Seyyid Kutub’un Mesajını Anlamak ve Geliştirebilmek!

Hamza Türkmen

Rahmetli Seyyid Kutub'un 29 Ağustos 1966 yılında Mısır'daki Abdunnasır Rejimi tarafından idam edilmesinden bu yana 40 yıl geçti.

Mısırlı gazeteci Hasan Heykel anlatıyordu. Cemal Abdunnasır, 1965 yılında Moskova'ya giderken eski arkadaşı Seyyid Kutub'un son kitabı Yoldaki İşaretler'i uçakta okumuş ve büyük bir öfkeye kapılmıştı. Çünkü bu kitap Müslümanları harekete geçirecek, denetlenemez kılacak bir manifesto niteliğindeydi. Abdunnasır daha Moskova'da iken bahaneler üretti, emirler verdi ve Seyyid Kutub 4 bin İhvan üyesiyle birlikte tekrar tutuklandı.

Kutub ikinci kez tutuklandığında affı için devreye girenler oldu ve akabinden ortaya attığı düşünceleri için Abdunnasır'dan özür dilemesi istendi. Kutub, tağutların önünde eğilmeyeceğini ve görüşlerinden geri dönmeyeceğini ifade etti. "Bir mümin bir münafıktan af dilemez"di. Bunun üzerine uyduruk askeri mahkemelerde alel acele yargılandı ve dava arkadaşları Muhammed Yusuf Havvaş ve Abdülfettah İsmail ile birlikte idam edildi.

Türkiyeli Müslümanlar, onun şehadet haberini Hilal Dergisi'nden öğrendiler.11966 Eylül ayında Cağaloğlu MTTB salonunda Seyyid Kutub hakkında Sezai Karakoç ve Necip Fazıl Kısakürek'in de konuşmacı olarak katıldığı bir anma programı düzenlenmişti. Şehadet haberini veren Hilal dergisi, aynı sayısında Seyyid Kutub'un Abdülkadir Şener tarafından çevirilen Yoldaki İşaretler kitabının basılacağını ilan ediyordu. "İdama Götüren Eser" spotuuyla ilanı verilen kitap iki ay içinde basılmıştı.

Basımından hemen sonra Yoldaki İşaretler kitabı TCK 163. madde kapsamında yargılandı ve toplatıldı; çevirmeni Abdülkadir Şener hapse mahkum edildi. Oysa daha önceden sosyalist düşünce ve hareketlerin yaygınlaşmasına karşı İslam'da Sosyal Adalet kitabı, Diyanet Teşkilatı'ndan Yaşar Tunagür'e tercüme ettirilip, Cağaloğlu Yayınevi tarafından yayınlatıldı ve muhafazakar camiada sosyalist söyleme karşı bir araç olarak kullanıldı.2Ancak Fi Zilali'l Kur'an tefsirinin Türkçe basımından sonra gelenekçi sağcı dindarların Seyyid Kutub eleştirileri had safhaya çıktı.

1966 yılında yaptığı konuşmada Kutub'un kendisinden "daha müteşebbis ve aksiyoner" ve "tam ayar dava kahramanı" olduğunu belirten Necip Fazıl Kısakürek,3daha sonradan onun da misyonunu ve düşüncelerini eleştirmek hatta karalamak için İstanbul YİE Müdürü Ahmet Davutoğlu'nu yazmaya teşvik ettiği Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri4kitabının önsözünde Seyyid Kutub'a ağır karalamalarda ve suçlamalarda bulunmuştu.

1970'li yıllar Türkiye Müslümanları için İslami uyanış ve yeniden bilinçlenme süreçlerinin ilk yıllarıydı. Uyanışın ilk kıvılcımlarını oluşturan çabaları ve ıslah önderlerini gözden düşürmek için yazılan/yazdırılan kitaplardan birisi olan bu çalışma, onbinlerce adet bastırılıp el altından dindar kesimin aktif unsurlarına dağıtılmıştı. Devlet tarafından da, gelenekçi dindarlar tarafından da bu tür itham ve karalama kampanyalarıyla Türkiye'deki tevhidi bilinçlenme süreci daha başlamadan ezilmek ve sahih yönelişlerin hevesi kırılmak istenmişti. Zaten dindar kesimin önde gelenleri ve büyük çoğunluğu mezhepçilik, batinilik, sağcılık, devletçilik ve millilik hastalıklarından arınabilmiş değillerdi. İslami kesimin Sezai Karakoç gibi yazarlardan, edebiyatçılardan, araştırmacı ve ilim adamlarından oluşan öncüleri ise, Seyyid Kutub gibi ıslah önderlerinin mesajlarını ve örnekliklerini yeterince değerlendirebilecek sahih usuli bilgileri ve olgunlukları henüz oluşmamıştı.

Seyyid Kutub'un eserleri 1960'lı yıllardan itibaren, gerek yerli yayıncılar tarafından gerek Kuveyt'teki İFSO tarafından Türkçeye çevrilerek basıldı ve düşünceleri Türkiye'deki İslami uyanış süreci içinde önemli katkılar sağladı. Kutub'un çalışmalarını okuyanlar en çok tevhid, metod, cahiliye, ümmet, cihad, İslami düşünce gibi konu ve kavramlar üzerindeki değerlendirmelerinden yararlandılar.

Ancak onu sevenler ve kitaplarını okuyanlar, uzun bir dönem onu idam ettiren düşüncelerinin ne olduğunu, nasıl bir düşünsel gelişim izlediğini yeteri kadar tahkik edip değerlendirme imkanı bulamadılar. Ve genellikle onun hangi düşünsel evreler yaşadığını ve ulaştığı son tespitlerinin ne olduğunu aralarında yeterince değerlendirecek diyalog temelli tartışmalar/istişareler yapamadılar.

Türkiye'de 30 yıllık İslami uyanış süreci içinde, onun son fikirlerini içinde topladığı ve bu tespitleri nedeniylede idam edildiği Yoldaki İşaretler kitabı onbinlerce satıldı, belki yüzbinlerce insan tarafından ortak çalışması yapıldı. Kutub, bu kitabını yazarken vardığı son dönem görüşleri nedeniyle Fi Zilali'l Kur'an'ı bile yeniden redakte etmeye başlamıştı; ama ömrü yetmemişti.5Genellikle tefsirinin son üç cüzünü ulaştığı yeni perspektifi ve metodik yaklaşımları içinde yazmıştı.

Seyyid Kutub'u idama götüren son düşüncelerinin önem ve değerini, onu en yakından takip edenleri bile yeterince anlayamıyordu. Hatta İhvan'ın önde gelen isimlerinden Mustafa Berakat, Kutup'un ulaştığı son görüşleri nedeniyle tefsirinde gaybi konularda ahad hadislerin delil olmayacağı tesbitiyle yapmaya çalıştığı bazı değişikliklere, onun hakkında yazdığı biyografide itiraz ediyordu.6Radikal ve genç takipçileri ise, onun cahiliye toplumu analizinden, içinde yaşadıkları toplumu ve bu toplumsal sistemin tebası konumuna düşürülmüş Müslümanları, kendi saflarına katılmadıkları takdirde tekfir edebilecekleri hükmüne varabiliyorlardı. Oysa Kutub, ümmetin ve ümmet bilincinin uzun zamanlardan buyana yitirildiğini, Müslümanların ise bu küresel cahili çağda, cahili/ulus toplumlar tarafından kuşatıldığını belirtirken bir durum tespiti yapıyordu. Onun tespitlerinde, "Müslümanım" diyenleri tekfir etme yaklaşımı yoktu; sadece karşı çıkılması gereken egemen toplumun vahiy toplumu olmadığı ve Müslümanların da yeniden Kur'an'la bilinçlenmeleri çağrısı vardı. Çünkü "Nesiller boyu ne İslam'la ne de İslam'ın metoduyla ilgisi bulunmayan düşüncelerin, sistemlerin kalıntıları tarafından örtülen bu ümmet için 'bir diriliş' gerekir"di.7

Kutub'un radikal, fıkıhçı ve selefi takipçilerinin ön plana çıkarttıkları tekfir yaklaşımına karşılık8Müslüman Kardeşler hareketinin mürşidi/lideri Hasan el-Hudeybi ise tekfirci yaklaşımın yanlışlarını göstermek için yazdığı kitabında, "ilah" kavramının içeriğinin boşaltıldığını vurgulayan Seyyid Kutub ve Mevdudi'ye göndermeler yaparak, hala Müslümanlar tarafından "Kelime-i Şehadet" kavramının anlamının açık ve yaygın olarak bilindiğini iddia ediyordu.9Yine İhvan'ın önde gelenlerinden Yusuf Kardavi gibi fıkıh uzmanları, mevcut toplum realitesini meşrulaştırıcı ve iyileştirici yaklaşımlar geliştirdiler. Kardavi'ye göre namaz, oruç, hac gibi ibadetlerin yapıldığı, fıkhi hükümlerin bir bölümünün uygulandığı toplumlar "Mekke Cahiliye toplumu"na benzetilemezdi. Kardavi'nin son görüşleri hangi noktadadır bilmiyoruz; ama o da Seyyid Kutub'un Müslüman kitlelerin çağdaş konumuyla ilgili tespitlerini anlayıp tahkik edeceğine, mevcut toplum realitesini meşrulaştırmak için Abdülkadir Udeh'ten yaptığı alıntılarla içinde bulunulan toplumun "İslam toplumu" olduğu iddiasında bulunuyordu.10

Kutub, Yoldaki İşaretler adlı çalışmasıyla o zamana kadarki İslami mücadele sürecine hem ciddi bir özeleştiri hem de ciddi bir açılım getiriyordu. Kur'an merkezli bir din anlayışını öncelemeyi ve Kur'an merkezli yeniden bir inşa sürecini öneriyordu. Onun öncelikli pratik hedefi, artık toplumu veya "ümmeti", Reşid Rıza'nın açtığı yoldan hareketle bir an önce İslam devletine götürmek değil, önce cahiliyeden sıyrılıp ümmeti var kılacak Kur'an neslini, Kur'an nesli nüvelerini oluşturabilmekti. Temeli olmayan bir binanın çatısını kurmaya kalkışmak ve bu konuda beklenti üretmek anlamsızdı. Toplumsal değişimin aşamaları sünnetullaha uygun olmalıydı. Onu seven ya da eleştiren Müslümanlar, uzun bir süre onun ulaştığı bu öncelikli tespitleri sistematik bir bütünlük içinde anlamak, tartışmak veya geliştirmek hususunda pek başarılı olamadılar.

Kutub'un cahiliyeden ayrışma ve Kur'an neslini inşa etme hedefi, hem kurulu ulus toplumların ideolojik yapısını ifşa ediyor ve hem de bu kurulu ulus toplum yapılarından Müslümanları arındırıp/ıslah edip, tevhidi mücadele içinde ümmeti yeniden inşa projesi hedefine yöneltiyordu. Toplumların nefislerindekini değiştirmelerine vesile olacak örnek ve uyarıcı,  fikri ve siyasi her türlü tuğyana karşı direniş ve şahitlik görevini yerine getiren bir Kur'an nesli veya Kur'an nesli nüveleri var olabilmeliydi. Öncelikle bu hedefe varılabilmeliydi ki, muhatap olunan toplumlar gereğince uyarılabilinsin ve toplumsal dönüşümün sahih yoluna ulaşılabilinsindi. Böyle bir zemin oluşturulmadan, İslam adına vahyin şahitliğini üstlenecek hiçbir sosyal-siyasi proje temellendirilemez ve iktidar hedefi öncelenemezdi. Kulluk görevimizin yerine getirilmesine imkan sağlayacak projelerin meşruiyeti, mevcut cahili sistemlerle girişilecek ilişkilerdeki pragmatik hesaplara göre değil, düşüncede ve amelde Kur'an neslini inşa etme mücadelesine dayanarak elde edilmeliydi.

O, ulaştığı mesajla, alışılmış düşünsel ve metodik kalıpları aşmaya, yeni ve sahih bir tefekkür ve hareket ufku oluşturmaya çabalıyordu. O, Rasulullah (s)'ın Kur'an'la yoğurduğu ilk sahabe nesli gibi vahyi ölçüleri, şahitliği ve niteliği önceleyen, hayatın ve mücadelenin içinde düşünsel ve sosyal yeni bir ıslah projesi geliştiriyordu. Seyyid Kutub'un geliştirmek istediği Kur'an kaynaklı ıslah projesi, tüm İslami hareketler için yeni bir muhasebeyi, arınmayı ve reorganizasyonu gerektiriyordu.

Bu söylem, ulusal sistemleri, Batılı paradigmanın tarihi-sosyal şemalarını ve köhnemiş geleneksel yapıları aşan, Kur'an toplumunu yeniden alternatifleştirecek olan bir çığırın ilk adımlarıydı. Anlaşılmalı, tefekkür edilmeli ve geliştirilmeliydi. Bu tevhidi ve devrimci çığırı düşman anladı, dünya egemenleri anladı; ama maalesef ki mezhebi, örgütsel ve düşünsel şemalarını yenileyemeyen ve asabiyetlerini aşamayan Müslümanlar yeterince anlayamadı. Seyyid Kutup, İslami uyanış ve hareket sürecindeki Müslümanlar tarafından hep sevildi. Ama ulaştığı son görüşlerinin ne olduğu bilinip tefekkür edilmekten çok; zalimler-tağutlar önünde eğilmeyen ve uzlaşmaktansa idam edilmeyi tercih eden onurlu tavrı ön planda tutuldu. Eylemi ve duyarlılığı idealleştirildi. Ama onun bu eylemi, Kur'an neslini yeniden inşa etmeye ve cahili yapılardan ayrışmaya yönelen bir davanın tezahürü olduğu gereğince kavranamadı, tefekkür edilemedi. Yoldaki İşaretler kitabında ortaya konan tespitler bir başlangıçtı. Ama bu başlangıç gereğince istişare edilip geliştirilemedi.

Seyyid Kutub'un uğrunda idam edildiği görüşlerin, İslam coğrafyasında da Türkiye'de de yeterince anlaşıldığını söyleyemiyoruz. Örneğin Türkiye'deki 30 yıllık İslami uyanış süreci içinde Yoldaki İşaretler kitabı yüzbinlerce okundu; ama son yıllara kadar kitabın ilk bölümünde yer verilen "Kur'an Neslini Yeniden İnşa Etmek" başlıklı makaledeki tespitler kendini hissettirir tarzda gündemleşip sosyalleşemedi. Zaten Türkiye'deki İslami uyanış süreci içinde Kur'an merkezli düşünceyi ve ölçüleri önceleyen ıslah çizgisi, yeni yeni inisiyatif oluşturma imkanı yakalamaya başladı. Hal böyle iken, dini potansiyelimizdeki gelenekçi yada modernist yaklaşımlar, Kutub'un aşıldığını, zaten kökü dışarıda düşünceler taşıdığını, tespitlerinin Mısır coğrafi kültürünün sınırlılığına mahkum olduğunu söyleyebildiler.

Keşke Kutub'un tespitleri aşılabilseydi. Çünkü aşılmak, anlaşılmayı gerektirir. Kutub'un ıslah projesi düşmanlarımız tarafından anlaşıldı. Ama maalesef ki İslami camiadan ne eleştirenleri tarafından, ne de sevenleri ve takipçisi olduğunu söyleyenler tarafından gereğince anlaşılamadı. Örneğin kardeşi Muhammed Kutub. Seksen yaşında, hala dinç ve muhakemesi açık. Ancak onun kardeşini, ulaştığı olgunluk evresindeki son görüş ve düşünceleriyle değil de, düşünsel aşamalarını göstermeden ve ayrıştırmadan tanıtmaya çalıştığını görüyoruz.11

Onun mesajı yeterince anlaşılamadı; çünkü bir çok fedakarane çabaya rağmen, onun ıslah projesi hissedilir tarzda, somut ve didaktik olarak gündemleştirilemedi.

Onun mesajı yeterince anlaşılamadı; çünkü onun Kur'an nesli idealinin nasıl gerçekleştirileceği sorunu İslami uyanış sürecinin gündeminde belirginleşemeyince fıkıh da edilemedi. Bir Kur'an nüvesi ya da nüveleri oluşturmanın eğitimsel boyutu, tanıklık ve dayanışma boyutu, tebliğ ve toplu ibadetler boyutu, sistemle karşıtlık-merhale ve ilişki boyutu, kendine yeterlilik ve ekonomik boyut, nüveler arası irtibat ve istişare-yönetim boyutu bu ıslah projesi temelinde yeteri kadar konuşulup eylemleşemedi.

Panel veya sempozyumlarla kitleye açık olarak yapılan toplantılarda onun bu temel projesi hakkında gündem oluşturan ve kayda geçen tespitler de oldukça azdır.12Konu üzerine yapılan tartışma ve yaklaşımların kayıtlı olması tabii ki önemlidir. Ama daha önemli olanı, bu konunun İslami faaliyetler içindeki istişari halkalarda gündeme alınması, tartışılması ve geliştirilmesidir.

Seyyid Kutup'un vefatından sonra onun ideallerini takip eden ve kitaplarını okuyan izleyicileri veya davasını devam ettirme iddiasında bulunan cemaatler ve cemaatleşmeler oldu. Kutbiyyun (Kutupçular) denilen takipçileri yanında Cihad, El Tekfir ve'l Hicre (Mustafa Şükrü), Cemaati Müslimin, Selefiler, İhvan hareketleri de Kutub'u kendi anlayışları çerçevesinden sahiplendiler ve değerlendirdiler. Oysa bu tür sahiplenme ve değerlendirme çabalarına rağmen, onun ulaştığı olgunluk dönemindeki mesajı, perspektif ve hedefleri açık seçik bir şekilde anlaşılabilmiş değildi. Onu anlamadan savunanlar kadar, anlamadan bırakanlar da vardı. Örneğin hayatta iken bile gerilla cihadını seçen "Abdullah Azzam'la yolları ayrılmış"tı.13Onun mesajını anlayamayanlar, populizm adına arkasından onu referans gösterebiliyor veya kendi yöntemleri için bayrak yapabiliyorlardı.

Seyyid Kutub'u ilk olarak, olgunlaşarak ulaştığı son düşünce evresi açısından anlaşılabilmelidir. Ve sonra da onu anlamayı aşabilmeliyiz. Yoldaki İşaretler kitabında ortaya konan temel tespitleri ve gösterilen hedefi daha anlaşılır hale nasıl getirebileceğimizi, bu hedefi nasıl geliştirebileceğimizi, bu konularla ilgili ne gibi sorumluluklarımızın olduğunu gündemleştirebilmeliyiz.

Düşünsel Aşamaları

1906 yılında Mısır'da doğan Seyyid Kutub, rüşt yaşından sonra üç düşünce evresi geçirdi.

35 yaşına kadar edebiyatla ilgilendi, edebiyat çevreleriyle içli dışlı oldu. Taha Hüseyin, Mahmud Akkad, Sadık er-Rifai gibi isimleri yakından izledi ve ilişki kurdu. Dikenler (el-Eşvak) isimli aşk romanını bu dönemde yazdı. O, çocukluğunda hafız olarak yetiştirilmişti. Ama Kutub'un ilk düşünsel aşaması seküler ve milliyetçi-dindar bir çizgiydi.

İkinci düşünsel aşaması, 1940'lı yıllardan sonra İslami kimliğe yönelmesiyle oluştu. 1940'ların sonuna doğru Müslüman Kardeşler'le birlikte oldu. İslami kimliğini Mısır'daki mevcut İslami birikimle şekillendirdi. Ayrıca Mevdudi'nin ve Nebhani'nin yaklaşımlarından etkilendi.14Bu sırada Mısır'da İngiliz hakimiyetine ve Krallığa son vermek için Muhammed Necip önderliğinde harekete geçen Hür Subaylar ile İhvan cemaati ittifak kurdu. Seyyid Kutup, Hür Subaylar'ın oluşturduğu devrim komitesinde yer aldı. Milli Radyo'nun yayın müdürlüğünü üstlendi. Ancak Arap ulusçularıyla yapılan bu ittifak İslami tercihlerini öne çıkartan Müslüman Kardeşler aleyhinde sonuçlandı. İktidarı ele geçiren Cemal Abdunnasır askeri yönetimi, İhvan üyelerini tutuklamaya başladı.15Kutup da tutuklananlar arasındaydı ve 1954-1964 yılları arasında hapis hayatı yaşadı. Tutukluluğu sırasında maruz kaldığı ağır işkenceler nedeniyle ciğerlerinden rahatsızlandı ve ilaçlarla bağımlı olarak yaşamak zorunda kaldı. Cezaevi yıllarında daha önce Kur'an ayetleri üzerinde yazdığı makalelerle başlayan tefsir çalışmalarına devam etme imkanı bulabildi ve Fi Zilali'l Kur'an'ı hapisten çıkmadan önce tamamlayabildi.

Seyyid Kutub'un 1960 sonrası dönemi, olgunluk evresidir. 1960'dan sonra başlayan bu dönemde Kur'an, hadis, fıkıh, kelam, tarih ve toplum değerlendirmeleri üzerine yaptığı araştırmalarını ve tespitlerini derinleştirdi ve geliştirdi. İtikadda, kültürde ve harekette Kur'an merkezli bir tasavvurun önemini ortaya koydu. Cemaleddin Afgani'nin öncülük ettiği Urvetu'l Vüska ile, Muhammed Abduh ve M. Reşid Rıza'nın öncülük ettiği Manar Ekolü ile; İhvan-ı Müslimin, Hizbu't Tahrir, Pakistan Cemaat-i İslami ve Daru'l Takrib çalışmalarıyla yükselen İslami uyanış ve İslami mücadele sürecine daha fazla aydınlık getirici ve içinde özeleştiri de barındıran önemli katkılarda bulundu. Yoldaki İşaretler çalışmasıyla tüm İslami hareketlere çok ciddi bir açılım ve stratejik analiz imkanı sağladı, bu düşünceleri nedeniyle de idam edildi.

Yoldaki İşaretler kitabı, Kutub'un "Amerikancı İslam" dediği emperyalist projeyi, sosyalist sapmayı, egemen cahiliyeyi ve cahili toplumun kuşatmasını ifşa edip, tüm Müslümanlara yeniden ümmet olacakları, vahyin ve adaletin tanıklığını yapacakları bir yol gösteriyordu. Yani Kutub, her türlü vahiy dışı inanç, düşünce ve düzenleri oluşturan topyekün cahiliyeye ve işbirlikçilerine karşı tavır almaya, "La" demeye davet ediyordu.

Ve Rasulullah(s)'ın Mekke'de cahiliyeye karşı örnekliğini gösterdiği gibi, Müslümanları yeniden Kur'an'la bilinçlenmeye ve cahili kuşatmadan kimliklerini ayrıştırarak Müslüman ümmeti yeniden diriltecek olan Kur'an neslini inşa etmeye davet ediyordu. "..İslam tarihinde, Hz. Peygamber'in Mekke tecrübesinden sonra ilk defa, (yeniden) bir 'cahiliye' toplumu tanımı"16 yapılmıştı. Seyyid Kutub, bu tanımıyla İhvan hareketinin tarih ve toplum değerlendirmesine, stratejik hedeflerine yönelik ciddi eleştiriler getiriyor; ayrıca İslami uyanış süreci için tutarlı ve sahih bir eğitim müfredatı, çalışma programı ve hareket hattı oluşturmaya çalışıyordu.

Kutub, son düşünsel olgunluk evresinde, gelenekçi ve modernist sapmalara karşı asırlardan beri devan eden ıslah çizgisinin devrimci açılımı peşinde oldu. O ıslahat hareketlerinin tarihi süreç itibariyle getirdiği sahih birikimi usuli, metodik ve stratejik olarak yeniden değerlendirdi; mevcut duruma göre yeni içtihadlar geliştirdi. O, Kur'an'ın gösterdiği muhkem ilkelerin altını çizerek İslami hareketlere, gerek eğitim ve düşünce alanında, gerek hareket ve öncelikli hedef konusunda kendilerini ve birikimlerini yeniden gözden geçirme teklifi sundu.

Onun ulaştığı veya olgunlaştırdığı en belirgin usuli, metodik ve stratejik görüşleri şunlardı:

1. Kur'an asıl kaynak ve temel belirleyiciydi. İtikadi konulara da; hadis, fıkıh gibi İslami disiplinlere de; metod, tarih ve toplum değerlendirmelerine de Kur'an'ı ya da Kur'an'ın muhkem ayetlerini belirleyici kılarak yaklaşmak gerekirdi. Kur'an bir hayat kitabıydı ve ilk sahabe nesli gibi herkes Kur'an ile eğitilmeliydi. O Rad Süresi'nin tefsirine girişte, Fi Zilal'il Kur'an tefsirini insanlar sahih bir itikad, yaşam ve mücadele idrakine ulaşsınlar ve Kur'an'la doğrudan temasa geçsinler diye yazdığını belirtmişti. Rabbimizin tevhid ilkeleri de, bildirdiği gayb haberleri de, Rasulullah Muhammed'in konumu, sünneti ve yetkileri de, İslami metod, nizam ve şeriat da öncelikle Kur'an'a göre belirlenmeli ve Kur'an'ın muhkem ayetleriyle çelişen veya ters düşen tüm rivayetler ve görüşler terk edilmeliydi. Çünkü Rasulullah ile birlikte inşa edilen ilk Kur'ani topluluk veya ümmet böyle oluşturulmuştu. Bizim de aslı Kur'an'da belirtilen bu sünneti ihya etmemiz gerekmekteydi.

2. İtikadi kabuller zanna dayanmamalıydı. Çünkü Yüce Kur'an gaybi alanda zannın hiçbir şey ifade etmediğini ve zandan kaçınmamız gerektiğini bildiriyordu. İtikadi konularda Kur'an'ın muhkem ve açık ayetleri belirleyici idi. Dolayısıyla zan taşıyan hadisler ile, yani ahad haber ile, yakinilik/kesin bilgi gerektiren bir itikad oluşturulamazdı.

Seyyid Kutub, ilk sahabe neslinden bu yana incelen bir çizgiyle de olsa varlığını ve tarihi irtibatlarını sürdüren Kur'an ehli/alimleri gibi, gaybi konularda rasihunun/din bilginlerinin farklı içtihadi zanlarına ya da zanni haberlere göre değil, sadece Rabbimizin bildirdiği muhkem ve delaleti açık vahye göre itikad oluşturmayı öneriyordu. Akidevi mezheplerin tarihi cedelleşmelerini ve taassublarını geride bırakmanın en belirleyici yolu da buydu. İçtihadlardan ve ahad haberlerden, ameli konularda ve insan idrakinin kavrayabildiği alanlarda yararlanmak söz konusu olabilirdi; ama gaybi alanda ve gaybi konularda mutlak bilgi ve tasarruf sahibi sadece ve sadece Allah'u Teala idi ve bu bilgi de bize korunmuş ve anlaşılır olan Kur'an vahyi ile bildirilmişti. O Kur'an'ın muhkem nasslarıyla akaidini tenzih ve ıslah etmeye çalışırken, yaşanılan yanlışlıkları da gösteriyordu. Örneğin Bakara sûresinin 117. âyetinin tefsirinde "Vahdeti vücud felsefesi tamamen İslâmi tasavvurun dışında kalır" diyordu.

Kutub'un ulaştığı bu ölçüleri ve sahih yolu, Mustafa Mübarek örneğinde olduğu gibi İhvan cemaati de, Seyyid Kutub'un aktif takipçisi olduğunu söyleyen selefi-hadisçi çizgi de maalesef ki gereğince idrak edemedi. Örneğin daha sonradan "Hz. Muhammed'i Doğru Anlamak" adlı çalışmasında usuli ölçülerini sahih bir yaklaşımla tashih etmeye çalışan İbrahim Sarmış, Kutub üzerinde doktora çalışması yaptığı dönemlerde, onun itikadi konulardaki inancını doğrudan Kur'an'dan aldığını belirtmiş; fakat inanç konusunda selefi olduğunu, selefiliğin de "Sünen" sahibi muhaddislerin yolu olduğunu ifade edebilmişti.17Bu tür yaklaşımlar, Kutub'un düşüncelerinin sistematik olarak algılanmasında ve usuli gelişim çizgisinin anlaşılmasında yaşanan kafa karışıklıklarının aşılmasını zorlaştırmıştır. Önceki asırlarda Kur'an akaidi ile yetinmeyen bu tür yaklaşımlar Eşari, Maturidi, İsna Aşeriyyeci, tasavvufi, felsefi-sudurcu, selefi-hadisçi, akılcı temel yaklaşım farklılıklarıyla ümmetin parçalanmasına ve tarihi ihtilaflara kapı açmışlardı.

3. Kutub, tevhid akidesini, fikri ve siyasi bütünlükte ele alıyor, Takıyyüddin Nebhani gibi İslami mücadele yönteminin ve düzenin, İslam akaidinden ayrıştırılamayacağını belirtiyordu. Metod'un Tevhid eksenli olması, muhkem ayetlere ve Rasulullah'ın mütevatir Sünneti'ne ters olamayacağı tesbiti tabii ki önemli ve belirleyici idi. Ancak Kutub'un hareket yöntemi içtihad ile belirlenemez tespiti,18metod konusunda neyin sabitelere neyin değişkenlere dayandığı gibi, konusunda açıklanması gereken bir kapalılığı ihtiva ediyordu.

4. Seyyid Kutub, "Sahife Fıkhı" olarak değerlendirdiği mezhepçiliği eleştirirken, "Hareket Fıkhı" adı altında yaşadığımız yeni sorunlarla ilgili hayatın içinde yeni içtihadlar yapmanın önemine vurguda bulunuyordu. Bu Kur'ani tefekkürün ve imkanlarının teşvik edildiği dinamik ve üretici bir açılımdı. Fakat bu konuda da Sahife Fıkhı'na ait ve esasları Kur'an'a ve Rasulullah'ın Sünneti'ne de dayandırılamayan "Daru'l Harp" fıkhından bahsetmesi, Kur'an'da yer almayan gaybi alanla alakalı "Halifetullah" kavramını onaylaması gibi insani hatalarındandı.

Ayrıca Kutup, şer'i hükmün ikincil kaynaklarından olan mevcut örflerin geçerli olamayacağı üzerinde duruyordu. Çünkü dağılma, kimlik krizi, sömürgecilik ve modernleşme etkisi altındaki mevcut toplumlar "cahiliye" olduğundan, onların referans alınacak sahih bir örfleri de olamazdı.

5. Kutub'a göre yeni bir hareket için Müslümanların içinde bulunduğu fikri ve siyasi halle ilgili bir durum tespiti yapılmalıydı. Bu konuda Yoldaki İşaretler'de yer alan bazı tespitler şunlardı:

İslam'ın uygulanabilmesi için ümmetin gerekliliği üzerinde duruluyordu. Tevhid ve adaletin tanıklığını yapacak olan ümmet ise, uzun bir zamandır tarihin dışında kalmıştı.

Biz bu duruma, zulüm ve saltanata boyun eğmeyi akaidleştiren ve mezhepçilik illetine tutulan Müslümanların geleneği muharrefleşmiştir ve bilinç kirliliğine uğramıştır da diyebiliriz. Zaten Malik b. Nebi'nin de dediği gibi Batı emperyalizmi ile karşılaştığımızda sömürüye müsait hale gelmiştik.

Yaşadığımız toplumları örgütleyen ve yöneten ortak ilke ve değerler, vahyi ilkelere dayanmıyordu. Bu nedenle bireysel ibadetlerimizi yerine getirsek de, cahiliye toplumlarında yaşadığımız gerçeği örtülmemeliydi. Çünkü bu toplumları oluşturan ve yöneten irade Kur'ani esaslara bağlı değildi. Bu irade, evrensel cahiliyenin işbirlikçi ve halklarına karşı da despotça davranan bir tuğyanın içindeydi. Kutub'un bu çerçevedeki tespitleri, İngilizce'den çevrilen yazılarından 1966 tarihinde Hilal dergisinin kapağında şu cümlelerle aktarılıyordu:

"İslam şeriatı ve onun kanunu olmadıkça, kendilerine "Müslüman" ismi veren insanları cemeden cemiyet, İslami bir cemiyet değildir. Hatta namaz da kılsa, oruç da tutsa, hacca da gitse! Allah'ın ve Resulallah'ın (s.a.) takriri dışında giden, kendi kendine İslam adını takan ve ona da mesela 'İlerici İslam' diyen cemiyet, İslami cemiyet değildir…"19  Türkiye'deki Müslümanların, cemaatlerin ve kanaat önderlerinin mezhepçilik ve batinilik yanında, sağcı, devletçi ve milliyetçi kirlerden ayrışamadığı dönemlerde tabii ki bu çarpıcı cümleler dönemin en fazla ilgi çeken İslami dergisinin kapağından spot olarak da yayınlansa pek fazla anlaşılamayacaktı. Ve uzun bir dönem de anlaşılamadı.  Bu mesaj ve taşıdığı strateji anlaşıldığında da, konuyu anlayanların sınavı başlıyordu. Ya istikamet üzere olmaya çalışılıyordu, ya da teviller, mazeretler ve bahaneler üretilmeye başlanıyordu.

Kur'an'ın rehberliğinde yeniden dirilişimiz ve varoluşumuz, cahiliye ile birlikte adım atıp onun yakınlığını aramakla olamazdı. Cahiliye ile buluşmak için değil, cahiliye mensuplarının İslam'a geçmeleri için bir köprü kurulabilirdi. Cahiliye ortamında yaşadığımız bir gerçek. Ama cahiliyeye karşı hidayete erdirecek yola da sahiptik.

Cahiliyeden hicret edip İslam'a geçiş sağlayacak intikal süreci ise, geniş çaplı ve uzun bir dönem olacaktı. Yani ümmetin temeli sağlam bir şekilde oluşmadan, bu temelin zirvesini inşa etmeye teşebbüs etmek (yani İslam devleti kurmak hedefi) doğru değildi. Kutub, düşünsel aşamalarının sonunda bu noktaya gelmişti. Ama Ali Bulaç'ın Kutub'un düşünsel gelişim evrelerini belirleyip ayrıştırmadan "Mevdudi ve Kutup'un, hem de ikinci nesil İslamcıların ağırlıklı olarak 'sivil İslam'dan çok, devletin merkeze alındığı 'resmi İslam'a yaptıkları vurgu sorunludur."20 ifadesi, onun olgunluk dönemi tavır ve düşünceleriyle pek bağdaşmıyor. Kutub için bu yaklaşım, onun ikinci düşünsel evresi için karşılık bulabilir ve Bulaç'ın tespitleri konusunda Kutub, o dönemde Mevdudi ile de paralellik içindedir. Ancak onun Kur'an neslini inşa hedefini, sosyolojinin "sivil İslam, resmi İslam" tanımlarından çok, İslami literatürün ıslah ve sünnetullah kavramlarıyla açıklamamız daha doğru ve gerçekçi olacaktır.

Kutub'un bütün bu tespitleri gerek bilgi ve düşüncesinin kaynağı konusunda, gerek takip ettiği metod konusunda ve gerekse öncelikli hedefi konusunda bir başlangıç mesabesindeydi. Onun fikri bütünlüğü içinde sunduğu ıslah projesi, Kur'an neslini yeniden inşa etmeyi amaçlıyordu. Kutub, kendi dönemine kadar ulaşan ıslah çabalarından devraldığı doğruları, ciddi analiz ve değerlendirmeleriyle tutarlı bir harekat hattına kavuşturacak yolun kapısını bulmuştu. O sahih düşünce ve hareket yolunun kapısına ulaştı ve açtı. Onun tespitleri ve harekat hedefi, çağının tüm İslami uyanış hareketleri için yeni bir muhasebenin ve açılımın imkanıydı.

Türkiye'den Sami Hocaoğlu, Kutub'un ulaştığı usuli ve toplumsal değerlendirmelerin üzerinde pek durmadan, onu emsallerinden farklı kılan seviyeyi anlatır ve "nesneleşmiş Kur'an" algısının hakim olduğu bir dünyada, inşa edici "özne olan Kur'an" anlayışını yeniden kurmaya yönelik inkar edilemez katkısına işaret eder.21Seyyid Kutub, bütün bu düşüncelerini tecrübe kaynağı olan fırtınalı ortamlarda ve özgürlüğünün kısıtlandığı yoksulluklar içinde geliştirmiştir. Tabii ki yaklaşımlarının yeniliği nedeniyle istişari zeminlerde yeterince tartışılacak, tashih edilecek ve takviyeler de bulunulacak bir çok katılımcı çabaya ve birikime ihtiyacı vardır. Çünkü o, işlediği konuları, istişare edebilecek yeterli donanıma sahip Müslüman kardeşleriyle paylaşamamış ve istişari tartışmalarda bulunamamıştır.

Ama Seyyid Kutub, tespit ve düşüncelerinde tüm kuşatılmışlığına rağmen, toplu istişari imkanlarından uzak bulunmasına ve özgür diyalog ortamlarına ulaşamamasına rağmen, tevhidi uyanış ve ıslah çabaları için çevresi genişletilecek ve üzerine bina çıkılabilecek ciddi bir başlangıç zemini oluşturabilmiştir. Onun gösterdiği "Kur'an Neslini Yeniden İnşa Etmek" hedefi, bizler için kavranması, işlenmesi, sosyalleştirilmesi ve geliştirilmesi gereken sağlıklı bir zemindir. Kutub, cahili yapılardan koparak tağutlara karşı bağımsız, vesayetsiz, özgün ve Rabbimizin rızasını murat eden bir İslami kimliğin inşası için çok önemli bir istikamet göstermiştir.

Seyyid Kutup, Kur'an-ı Kerim'i rehber edinmenin temel ölçülerini araştırdı. Vahye tanıklığın örnekliğini gösterdi. O şehit edilmeden şehitliği yaşadı. Onu rahmet ve minnetle anmalıyız. Bunun için de Kur'an nesli hedefini gerçekleştirecek çaba, kararlılık ve donanıma sahip olmalı, bu amaç doğrultusunda imkanlar üretmeli ve gerekli mevzileri kazanmanın sahih, adaletli ve istikrarlı mücadelesini sosyalleştirebilmeliyiz.

Dipnotlar:

1- Hilal Dergisi, Sayı: 61, İstanbul - Eylül 1966. Türkçe'de Seyyid Kutub ilk olarak Hilal dergisinin Şubat 1965 tarihli 49. sayısında İsmail Kazdal tarafından tanıtılmaya çalışılır. "Hakiki Müslüman: Seyyid Kutub" başlıklı bu yazıdaki biyografik bilgiler son derece yetersizdir. Ama Kutub'un o tarihe kadar Türkçe'ye çevrilen "İslam'da Sosyal Adalet" ve "Din Dediğin Budur" kitaplarından öğrenilen fikirleri özetlenir. Ayrıca derginin 56. ve 64. sayılarında dergi kapağına çıkan resimleri ve Müslümanlık ile ilgili önemli bir mesajı ile Kutub, Türkiye gündemine taşınmış olur.

2- İsmail Kazdal, "Hilal Dergisi üzerine söyleşi", Haksöz Dergisi, S. 30, İstanbul – 1993; Hakan Yılmaz, "Darbeler dinin ibresini Ortadoğu'ya kaydırdı", Turkuaz/Zaman, 2 Ekim 2005; Prof.Dr. Suat Yıldırım, "Tunagür'den kalan hoş seda", Zaman, 4 Mayıs 2006.

3- Tohum Dergisi, İstanbul - Ekim 1966.

4- Ahmet Davutoğlu, Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri, İstanbul – 1974. Necip Fazıl, Seyyid Kutub'un İslam ümmetinden ilk sapma nedenlerini irdelerken sahabelerden gelen rivayetleri ve Hz. Osman'ın İmamet'teki yıllarını değerlendirip eleştirmesine dayanamaz ve şehidimizi dalâletle suçlar. Büyük Doğu Mecmuası, S. 16, İstanbul - 1971.

5- Prof. Dr. Bekir Karlığa, "Seyyid Kutub'un İslam Düşüncesindeki Yeri veya Doğrudan Kur'an Kaynaklı Bir 'Islah' Projesi", Şehadetinin 30. yılında Seyyid Kutub Sempozyumu, s. 57, İrfan Vakfı, İstanbul – 1997.

6- Mustafa Berakat, Seyyid Kutub, s. 267-273, Risale Yayınları, İstanbul – 1987.

7- Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, s. 10, Dünya Yayınları, İstanbul – 1992.

8- Kutub'un idamından sonra İhvan üyeleri Abdunnasır'ın itaat edilmesi gereken adil bir halife olduğu dayatmasıyla karşılaştılar. Bu dayatmaya karşı Ebu Zabel Tara askeri hapishanesinde direnen Mustafa Şükrü ve arkadaşları ağır işkencelere uğradılar ve diğer üyelere yapılan işkencelere tanık oldular. Mustafa Şükrü liderliğindeki hareket Kutub'un cahiliye tanımını, bu tür olaylarla irtibatlandırdı; işkence yapanları, işkencede uzlaşanları ve bu tür işkenceler karşısında sessiz kalmayı tercih edenleri tekfir etmeye başladı. Rejim bu hareketi, Tekfir Cemaati olarak lanse etti.  Mustafa Şükrü bu tutumu yanında, Teymiyye, Cevziyye gibi bazı tanınmış mütefekkirlerin kitapları, bazı meşhur hadis kitapları ve çağdaşlardan da Seyyid Kutub'un kitapları dışında kitap okumuyor, hükümlerini bu kitaplardaki görüşlerle oluşturuyordu. (Mustafa Tahhan, İstikamet ve Sapma Arasında İslami Hareket, s. 40-41, Risale Yayınları, İstanbul – 1987.)

9- Hasan el-Hudeybi, İslam Dünyasındaki İnanç Sorunları, s. 63, İnkılab Yayınları, İstanbul – 1987.

10-- Yusuf Kardavi, Kardavi'nin Kutub Eleştirisi, Sa'b Gazetesi, Çev: M. Tan, Mısır - 18 Kasım 1987.

11- Muhammed Kutub, 1978 MTTB salonundaki konuşması; "Muhammed Kutub'la Seyyid Kutub üzerine bir söyleşi" (Sıbgatullah Kaya), S. 12, Girişim Dergisi, İstanbul – 1986; "Muhammed Kutub'la Hasbihal" (Sami Hocaoğlu), Yeni Şafak, 11 Ağustos 2006.

12- Hamza Türkmen, "Seyyid Kutub Anlaşılabildi mi?", Haksöz Dergisi, S. 53, Ağustos 1995; ve aynı sayıda "Seyyid Kutub'un Toplum Değerlendirmesi" başlıklı soruşturmaya katılanlardan Atasoy Müftüoğlu, Ahmet Ağırakça, Kürşad Atalar, Dücane Cündioğlu'nun yazıları.  (Ayrıca İDKAM'ın 26 Ağustos 1995'te Burhan Kavuncu, Süleyman Arslantaş ve Hamza Türkmen'in katılımıyla ve yine İDKAM'ın 24 Ağustos 1996'da Sefer Turan, Hülya Koç, Hüseyin Özhazar ve Ömer Mahir Alper'in katılımıyla düzenlediği ve "Kur'an Nesli" meselesinin işlendiği panel haberlerine Haksöz Dergisi Eylül 1995 ve Eylül 1996 sayılarından bakılabilir); İrfan Vakfı'nın 21-22 Aralık 1996 tarihlerinde düzenlediği Seyyid Kutub Sempozyumu'nda, Kur'an Nesli konusuyla ilgili Bekir Karlığa'nın adı geçen makalesine (s. 57)  ve Prof. Dr. M. Said Şimşek, "Bir Müfessir Olarak Seyyid Kutub", adlı makalesine (s. 115) bakılabilir. Şehadetinin 30. yılında Seyyid Kutub Sempozyumu,  İrfan Vakfı , İstanbul – 1997.;  Ayrıca Özgür-Der'in Eylül 2001 yılında düzenlediği sempozyumda Ali Değirmenci, Mustafa İslamoğlu, Hamza Türkmen, Mehmet Pamak, Metin Önal Mengüşoğlu'nun tebliğ ve konuşmaları, "Seyyid Kutub'un Şehadetinin 35. Yıldönümü Vesilesiyle Kur'an Neslini İnşa Sorumluluğu" (Sempozyum) , Özgür-Der Yayını, İstanbul - 2001.

13- Mustafa Özcan, Üç Seyyid Kutub, www.dunyabulteni.com 7 Eylül 2005.

14- Fehmi Ced'an, İslami Yönetim Tartışmaları, s. 60, Yöneliş Yayınları, İstanbul – 1989; Yvonne Y.  Haddad, "Seyyid Kutup: İslami Güçlenişin İdeologu", Güçlenen İslam'ın Yankıları, (Edisyon / John L. Esposito), s. 87, Yöneliş Yayınları, İstanbul – 1989.

15- Sefer Turan, Şehid Seyyid Kutubu Rahmetle Anıyoruz, S. 65, Haksöz Dergisi, İstanbul - 1996.

16- Kürşad Atalar, "Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce -Zaafları ve Potansiyelleri-" , S. 331, İktibas Dergisi, Ankara - 2006.

17- İbrahim Sarmış, Bir Düşünür Olarak Seyyid Kutub, s. 181-186, Fecr Yayınları, Ankara – 1992.

18- M. Berakat, a.g.e., s. 37.

19- Hilal Dergisi, S. 64, Ankara - 1966.

20- Ali Bulaç, "Terör ve İslami Hareketin Seyri", Zaman, 15 Kasım 2001.

21- Sami Hocaoğlu, "Kur'an algısında Seyyid Kutub farkını anlamak", Yeni Şafak, 3 Eylül, 2005.