları da bilinen ve görünen bir yol olmuştur" sözleri ile ifade etmektedir. (Sh. 4, pr. 1-2)

Bu yolla gelişen İslami düşünceyi engellemek maksadı ile bu düşünce sahiplerini idamla mahkum etmek istenmektedir.

"Esas Hakkındaki Düşünce" 38 kişi hakkında 5-15'yıl hapis, 29 kişi hakkında da idam talebinde bulunulması hukuk tekniği açısından ayrı bir tartışma konusudur. Ancak şu kadarını söyleyebiliriz, sanıklar hakkındaki bu talep yargılama safahatından çok hazırlık ifadesindeki delillere dayandırılmıştır.

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz:

Bu davada iddia makamı tarafından suçun vasıf ve mahiyetini hukuki kalıplara oturtmaktan ziyade belirli düşünce mensuplarını mahkum ettirmenin yolları aranmaktadır.

Olayın genel anlatımı çerçevesinde parlamentonun görev alanına da müdahale edilme gayretleri vardır. Belki de siz olayları iyi tahlil edemiyorsunuz denmektedir.

Sivas Olayları ve Davası gibi Sivas davasıyla ilgili "Esas Hakkındaki Düşünce"de uzun zaman kamuoyunda tartışılacaktır. Ancak müslümanlar olayı İslami düşüncenin mahkum edilmesi çerçevesinde değerlendirmek ve buna göre vaziyet almak durumunda.